Kasımpaşa Gezisi
Kasımpaşa, Haliç’in kıyısında eski bir sayfiye yeriymiş. Bizans döneminde sakin bir yerken, İstanbul’un fethinden sonra bambaşka bir kimlik kazanmış. Donanmanın merkezi olmuş. Zamanla bir Müslüman mahallesine dönüşmüş.
Buraya kalyoncular, denizciler yerleşmiş. Ardından tersane eminleri ve kaptan-ı deryalar gelmiş. Semt köşklerle, kasırlarla, divanhanelerle dolmuş. Camiler, mescitler ve çeşmeler de eklenmiş. Kasımpaşa büyümüş, gelişmiş.
Ama her şey her zaman böyle kalmamış. 1821’deki büyük yangın semti çok sarsmış. Kasımpaşa bu felaketten sonra toparlanamamış. Zamanla daha yoksul bir semte dönüşmüş. Bir dönem kabadayılarıyla anılır olmuş.
Haliç kıyısında yıllarca duran Camialtı ve Taşkızak tersaneleri de semtin hafızasına kazınmış. 2020’lerden sonra ise bu alanların yerine yeni yapılar planlanmış.
Sermet Muhtar Alus, İstanbul Kazan Ben Kepçe kitabında kullandığı ‘lisân-ı hâl’ üslubuyla (lisân-ı kâl: konuşma dili) yani duygu, durum, tasvir ve nüktelerle anlattığı eserinde Kasımpaşa’yı şöyle anlatıyor:” Kasımpaşa’nın bizce ilk ehemmiyeti, Fatih’in Dolmabahçe’den ve karadan kadırgalar indirişi. Muhasaradakilerin, dünyaca duyanların ağızları açık kalmış. Kasım Pasa, Kanuni Süleyman’ın vezirlerinden; Mısır’da Mora’da valilikleri var. Oraya cami ve medrese yaptırdığından adı kalmış. Tersanenin buraya kurulusu I. Ahmed devrinde, 1615 senesindedir. Sırttaki Bahariye Merkez Hastanesi, Derya Kaptanı Hasan Paşa yapısı imiş.
Kasımpaşa Stadı’nın üst tarafındaki yokuştan inerek başlayalım. Eskiden “Petit Champs des Morts” diye bilinen Galata bölgesinin “küçük mezarlık” arazisi Kuledibi’nden buralara kadar yapılmıştı ve Evliya Çelebi’nin ailesi de burada gömülüydü. Oysa günümüzde Şişhane yokuşundan Haliç tersanesi girişine yakın noktasında bir iki kabirle, küçük parkın kıyısında “Lohusa Kadın”’a ait 17.yy.dan kalma, kubbeli bir türbe dışında bir şey kalmamış geriye.
Şişhane yokuşundan Haliç Tersanesi’ne inerken 17. yüzyıldan kalma kubbeli bir türbe duruyor. “Lohusa Kadın Türbesi” diye biliniyor. Burası hâlâ ziyaret ediliyor. Özellikle çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar geliyor buraya.
Küçük Çamlıca’daki Lohusa Kuyusu da benzer bir inancın parçası. Anlatılan hikâyeye göre genç bir kızın yaşadığı trajediyle bağlantılı. O yüzden buraya gelenler kuyuya lohusa şerbeti döküyor, ağaca küçük bir salıncak asıyor.
Kasımpaşa’da bir de Havlulu Dede var. Dilek için gelenler ayak ucuna su dolu ibrik bırakıyor, pencere tahtalarına havlu asıyor.
Bir başka evliya ise Pehlivan Dede. Kasımpaşa’nın arka sokaklarında, eski bir dispanserin avlusunda gömülü olduğu söyleniyor. Rivayete göre bir zamanlar padişahla güreş tutmuş ve bu yüzden ün kazanmış.
Yokuştan aşağı inerken ilk karşıma çıkan mahalle eski bir yerleşim. Burası çok eski bir çingene mahallesi olarak biliniyor. Çiviciler Mahallesi diyorlar. Fatih devrinden beri adı böyle geçiyor. O dönem burada tersanede yapılan kadırgalar için çivi üretilirmiş. En kaliteli demir çivileri bu sokaklardan çıkarmış. İnsanlar deniz için, gemiler için çalışırmış.
Bugün bu bölge Bedreddin Mahallesi diye anılıyor. Sokaklar dar, evler birbirine yakın. Eski düzen hâlâ hissediliyor. Aralarda küçük bir cami karşıma çıkıyor. 1499 tarihli. Sultan II. Beyazıt döneminden kalma. II. Bayezid devrinde yapılmış. Mahalle de zaten adını Bedreddin’den alıyor.
Şişhane metro durağından Kasımpaşa’ya doğru yürümeye başladık. Daha elli metre ileride, sağ tarafta, caminin arka tarafında ahşap yapısıyla dikkat çeken bir tekke çıktı karşımıza. Avni Ali Baba Tekkesi, ya da bilinen adıyla Şişhane Rufai Tekkesi. 2020 yılında restore edilmiş. Eskiden buraya “Çürüklük Tekkesi” de denirmiş. Çürüklük, gariplerin ve kimsesizlerin defnedildiği yerlere verilen bir admış. Yani hem yaşamın hem ölümün kıyısında duran bir yer gibi. Bu tekke, İstanbul’un önemli velilerinden Avni Ali Baba’ya ait. Gençliğinde Bursa’da gezerken bir dervişle karşılaşıyor. O derviş onu Sümbül Sinan Efendi’ye yönlendiriyor. Bunun üzerine İstanbul’a gidip dergâha kabul ediliyor. Kısa sürede tasavvuf yolunda ilerleyip yüksek mertebelere ulaşıyor. Ömrünü talebe yetiştirerek geçiriyor. 1564 yılında vefat ediyor. Kabri Kasımpaşa Kulaksız mezarlığında.
Haliç Tersanelerinin ilk yapılışı Fatih devrine kadar uzanıyor ama biz artık bu kıyılarda o eski tersane düzenini görmüyoruz. Tersaneler zamanla taşınmış.
