1694

Tok Tok Uyursun Şimdi

Yetişmiştim. Odasına girdiğimde hırıltılı nefes alıp verişine yetişmiştim. Bu öyle bir hırıltı değildi. Ruhundan gelen bir hırıltıydı anlıyordu insan.

Başında Kuran okuyorlardı. “Kimseyi tanımıyor, boş bakıyor” dedi babam.

Üzerimdeki montu yere savurduğum gibi koştum yanına. Gözleri açık tavana bakıyordu ve boğazına kocaman bir şey takılmışcasına hırıltılı nefes alıp veriyordu.

“İki gündür bir lokma yediremedik, pamuğu ıslatıp ağzına su veriyoruz” dedi annem.

Kuran okumaya devam ediyordu bir akraba başında.

Hırıltı, Kuran sesi.

İnsanın son nefesine kadar aklından çıkmayacak kadar sinir bozucu bir atmosferi oluşturuyorlardı.

“Saçmalık!” Diye bağırdım. “Ölmemiş insanın başında Kuran okumak saçmalık, susun, dayanamıyorum!”

O kadar çaresizliğe, onu Azrail'e teslim etmeye meraklı gibi başında Kuran okunmasına tahammül edememiştim.

Koşarak mutfağa girdim, yarım çay bardağı sütü ılıtarak içine iki tane cici bebe ezdim. İçine çay kaşığı koyarak geldim, oturdum yatağına. Yastığını yükselttim.

“Hadi babaaneciğim, sen hep bana istemesem de yedirdin, o tabak bitecek” dedin. Şimdi sen de beni kırma, aç ağzını” dedim.

“Yapma kızım bu dünyadan rızkı kesilmiş artık” dedi Kuran okuyan yaşlı akraba.

“Susar mısınız siz bi artık?!”  Dedim sinirle, üzüntüyle, çaresizlikle odanın kapısını göstererek.

“Halandan bile yemedi” dedi annem.

“Ben halam değilim! Kırmaz o beni bilmiyor musunuz?”

“Babaanneciğim beni azıcık seviyorsan bunu yersin, lütfen, bak ben sevmediğim kapuskayı bile yiyordum sen öyle dediğinde” diye fısıldadım kulağına.

Sol gözünden iplik gibi bir yaş süzüldü. Kapuska yedirdiği o günü hatırlamıştı belli ki, “beni seviyorsan bir kaşık, beni seviyorsan bir kaşık” diye diye tabağı bitirttiği o günü...

Belli belirsiz ağzını araladı!

Başladığımızda duvardaki saat onbiri on geçiyordu, bittiğinde ise onikiyi on geçiyordu.

İki cici bebe, yarım çay bardağı süt, bir saat.

“Beni seviyorsan bir kaşık daha?” diye geçen bir ömür gibi bir saat.

İçimde yavrusunun karnını doyurmuş bir annenin huzuru vardı.

Anne değildim o zaman, o huzurun ne demek olduğunu o gün saat onikiyi on geçe öğrenmiştim.

Sonra azıcık uykuya daldı eli elimdeydi. Uyanmasın diye pozisyonumu hiç bozmadan kıpırtısızca bekledim.

Aklıma birlikte Kerpe’ye gittiğimiz o yaz geldi. Dizinde uyuyakalmışım diye sabaha kadar oturur pozisyonda beklemiş, ben uyanmayayım diye.

Dizlerinde uyandığım o sabahı düşünürken hüngür hüngür ağlayabilirdim ama uyanmasın diye çenemi sıkarak kıpırtısızca bekledim...

Uyandığında göz göze geldik, “günaydın” dedim yarım yamalak bir gülümsemeyle. Kafasını kıpırdatmadan gözlerini kapatıp açtı “günaydın” dercesine.

Son anlamlı, son bilinçli bakışı o oldu.

Hırıltısı arttı, gözlerini tavana dikti, eli elimden düştü.

Ambulans geldi sonra aldı onu.

Eli düştüğünde o gidişin geri dönüşü olmayacağını biliyordum. Beşinci katın penceresinden onu ambulansa yerleştirmelerini izledim.

“Güle güle babaanneciğim” diye seslendim aşağıya.

“Güle güle.”

Onun beni çocukken yatırırken söylediği şu cümle yankılandı kulaklarımda.

“Yemem demiştin ama bak fena mı oldu yavrum? Tok tok uyursun şimdi”

Müge Tüzün
Mugejun