2271

Yıllar Sonra

Babaannemin bir arkadaşı vardı. Nurhayathanım teyze. Torunu vardı Nurhayat teyzenin de benim yaşlarımda, adaşım Müge. O da sarışın renkli gözlüydü, birbirimize benzetirlerdi bizi. ‘Kaderi benzemesin’ derdi her seferinde Nurhayat teyze. Sessiz, sakin bir kızdı Müge. Çok kısık sesle konuşurdu, huzurluydu. Babaannem ne zaman Nurhayat teyzeye gidecek olsa beni de götürürdü, ‘Müge ile arkadaşlık edersiniz’ derdi. Müge anneannesiyle, yani Nurhayat teyzeyle yaşıyordu. Bazen anne, arada anneanne diyordu hatta. Bana o zaman biraz garip geliyordu.

Sonradan öğrendim neden anne dediğini… Müge dört yaşındayken annesi babası trafik kazası geçirmiş. Nurhayat teyzenin kapısına acı haberle Müge’yi aynı anda getirmişler. Çok hüzünlü, çok ağırdı hikayesi. Ama bizim aramızda hiç konuşulmadı, zaten bizim aramızda Barbie’lerin kıyafetini değiştirmek, saçlarını taramak dışında pek birşey konuşulmazdı.

Yalnız bir gün Müge; ‘Saçların çok güzel olmuş, annen mi ördü?’ diye sordu. Evet annem balıksırtı örmüş, uçlarına da renki boncuk takmıştı oraya giderken. Ama ben telaşla;  ‘Hayır’ dedim. ‘Hayır annem örmedi!’

Hikayesini bildiğin insana karşı, annesi olmadığını bildiğin birine karşı nasıl ‘annem ördü’ diyebilirsin ki? O yaşta bile ağırlığını kalbinde hissederek, empati yapabiliyor insan isterse demek…

Anlamış olacak ki; ‘Yalan söyleme, annen örmüş işte boncuklardan belli’ dedi. Evet benim örmediğim belliydi. ‘Babaannem ördü’ dedim sessizce.

Gülümsedi, tüm sakinliğiyle elindeki pembe tarakla Barbie’nin saçlarını taramaya devam etti.

Bence iki küçük kıza göre son derece ağır bir konuşmaydı.

Babaannemin bir sonraki gidişinde gitmek istemediğimi hatırlıyorum. İnsan; yalan söylediği anlaşılan bir yerde iki kere bulunmak istemiyor. Hele ki söz konusu sen de olup karşındakinde olmayan bir şey ise, o şey bir de ‘anne’ ise, hiç istemiyor.

Kendini suçlu hissediyorsun annen olduğu için, sen de onun gibi sessiz konuşmaya başlıyorsun onun yanında, coşkulu görünmekten çekiniyorsun. O yaş için tuhaf bir empati.

Ama sanırım ‘bak ben de aynı senin gibiyim’ deme şekli.

Çünkü saçında örgü olmasa bile gözlerinin parlaklığından, onunkinin sönüklüğünden belli.

Yıllar sonra babaannemin cenazesinde gördüm Nurhayat teyzeyi ve yanında Müge’yi.

O kadar uzaktan tanıdım ki gözlerini…

Gözlerini kaçırdığı kişiyi asla unutmuyor insan demek ki.

Araya yıllar girmemiş gibi sarıldık birbirimize.

‘Aynısın, hiç değişmemişsin’ li cümlelerle başladık cümlelerimize. Ardından ortak anılarımız açıldı.

Birlikte Büyükada’ya gitmiştik, ben, o babaannem ve Nurhayathanım;) teyze. Bisiklete binmiştik biz, uzaklaşınca korkmuş tabi bizimkiler kaybolduk sanmışlar. Kireç gibi olmuşlardı döndüğümüzde, ayrı ayrı fırça yemiştik büyün yemek boyu;)

Tam bunları konuşurken ‘Canım babaanneciğim yaa…’ diyerek tekrar ağlamaya başlamıştım ki; yıllar önceki mahçubiyeti tekrar yaşadım Müge ile göz göze geldiğimde…

‘Annesi babası vefat etmiş bir insanın karşısında babaanneme ağlıyorum!’ diye düşündüm.

Bir çırpıda gözyaşlarımı silerken ‘Nur içinde yatsın, neyse sen neler yapıyorsun?’ diyerek gülümsedim.

Ellerimi tuttu, sımsıkı tuttu ama.

‘Aklından geçen şeyi anladım canım, sen hep ama hep çok hassastın, lütfen tutma kendini, ağla.’ dedi avuçlarının arasındaki elimi iyice sıkıştırırken.

Öylece bakakaldım yüzüne.

‘Hassastım??’ dedim anlam verememiş bir ifadeyle.

‘Saçların’ dedi gözüyle işaret ederek. ‘Anneciğin çok güzel örerdi. Onu diyorum;)’

Karşındakini anlama, hissetme, yerine düşünebilme, empati adı her ne ise işte; bir kere kurulduysa yıllar geçse de kaybolmuyor, özlediğin birinin geri gelmesi gibi bir anda karşında beliriyor.

İyi geliyor insana. Çok iyi geliyor.

Sarıldık o cümlenin üstüne Müge’yle.

O an birbirimize değildi ama sanki o sarılış.

Kalplerimizeydi.

Çocukluğumuza.

Ve karşılaştığımız an birbirimize söylediğimiz;

‘Hiç değişmemişsin’ in gerçekliğine!

Müge Tüzün
Mugejun