Osmanlı’nın ilk döneminde Karamürsel ve Gemlik’te kurulan tersanelerde Venedik tipi kadırgalar yapılıyormuş. O gemiler tamamen kürek gücüne dayanıyormuş. Ama deniz savaşlarında yelkenli kalyonlar ortaya çıkınca kadırgalar zayıf kalmış. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed ilk büyük hamlelerinden birini yapmış ve Haliç’te tersane kurmuş.
II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde tersane Kağıthane’ye kadar genişletilmiş. Ama asıl büyük değişim III. Selim zamanında olmuş. III. Selim, kardeşi Küçük Hüseyin Paşa’yı kaptan-ı derya yapmış ve donanmanın eğitimine önem vermiş. İsveçli mühendislerle birlikte İstinye taş ocaklarından getirilen taşlarla havuzlar yaptırılmış. II. Mahmud döneminde tersane daha da büyümüş ve Haliç, Taşkızak ve Camialtı olarak üç bölüme ayrılmış.
Bugün Haliç Tersaneleri artık eski yerinde değil. Büyük kısmı Tuzla’ya taşınmış. Sadece İBB’ye ait küçük bir tersane hâlâ faal durumda. İsveçli mimar Rhode’un tasarladığı üçüncü havuzun üzerindeki kitabe ise Abdülaziz döneminden kalma. Hemen yanında Kapıüstü Mescidi var. Onu da Tersane Emini Mehmet Emin Ağa’nın eşi Rabia Hanım 1730’da yaptırmış.
Bu arada o dönem tersane sadece gemi yapılan bir yer değilmiş. Köle emeği de yoğun şekilde kullanılırmış. Savaş esirleri tersanede çalıştırılır, iş olmayan zamanlarda ise Tersane-i Âmire içindeki zindanlarda tutulurlarmış. Bugün yürüdüğümüz bu kıyılar, lüks yerleşim yeri, otel ve alışveriş mekânı ile karşımıza çıkıyor.
Kasımpaşa’nın girişinde, bize eski sanayi döneminden kalan bir yapı karşılıyor. Burası İstanbul’un en eski ikinci un fabrikası olarak bilinen Kasımpaşa Un Fabrikası. İlk olarak 12 Ocak 1852’de Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilmiş. Aynı dönemlerde Dolmabahçe Sarayı da yapılıyormuş. Yani şehir bir yandan modernleşirken bir yandan üretim tesisleri de kuruluyormuş. Zaman içinde yapı büyümüş. 1928’de iki yeni depo eklenmiş. Bir dönem “Balcızade Değirmeni” adıyla işletilmiş. 1937’de mülkiyet İş Bankası’na geçmiş, ardından 1941’de farklı bir şirkete devredilmiş. 1956’ya kadar üretim devam etmiş ve bu kez adı resmen “Kasımpaşa Un Fabrikası” olmuş. 1968’de Sinangil Unlarına satılmış. Ama 1982’de Haliç’i temizleme çalışmaları başlayınca bölgedeki birçok sanayi tesisi gibi burası da kapanmış. Makineler Konya’daki yeni fabrikaya taşınmış. Bina ise uzun süre kendi haline bırakılmış. Yapının cephesinde Art Nouveau tarzında süslemeler dikkat çekiyor. Yaklaşık 18.400 metrekarelik büyük bir kompleks. Bugün ikinci derece tescilli yapı olarak korunuyor. Kasımpaşa’nın girişinde duran bu bina bize hem sanayi tarihini hem de değişen İstanbul’u hatırlatıyor.
Batı yönüne doğru ilerleyince bu kez karşımıza Kasımpaşa’nın en anıtsal yapılarından biri çıkıyor. Kalyoncu Kışlası. 1782’de inşa edilen bu yapı, 1783’ten itibaren farklı isimlerle anılmış. Kasımpaşa Kışlası, Bahriye Kışlası, İstanbul Kışlası ve en çok bilinen adıyla Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası. Zaman içinde isimler değişse de yapı hep aynı işlevi taşımış. Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yaptırılan bu kışla, sadece askeri bir ihtiyaçtan doğmamış. Aynı zamanda Kasımpaşa’daki kalyoncu neferlerinden kaynaklanan asayiş sorunlarını da kontrol altına almak için düşünülmüş. Yani hem denizciliğin hem de şehir düzeninin bir parçası olmuş. Osmanlı askeri mimarisinin önemli örneklerinden biri sayılıyor. Aynı zamanda İstanbul’un denizcilik hafızasını taşıyan nadir yapılardan biri. Zaman içinde yapı farklı amaçlarla da kullanılmış. En son 2016 yılında “Beyoğlu Hükümet Konağı” yapılmak üzere yıkılıp yeniden inşa edilmiş.
Kalyoncu Kışlası’nın tam karşısındaki parka geçtiğimizde bizi hemen “aslanlı heykel” karşılıyor. Bu heykel Cezayirli Gazi Hasan Paşa’ya ait. Parkta duruyor ve yanında hep o meşhur aslanıyla birlikte anılıyor. Cezayirli Gazi Hasan Paşa 1713’te doğmuş, 1790’da vefat etmiş bir Osmanlı amirali ve daha sonra sadrazam. Gençliğinde Cezayir’de görev yaparken bir yavru aslanı sahipleniyor. Onu büyütüyor, yanında gezdiriyor. Zamanla aralarındaki bağ o kadar güçleniyor ki “Aslanlı Paşa” diye anılmaya başlıyor. Hatta gittiği yerlere aslanıyla birlikte gidiyor, gemilere bile onunla çıktığı anlatılıyor. III. Selim döneminde İsmail Kalesi’nde seraskerlik yapıyor ve başarılarıyla dikkat çekiyor. 77 yaşında sadrazam ve serdar-ı ekrem oluyor. Hayatının büyük kısmı cephelerde geçiyor ve 1790’da Şumnu’da vefat ediyor.
Kasımpaşa’da Haliç kıyısına indiğimizde, burada bir zamanlar peş peşe yapılmış beş kaptan-ı derya divanhanesinin olduğunu öğreniyoruz. Bahriye Nezareti’nin merkezi gibi çalışan bu yapılar, aslında deniz gücünün kalbiymiş. İlk divanhane Fatih Sultan Mehmed döneminde yaptırılmış. Ama zaman içinde aynı yerde yapılan beş yapının dördü yıkılmış ya da kullanılmaz hale gelmiş. Bugün ayakta kalan bina ise Sultan Abdülaziz dönemine ait. 1865–1869 yılları arasında inşa edilmiş. Denize çakılan kazıklar üzerine yapılmış. Mimar Sarkis Balyan tarafından tasarlanmış. Planın İsviçre’de çizildiği de söyleniyor. Binanın mimarisinde oryantalist detaylar dikkat çekiyor. Endülüs ve Mağrip tarzı at nalı kemerler var. Yani hem Batı etkisi hem de Osmanlı estetiği iç içe geçmiş. Burası sadece bir idare binası değilmiş. Padişahı ziyaret eden elçiler burada ağırlanmış. Bahriye nazırları çalışmalarını burada yürütmüş. 1876’daki Tersane Konferansı gibi önemli görüşmeler de burada yapılmış. Binanın giriş katı Bahriye Nazırı’na, üst katı ise padişah dairesine ayrılmış. Önceki yapılardan kalan mihrap ve minber de bir salona taşınıp mescide çevrilmiş. 1953’ten sonra bina Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılmaya başlamış. Ama kapıdaki görevliden ögrendiğimize göre yakında gezilmek üzere halka açılacakmış. Heyecanla bekliyorum.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın kaptan-ı derya olduktan sonra yaptırdığı yapı, başlangıçta Kaptan-ı Derya Komutanlık binası olarak kullanılmış. Osmanlı döneminde bir süre tekke olarak hizmet vermiş. Daha sonra ordunun aşhanesi olmuş. Yani hem ibadet hem de günlük askerî hayatın içinde kullanılmış. 1906 yılında ise bambaşka bir kimliğe bürünmüş. Cezayirli Gazi Hasanpaşa İlkokulu olarak eğitim vermeye başlamış. Yapı adeta, askeriyeden eğitime uzanan uzun bir yol izlemiş.
Kasımpaşa’da yürürken sık sık mahalle çeşmeleriyle karşılaşıyoruz. Her biri semtin eski hayatından bir iz gibi duruyor.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa İlkokulu’nun hemen yanında 1732 tarihli Kaptan-ı Derya Hüseyin Paşa Çeşmesi karşımıza çıkıyor. Bu çeşme, Lale Devri’nin süsleme anlayışını yansıtıyor. Taş yüzeylerinde kabartma çiçekler ve meyve tabakları var. İnce işçilik dikkat çekiyor.
Lale Devri’nde süsleme anlayışı, Avrupa’nın etkisiyle daha hareketli ve kıvrımlı hale gelmiş, özellikle Barok ve Rokoko tarzına benzer gösterişli detaylar kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde lale başta olmak üzere gül, karanfil ve sümbül gibi çiçekler çok gerçekçi ve zarif şekilde resmedilmiş, çeşmeler ve kütüphaneler gibi yapılarda ince taş işçiliğiyle süslü güzel cepheler yapılmıştır. Renkler daha açık, canlı ve neşeli olmuş, sanatçılar da eski kurallara bağlı kalmak yerine daha özgür ve yaratıcı çalışmalar yapmaya başlamıştır.
Barok ve Rokoko aslında iki farklı sanat tarzıdır: Barok, 17. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmış ve büyük, gösterişli, simetrik ve biraz ağır bir tarzken; Rokoko, 18. yüzyılda Fransa’da doğmuş ve daha hafif, süslü, eğlenceli ve pastel renklerin kullanıldığı bir tarz olmuştur. Barok mobilyalar iri ve dikkat çekiciyken, Rokoko mobilyalar daha zarif ve kullanışlıdır. Ayrıca Barok sanat genelde din veya kralların gücünü anlatırken, Rokoko daha çok doğayı, saray eğlencelerini ve neşeli hikâyeleri anlatır.
Daha ileride cadde üzerinde Turabi Baba Külliyesi’nin günümüzde kültür sitesine dönüştürülmüş yapısı çıkıyor karşımıza. Burası Turabi Baba’ya ait. Tersane-i Âmire’de çalışan Osmanlı gemicileriyle de bağlantısı olan, aynı zamanda Kâdiri tarikatının şeyhlerinden biri olarak biliniyor. 1812’de vefat etmiş. Hint kökenli olduğu da anlatılıyor. Türbesi ise yıllar içinde sadece bir ziyaret yeri değil, özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında direnişçilerin buluşma noktası olarak da anılmış.
Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasının ardından, bina Kasımpaşa Güreş Kulübü binası olarak kullanılmış ve 1927 yılında buradan yetişen genç güreşçiler Dünya Şampiyonu olmuş. Bunun üzerine Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk: gençlere okunması için “Gençliği Hitabesi”ni tekkeye göndermiş ve hitabe okunarak törenle tekkenin duvarına asılmış. Bugün burası Turabi Baba Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir.
Turabi Baba Külliyesi’nin hemen yanında 1811 tarihli Bahriye Matbaası binası var. Bir dönem askeri mahkeme olarak da kullanılan ancak askeri mahkemelerin kapatılmasıyla fonksiyonunu kaybeden bu yapı 2020’lerde Beyoğlu Kaymakamlığına devredilmiş. Daha eski kayıtlarda burada 1598 tarihli bir mescidin bulunduğu da söyleniyor.
Parkın arka köşesinden Bahriye Caddesi’ne çıkıp denizin ters yönüne doğru yürümeye başlıyoruz. Yolun solunda, Kasımpaşa Sokağı’nın içinde semte hâkim yapılardan biri beliriyor: Cami-i Kebir ya da Kasımpaşa Büyük Cami ya da Güzelce Kasım Paşa Camisi.
Mimar Sinan tarafından 1533’te inşa edildiği kabul edilen bu külliye, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Rumeli Beylerbeyi Güzelce Kasım Paşa’nın imar faaliyetleri kapsamında yaptırılmış. O dönemde Mimar Sinan henüz sarayın baş mimarı değil.
Külliye sadece camiden ibaret değil. İçinde medrese, hamam, sebil ve çeşme de var. Yani küçük bir yaşam alanı gibi kurulmuş. Zaman içinde ise pek çok kez zarar görmüş. 1721’de yanmış, onarılmış, sonra tekrar yanmış. Bugünkü haline 1891’de ulaşmış. Caminin minareleri ilginçtir. Minareler Arap mimarisi örneklerinde olduğu gibi üstü kapalı yapılmıştır. Çünkü Kasım Paşa’nın Mısır valiliğine gönderme yapılmıştır. II. Abdülhamid döneminde camiye bir minare daha eklenmiş ve yapı iki minareli hale gelmiş. Avludaki çeşme Feyzullah Efendi tarafından, şadırvan ise 1870’lerde Esma Sultan tarafından yaptırılmış. Güzelce Cami’nin avlusunda duran Feyzullah Efendi Çeşmesi, 1737 yılında Feyzullah Efendi tarafından yaptırılmış.
Feyzullah Efendi, Osmanlı’da önemli bir din ve devlet adamı olarak biliniyor. Döneminde ilim ve vakıf işlerine büyük önem veren isimlerden biri. Çeşme de bu hayır geleneğinin bir parçası olarak yapılmış. Lale Devri sonrası İstanbul’da çeşme yaptırma geleneği oldukça yaygın. Bu çeşmeler sadece su ihtiyacını karşılamıyor, aynı zamanda hayır bırakma ve şehre iz bırakma anlayışını da temsil ediyor.
Tarihi Kasımpaşa Büyük Hamamı ve yanındaki çeşme, bu bölgenin en eski yapılarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Büyük Kasımpaşa camiinin hemen yanında. Eskiden bu mevkiden Kozlu Deresi’nin aktığı biliniyor. Bu yüzden 1530’lardan kalma hamam, uzun süre “Kozlupınar Hamamı” adıyla anılmış.
Hamamın 1540 yılında Mimar Sinan tarafından yapıldığı kabul ediliyor. Çifte hamam olarak planlanmış. Yani kadınlar ve erkekler için ayrı bölümler var. Yapı uzun yıllar boyunca Kasımpaşa’nın gündelik hayatının önemli bir parçası olmuş. Ancak 2017 yılında büyük bir yangın geçirmiş ve ciddi şekilde zarar görmüş. Bugün hâlâ ayakta olan hamam çalışmaya devam ediyor.
Bahriye Caddesi üzerinde ilerlerken bu kez daha yakın dönemden bir yapı karşımıza çıkıyor: 1926 tarihli Ahmet Emin Yalman İlköğretim Okulu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’da inşa edilen on okuldan biri olmasıyla dikkat çekiyor. Bu dönem, yeni devletin eğitim kurumlarını yaygınlaştırmaya başladığı yıllar. Okullar sadece ders yapılan yerler değil, aynı zamanda yeni bir toplum düzeninin de sembolü olarak görülüyor.
Semtin iç tarafına doğru, Sipahi Fırın Sokağı’na sapıyoruz. Dar sokakların arasında, 1733 tarihli küçük bir çeşme karşımıza çıkıyor. Bu çeşme Silahtar Yakup Ağa tarafından yaptırılmış. Silahtar Yakup Ağa, Osmanlı sarayında silahtarlık görevinde bulunan bir isim. Padişahın yakın çevresinde yer alan bu görev, aynı zamanda sarayın güvenliği ve silah işlerinden sorumlu olmayı da içeriyor.
18. yüzyılda İstanbul’da su yapıları oldukça önemliydi. Çeşmeler hem günlük hayatın ihtiyacını karşılıyor hem de hayır işi olarak kabul ediliyordu. Bu yüzden sokak aralarına yapılan her çeşme, banisinin şehre bıraktığı kalıcı bir iz gibi düşünülüyordu. Silahtar Yakup Ağa’nın çeşmesi de bu geleneğin yaşayan örneklerinden biri olarak hâlâ ayakta.
Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Kasımpaşa Kalyoncu Kışlası’nın avlusunda kendi vakfına bağlı bir cami yaptırmış. Bu yapı, sadece ibadet için değil, kışla hayatının merkezinde yer alan bir kompleksin parçası olarak tasarlanmış.
İki katlı caminin hemen yanında küçük bir mektep bulunuyormuş. Alt katta ise kalyoncuların başağası için hücre, çavuş koğuşları ve bir de küçük hapishane yer alıyormuş. Yani aynı avlunun içinde hem ibadet hem eğitim hem de askerî disiplin bir arada yürüyormuş. Sultan I. Abdülhamid döneminde camiye kuzey cephede tek şerefeli bir minare eklenmiş. Şerefeden yukarısı çini ile kaplanmış ve bu haliyle farklı bir görünüm kazanmış. Açılışına bizzat padişahın cuma selamlığıyla katıldığı, daha sonra III. Selim döneminde de yine cuma selamlıklarına sahne olan bu kışla cami, zaman içinde çeşitli tamiratlar görmüş. Bu yüzden bazı ahşap bölümlerinde orijinal dokusunu kısmen kaybetmiş.
Kızılay Meydanı’na geldiğimizde, kalabalığın içinde tarihî bir yapı dikkat çekiyor. Burası Kızılay Meydanı’ndaki eski yapılardan biri olan Kızılay Çifte Hamamı, ya da bir diğer adıyla Yeni Hamam. 1800’lü yıllarda yaptırıldığı biliniyor. O dönemin şehir hamamı geleneğini yansıtıyor. Çifte hamam olarak inşa edilmiş. Yani kadınlar ve erkekler için iki ayrı bölüm var. Bu tip hamamlar genelde simetrik planlanırmış. Erkekler kısmı çoğunlukla kuzeye, kadınlar kısmı güneye yerleştirilirmiş. İki bölüm birbirine benzer şekilde tasarlanır, sadece girişleri farklı olurmuş. Soyunmalık bölümleri büyük kubbelerle örtülmüş. Kubbenin ortasında ise ışığın içeri girmesini sağlayan bir aydınlık feneri bulunurmuş. Bu sayede içerisi hem aydınlık hem de havadar kalırmış.
Kasımpaşa’daki Kızılay Meydanı’nın bir köşesinde, büyük hazneli bir çeşme karşımıza çıkıyor. Bu çeşme Tersane Emini Ahmed Ağa tarafından yaptırılmış. Tersane Emini Ahmed Ağa, Osmanlı tersane teşkilatında önemli bir görevli. Tersanenin idaresi, malzeme temini ve gemi üretim düzeni gibi işlerden sorumlu olan bu makam, özellikle Kasımpaşa’daki denizcilik hayatının merkezinde yer alıyordu. Bu yüzden yaptırdığı çeşme de sıradan bir su yapısı değil, tersane çevresinin gündelik hayatına hizmet eden bir hayır eseri olarak düşünülüyor.
Osmanlı’da çeşmeler sadece su içilen yerler değil, aynı zamanda vakıf kültürünün bir parçasıydı. Bu tür büyük hazneli çeşmeler hem suyun depolanmasını sağlar hem de yoğun bölgelerde halkın ihtiyacını karşılamak için yapılırdı.
Mahalle arasında bir başka çeşme daha karşımıza çıkıyor: Uzun Piyale Paşa Çeşmesi. Piyale Paşa tarafından 1638 yılında yaptırıldığı biliniyor. Kaynaklarda çoğu zaman “Uzun Piyale Paşa” olarak anılıyor. Piyale Paşa, İstanbul (Kasımpaşa) Tersanesi’nde yetişmiş bir denizci. 1631’de tersane kethüdası olmuş, 1643’te ise kaptan-ı deryalık ve vezirlik makamına kadar yükselmiş. Yani tersaneden başlayıp devletin en üst denizcilik makamına uzanan bir kariyeri var. Çeşme, klasik Osmanlı üslubunda, kesme taştan inşa edilmiş. Ancak zaman içinde yapılan restorasyonlar nedeniyle özgün mimari detaylarının büyük kısmını kaybetmiş. 2010 yılında Beyoğlu Belediyesi’nin yaptığı bir düzenleme çalışmasıyla, Kasımpaşa’daki Kızılay Meydanı yeniden ortaya çıkarılıyor. Meydanın tam ortasında ise zarif bir mermer sütun yükseliyor. Bu sütun, aslında Sultan II. Abdülhamid döneminden kalan Hamidiye Sütun Çeşmesi. Yaklaşık 115 yıllık bir yapı. Uzun yıllar boyunca bu çeşmeden Belgrad Ormanı’ndan getirilen Hamidiye suyu akmış. Sultan II. Abdülhamid, İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için Hamidiye Su Tesisleri’ni kurdurmuştu. Bu sistemle şehirdeki birçok çeşmeye temiz kaynak suyu ulaştırılmıştı. Kasımpaşa’daki bu sütun da o büyük su şebekesinin küçük parçalarından biri olmuş.
Kurt Çelebi Camii’ne doğru yaklaştığımızda, semtin daha sakin bir köşesine gelmiş oluyoruz. Burası Kaptan Kurt Çelebi tarafından 1600’lü yılların başında yaptırılmış. Zaman içinde cami değişiklikler geçirmiş. 1985’te ahşap çatının yıkılma riski nedeniyle tamamen yıkılıp yeniden yapılmış. Bu kez betonarme ve kubbeli bir yapı olarak inşa edilmiş. Bugünkü hali iki katlı ve kare planlı. Caminin kıble tarafında bulunan “acı çeşme” nedeniyle halk arasında “Acı Çeşme Camii” olarak da anılıyor. Kaptan Kurt Çelebi’nin kabri de caminin içinde. Son cemaat yerinden inilen merdivenlerin sonunda, ahşap parmaklıklarla çevrili küçük bir bölümde yer alıyor.
Kulaksız’a doğru ilerlediğimizde, Saçlı Emir Dergâhı’nın bulunduğu sakin bir noktaya geliyoruz. Burası 16. yüzyıldan beri adı değişerek günümüze kadar gelmiş bir tekke-cami yapısı. Haşimî Osman Saçlı Emir Efendi Dergâhı, Saçlı Emir Efendi Camii ya da Haşimî Emir Osman Camii olarak da biliniyor. Seyyid Haşimi Emir Osman Efendi tarafından yaptırıldığı kabul ediliyor. Yapım tarihi kesin bilinmese de 1547 yılı civarında inşa edildiği tahmin ediliyor. Kasımpaşa ve çevresindeki birçok yapı gibi bu da klasik Osmanlı döneminin erken izlerini taşıyor. Cami, 1985 yılında kapsamlı bir onarımdan geçmiş ve bugünkü halini büyük ölçüde bu müdahale ile almış. Caminin haziresindeki türbede, Haşimi Emir Osman, halefleri ve bunların aile fertlerine ait 16 ahşap sanduka bulunuyor. Ayrıca caminin avlu kapısı yanında bir çeşme bulunmakta. Bu çeşme, 1620 yılında Sadrazam Çelebi Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Caminin karşısında etrafı tamamen çevrilmiş, içi görülmeyen, ne olduğu yazmayan ama araştırmalarıma göre “Seyyid Osman Efendi Zaviyesi”, “Taşçılar Tekkesi” olmalı. Tekke “Seyyid Osman Efendi” tarafından yaptırılmış.
Zindan Arkası Mezarlığı’nın giriş kapısının üzerinde yer alan Sivrikoz Mescidi, Cibali Mescidi ya da Seferikoz Mehmet Efendi Camii olarak da biliniyor. Yapı 17. yüzyılda Sivrikoz Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış. Sivrikoz Mehmet Efendi, döneminin hayır işleriyle anılan isimlerinden biri. Bu tür küçük mescitler genelde hem mahalle ihtiyacını karşılamak hem de banisinin adını yaşatmak için inşa ediliyordu.
Zindan Arkası Mezarlığı (diğer adıyla Kulaksız Mezarlığı), İstanbul’un tarihi mezarlıklarından biridir ve içinde önemli kişilerin mezar taşlarını barındırır; bunlardan biri olan Şeyh Ahmed Efendi, dönemin saygı duyulan din âlimlerinden biri olarak bilinirken, Balmumcu Dâmadı Ali Efendi ise Osmanlı’da önemli görevler üstlenmiş bir devlet adamıdır.
Caminin karşısındaki döner kavşağın ortasında Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa’nın 17. yüzyılda yaptırdığı bir çeşme var.
Osmanlı’da çeşmeler sadece su içilen yapılar değilmiş. Aynı zamanda vakıf kültürünün, hayır anlayışının ve şehir estetiğinin bir parçasıymış. Bu yüzden bir deniz komutanının Kasımpaşa gibi tersane merkezinde bir çeşme yaptırması çok anlamlı. Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa Osmanlı donanmasının en üst rütbeli komutanlarından biri. Bugünkü karşılığıyla hem Deniz Kuvvetleri Komutanı hem de tersane yönetiminin başı gibi düşünülebilir. 1993 yılında Beyoğlu Belediyesi tarafından yapılan düzenlemeyle çeşme toprak altından çıkarılmış. Restore edilmiş ve eski yerinin tam karşısına taşınmış. Ardından şehir şebeke suyuna bağlanmış.
Osmanlı'da birden fazla Süleyman Paşa vardır. Bu çeşmeyle ilişkilendirilen kişi Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa (17. yüzyıl) Osmanlı donanmasının en üst rütbeli komutanıdır. (Kaptan-ı Derya = bugünün Deniz Kuvvetleri Komutanı + Tersane Nazırı)
Kasımpaşa–Hasköy yolunun sol tarafında, eski tersane alanının içinde 18. yüzyıl başlarından kalma Çorlulu Ali Paşa Camii karşımıza çıkıyor. Camiyi yaptıran Çorlulu Ali Paşa, Sultan II. Ahmet döneminin önde gelen devlet adamlarından. Enderun’da yetişmiş, Has Oda’ya kadar yükselmiş ve 1701’de silahtarlık görevine getirilmiş. Zamanla vezirliğe, ardından da sadrazamlığa kadar yükselmiş. Görev süresi boyunca tersane ve donanmanın geliştirilmesine önem vermiş, askeri düzenlemeler yapmış ve devlet hazinesini güçlendirmeye çalışmış. Aynı zamanda mimari eserler de bırakmış; İstanbul’da camiler, çeşmeler ve hamamlar yaptırmış. 1710’da görevden alındıktan sonra sürgün edilmiş, 1711’de ise Midilli’de idam edilmiş. Buna rağmen bıraktığı eserler İstanbul’un farklı noktalarında yaşamaya devam ediyor.
Kıyının gerisindeki yüksek sırtta karşımıza çıkan yapı, Bahriye Merkez Hastanesi, yani Deniz Hastanesi olarak biliniyor. İlk izleri 1780’lere kadar uzanan bu önemli yapı, Kasımpaşa’nın denizcilik hafızasında özel bir yere sahip. Bir dönem aynı alanda Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın konağı bulunuyormuş. Bu konak daha sonra yıkılmış ve yerine hastane inşa edilmiş. Yani mekân, zamanla konaktan askerî sağlık merkezine dönüşmüş. Kırım Savaşı döneminde de aktif kullanılan hastanenin giriş kapısı, Kasımpaşa’dan Hasköy’e giden yol üzerinde yer alıyor. 1838’de Bahriye Mühendis Okulu olarak inşa edilen yapı, okul Heybeliada’ya taşındıktan sonra Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir hastaneye dönüştürülmüş.
Nalıncı ve Paşa Yokuşlarının kesiştiği noktaya geldiğimizde, 1781 tarihli Cezayirli Gazi Hasan Paşa Çeşmesi karşımıza çıkıyor. Kitabeleri ve gemici feneri kabartmalarıyla oldukça dikkat çekici ve güzel bir çeşme. Çeşmenin 1780 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yaptırıldığı biliniyor. Kafkasya kökenli olduğu kabul edilen Hasan Paşa, genç yaşta Yeniçeri Ocağı’na girerek birçok savaşta cesaret göstermiş bir isim. Cezayir’deki görevleri sırasında gösterdiği başarılar nedeniyle “Cezayirli” lakabını almış. 1761’den itibaren Osmanlı donanmasında görev yapmış, zamanla yükselerek kaptan-ı deryalığa ve daha sonra sadrazamlığa kadar ulaşmış. 1790’da Şumnu’da vefat etmiş. Çeşmenin kitabe hattı ise hattat Ömer Ülvasfî tarafından yazılmış.
Kasımpaşa’nın dik yokuşlarından birinin ortasında, Mevlevihane’nin bulunduğu noktaya geliyoruz. Burası Fırıncızade Şeyh Sırrı Abdi Dede tarafından 1630 yılında kurulan Kasımpaşa Mevlevihanesi. Hikâyesi de oldukça ilginç. Galata Mevlevihanesi’nde şeyhlik makamı boşalınca, Abdi Dede bu görevin kendisine verileceğini umuyor. Ancak makam İsmail Rusûhî Ankaravî’ye verilince, kendi dergâhını kurmaya karar veriyor. Böylece evinin bahçesindeki bostanlar üzerine yeni bir Mevlevihane inşa ediyor. 1620’li yıllarda kurulan bu yapı, İstanbul’daki üçüncü Mevlevihane olarak biliniyor. Galata ve Yenikapı’dan sonra geliyor. Zaman içinde önemli bir tasavvuf merkezi haline geliyor. 1731’de ilk büyük tamiratını görüyor. Daha sonra III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde yeniden elden geçiriliyor. Yüzyıllar boyunca semahane, hücreler, matbah, harem ve diğer bölümleriyle yaşayan bir tekke olarak hizmet veriyor. 1979’da büyük bir yangın geçirince yapı büyük ölçüde zarar görüyor ve geriye sadece kitabeli kapısı kalıyor. 2019’daki restorasyonla yeniden ayağa kaldırılıyor ama hazire1deki Abdi Dede’nin mezarı bugün kayıp. Semahane, selamlık, dedegan hücreleri, harem, hünkâr dairesi, matbah ve somathane gibi bölümlerden oluşan Kasımpaşa Mevlevihanesi, kurulduğu tarihten 1925'te tekkelerin kapatılmasına kadar geçen üç yüz sene boyunca Osmanlı medeniyetine insan yetiştirmiştir. Duvardaki figür Evliya Çelebi ile Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyi Abdullah Dede'yi bir arada gösteren minyatür. Evliya Çelebi Eminönü Ahi Çelebi Camii'nden gördüğü rüyayı Abdullah Çelebi'ye yorumlatmıştır. Bilindiği üzere Çelebi rüyasında Hz. Muhammed'i görmüş ve "Şefaat ya Resulallah" diyeceğine heyecanlanıp "Seyahat ya Resulallah" demiştir. Rüyasını sonrasında Abdullah Çelebi'ye tabir ettirdiğinde kendisine seyahat edip gördüklerini kaleme alma vazifesi verildiği bunun için de evvela İstanbul'u dolaşıp yazması gerektiği söylenmiştir. Osmanlı dünyasının en tanınmış gezgininin yolculuğu bu tabirle başlamış.
Kasımpaşa Mevlevihane’sinin karşısında Sipahi Fırın Sokağı’nda bulunan Kaptanıderya Vekil Hacı Hüseyin Paşa Çeşmesi barok mermer çeşme devrinin tipik örneklerinden. Çeşmenin ayna taşının her iki yanını vazolar içinde çiçek, üstünü ise tabaklar içinde meyve motifleri süslüyor.
Sururi Mehmed Efendi’nin 1561 yılında yaptırdığı Sururi Mehmed Efendi Camii, mahallenin de adını belirleyen yapılardan biri olmuş. Sururi Mehmed Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın hocası olarak biliniyor. Aynalıçeşme Caddesi üzerindeki cami uzun yıllar harap halde kaldıktan sonra 1956 yılında yenilenmiş.
Kasımpaşa içlerinde ise meşhur Hacı Hüsrev semti bulunur. Genellikle yoksul vatandaşların ikamet ettiği bir yerdir. Buraya adını veren kişinin İstanbul’un fethi sırasında gemilerin Haliç’e indirilmesini kolaylaştıran yağlama yöntemini bulan kişi olduğu rivayet edilmektedir. Semt yakın çevredeki diğer yerleşim yerlerine göre daha yüksekte olduğundan, bir zamanlar Kasımpaşa tersanelerinde görev yapan denizci paşaların, burada konaklar yaptırdığı söylenir. 1991 yılında mahallenin ismi, halkın isteği ile “İstiklal Mahallesi” olarak değiştirilmiş. Günümüzde burası İstanbul şehrinde Sulukule ile birlikte en önemli Roman yerleşimidir.
Sultan IV. Murad zamanından kalma bir de camisi bulunur. Sahaf Muhiddin ve Muslihiddin’in 17.yy. da yaptırdıkları Sahaf Muslihiddin Mescidi ve Sahaf Muhiddin Camii, Hacı Hüsrev mahallesinde yer alıyor. Aralarında 50m. mesafe var. Sahaf Muhiddin Camii’nin yanında Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı bir de çeşme bulunmakta. Önündeki çeşme ise Salih Paşa’ya aittir ve 1810 tarihlidir.
Gezmek sadece görmek değil, aynı zamanda tatmaktır. Bir semtin kültürü; camisiyle, çeşmesiyle, sokağıyla, insanıyla ve en çok da lezzetiyle bir bütündür. İstanbul’un ruhunu hissettiren yerlerden biri de Kasımpaşa…
Kulaksız Göreli Pide – Şakir Usta
Karadeniz pidesinin Kasımpaşa’daki en güzel duraklarından biri. Özellikle kavurmalı, üzerinde eriyen tereyağı ve sarı sarı göz yumurtasıyla tam bir lezzet şöleni. Bandıra bandıra yedik! Çıkışta ustanın “Kızlar beğendiniz mi?” demesi ise kalbimizi bıraktığımız an oldu.
Tarihi Kasımpaşa Börekçisi 1947
1947’den beri odun ateşinde pişen, dillere destan böreklerin adresi. Güzelce Hasan Cami’nin hemen karşısında; küçük, salaş ama bir o kadar karakterli bir yer. Zamanında sanatçılardan devlet büyüklerine kadar pek çok ismin uğrak noktası olmuş.
Kasımpaşa Bahriye Fırını
Osmanlı’dan günümüze uzanan tarihi bir fırın. Bir dönem Rum bir aile tarafından işletilen bu mekân, bugün hâlâ odun ateşinde üretime devam ediyor. Özellikle un kurabiyesi ve halkası efsane—taptaze, mis gibi!
Kasımpaşa, sadece gezilecek değil; hissedilecek ve tadılacak bir semt.
Not: Tavsiye ettiğim yerlerle bir iş birliğim veya reklamım yoktur.
Her gezide olduğu gibi bir tarihi bilgisi olmayan ama yok sayamadığım yoluma çıkanlar da oldu.
Şişhane metro durağının Kasımpaşa çıkısındaki duvar panoları
Tarihi Taht Kadısı çeşmesinin caddeye bakan tarafındaki Fesahat Usta Çeşmesi
2021 Marmaris yangınında şehit düşen itfaiyeci Şahin Akdemir adına yapılmış çeşme
Bir de gezerken bulamadığım yerler de elbette Kasımpaşa’da da oldu. Bunlar da:
Yeldeğirmeni Camii: 1591 yılında Hünkâr İmamı Abdülkerim Efendi tarafından inşa edilmiştir. Köklü bir geçmişe sahip olsa da 1889 yılında Bahriye Nazırı Hüseyin Paşa’nın kızı Sabiha Hanım’ın yaptırdığı yenileme ile büyük ölçüde özgün mimarisini kaybetmiştir.
Seyit Ali Camii (İbadullah): 1588 tarihli eski bir mahalle camisidir. Halk arasında “İbadullah” adıyla bilinir. Aynı isimli sokakta yer aldığı anlatılır.
Kulaksız Çarşı Camii: Kasımpaşa’nın eski yerleşim dokusu içinde yer alan mütevazı bir mahalle mescididir. Kesin yapım tarihi bilinmemekle birlikte Osmanlı döneminde inşa edildiği, zaman içinde çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaştığı kabul edilir.
Kasımpaşa Emin Camii: 1570 yılında Tersane Emini Baş Hasan Efendi tarafından yaptırılmıştır. Zaman içinde birçok onarım geçirmiştir. Caminin bitişiğindeki sıbyan mektebi bir dönem karakol olarak kullanılmıştır. Avlu duvarına bitişik Kıblelizade Mehmet Çeşmesi ise 1734 tarihlidir.
Kulaksız Hamamı: Semtin adı, bölgede yaşamış eski bir denizci olan Kulaksız Ahmed’e dayandırılır. Kulaksız Hamamı 16. yüzyılda Sinan Paşa tarafından camilere gelir sağlamak amacıyla yaptırılmıştır.
Acaba neredeydiler diye arana arana, Tarlabaşı’nın restore edilmiş Kalyoncu Kulluğu Sokağı’ndan yürüyerek Beyoğlu’na vardım. Farkında olmadan 26.382 adım atmışım. Yağmurlu, güneşli; yemeli, içmeli, gezmeli, ıslanmalı güzel bir günü de anılarıma ekledim.
İstanbul denilince aklına ilk ne gelir bilmiyorum ama benim zihnimde hep elde bir simit, yanında da mis gibi bir kahve canlanıyor. Daha sabahın erken saatlerinde fırın kapıları aralanır aralanmaz sokaklara yayılan o susam kokusu var ya… İşte o an gün resmen başlamış olur. Koşturmaca arasında hızlıca bir ısırık alırsın ya da vapurda martılara baka baka yersin… Her hali ayrı bir keyif.
Simit aslında İstanbul’un en eski ama en havalı atıştırmalıklarından biri. Hatta Osmanlı döneminin ilk “fast food”u diyebiliriz. Ustalarının çoğu Safranbolu ve Kastamonu’dan gelmiş, Galata, Kumkapı, Samatya gibi semtlerde fırın fırın dolaşıp simit yapmışlar. Yani öyle basit bir iş değil, tam bir ustalık meselesi.
Eskiden simit gün boyu tezgâhta beklemezmiş. Günde birkaç kez, taze taze çıkarılırmış. Hamuru da bildiğimiz ekmek hamuru gibi değil; daha hafif, daha gevşek olurmuş. Un, su, biraz süt, az şeker, tuz ve salep… Sonra halka yapılıp önce pekmezli suya, ardından bol susama bulanarak fırına atılırmış. Pişince de rengi altın gibi olurmuş. Ustalar “22 ayar altın renginde olmalı” dermiş. Ne iddialı bir tarif!
Bir de “kazan simidi” diye daha özel bir türü varmış. Hamur uzun süre pekmezli suda bekletilir, yüzeye çıkınca susama bulanır ve öyle pişirilirmiş. Sonuç tabii ki daha yoğun ve daha lezzetli olurmuş.
Evliya Çelebi bile simidi es geçmemiş. Seyahatnâme’de İstanbul’da yaklaşık 300 simitçinin çalıştığını yazar. Yıllar sonra, 1910’da simitçiler bir araya gelip bir dernek bile kurmuşlar.
Benim gezimin sonu da simit ile iste tam da bu şehir hissinin içinden geçti. Kasımpaşa’nın yokuşlarında, Haliç’in kıyısında, tersanenin gölgesinde, çeşmelerin ve camilerin arasında… Bir yanda kalyoncuların, dervişlerin, ustaların izi; bir yanda bugünün gürültüsü.
Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:
İstanbul Gezi Rehberi_ Murat Belge
Strolling Through İstanbul_ Hilary Summer-Boyd & John Freely
Bizans Konstantinopolis’i Şehrin Surları_ Alexander Van Millingen
İstanbul’un Tarihsel Topografyası_ Wolfgang Muller - Wiener
İstanbul’un Bizans Anıtları_ John Freely - Ahmet S. Çakmak
Haritalarla Gezi Rehberi_ IBB
Sokak Sanatları İstanbul_ IBB
Kadıköy Konakları_ Dr. Mufid Ekdal
İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel
İstanbul Şehrin Sırları_ Faruk Pekin
Yitip Giden İstanbul_ Önder Kaya
İmparatorluktan Cumhuriyete Azınlıklar_ Önder Kaya
İstanbul’dan Sayfalar_ İlber Ortaylı
Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek_İlber Ortaylı
Taşların Dilinden İstanbul_ Sami Bayraktar
İstanbul’un Sahipleri_ Reşat Ekrem Koçu
Osmanlı Padişahları_ Reşat Ekrem Koçu
Osmanlı Saraylarında Kadınlar Saltanatı_ Ahmet Refik Altınay
İstanbul_ Edmondo De Amicis
Mimar Sinan’ın İstanbul’daki Eserleri_ Aptullah Kuran
İstanbul’un Yabancı ve Levanten Mimarları_ Cengiz Can
Osmanlı Mezar Taşlarının Sırları_ Fatih Çavuş
İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus
Eski İstanbul’da Yalılar, Köşkler, Konaklar_ Sermet Muhtar Alus
İstanbul’un İlkleri_ Süleyman Göncüoğlu
Köşe Bucak İstanbul_ Osman Cemal Kaygılı
İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.
Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekân girilmesi yasaktır ya da kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Türkiye’nin Tarihi Eserleri .com, Tarihi yarimada .net, Kültür Envanteri, Tarihi_Istanbul, Aziz.Istanbul, Hydrohistory, Istanbul_camileri, Istanbulcamileri.1453, AVM yerine CAMİ kültürü, Hakan Güler, Aware İstanbul, Dunyamdaki Bazi Seyler, Gezmekanistanbul, Geziyorum .net, Seyir.Defterinden, Sehrin Panolari, Wikipedia, The Magger, Her Umut Bir Ortak Arar…sayesinde, erişemediğim birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebildiğim ve bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim.
İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli. Nezaket, zincirleme yayılan bir şey. Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol.
Yemek için uğradığım beğendiğim ve tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.


















































