506

Topkapı Gezisi

Japonların hayatı zenginleştiren bir felsefesi var: Wabi-Sabi. Kusurların içindeki güzelliği görmeye dayanıyor. Yaşanan anın içinde, küçücük de olsa bir güzellik yakalayıp onu aktarabilmek… Burada önemli olan hislerden çok, gördüğünü anlatmak; gözlemi olduğu gibi yansıtmak. Bu yüzden haiku aslında bir duygu biçimi değil, bir görme biçimi.

Bugün Topkapı’yı bu gözle anlatacağım size. Sarayını değil, semtini. Çünkü Topkapı, tarihimizde çok özel bir yere sahip. “Topkapı” adı hem Osmanlı’nın kudretini hem de İstanbul’un fetihle başlayan yeni çağını simgeler.

Fatih Sultan Mehmet Han, 1453 yılında İstanbul’a bu kapıdan girmiştir.

Bizans döneminde buranın adı Saint Romanos Kapısı (Porta Romanos) idi. İstanbul’un fethi sırasında Fatih’in çadırı ve karargâhı, bu kapının tam karşısına kurulmuş. Topkapı adının kaynağı da buradan gelir: Macar ustası Urban’ın, bir mil mesafeye altı yüz kiloluk taş gülleler atan o devasa topu, surların tam bu bölümünü dövermiş.

Şehir fethedildikten sonra burası “Top Kapusu”, yani topların atıldığı kapı olarak anılmaya başlanmış. Zamanla adı Topkapı’ya dönüşmüş. Yollar surların ortasından geçince, Topkapı kalabalığın biraz dışında kalmış; bu sayede de görece sakin yapısıyla ayakta durabilmiş.

Osmanlı döneminde mahallelerin asayişini ve dengesi korumak hayli önemliydi. O yüzden kimse elini kolunu sallayarak İstanbul’a giremezdi. Kontrolsüz göçü önlemek için sıkı kurallar vardı. Ama amaç sadece düzeni sağlamak değildi; İstanbul dışındaki bölgelerde iş gücünün azalmasını, tarım arazilerinin boş kalmasını da engellemekti.

İstanbul’da işi olanların, geldikleri yerin kadısından belge almaları gerekirdi. Bu belgeye Mürur Tezkeresi denirdi. Bir iş için gelen, işi bitince geri dönmek zorundaydı. Şehrin girişlerinde bu belgeler tek tek kontrol edilirdi.

Çalışmak için İstanbul’a gelen bekârlar ise gelişigüzel bir yerde kalamazdı. Kayıtlı bekar odalarında, belirli semtlerde kalmaları şarttı. Üstelik kadıdan, kalacakları süreyi kapsayan bir izin belgesi almaları gerekirdi. İstanbul’da kalabilmek için bir de kefil göstermek zorundaydılar. Yani her bekar, bir İstanbullunun sorumluluğuna verilirdi.

1829 yılında bekârlar için on yıllık bir sınır getirildi. Şehirde kalma süresi on yılla sınırlandı ve bu sürenin sonunda yaklaşık dört bin bekar İstanbul dışına çıkarıldı. Bu sıkı denetim, çözülmenin başladığı 1850’lere kadar sürdü. Sonrasında ise bitmeyen savaşlar ve kitlesel göçler yüzünden bu düzen artık uygulanamaz hale geldi.

Pazartekke, tramvay durağına oldukça yakın bir yerde. Adını, zikir günlerinde kurulan pazardan alıyor. “Pazar Tekkesi” olan bu ad, zamanla dilin doğal akışı içinde Pazartekke’ye dönüşmüş.

Pazartekke tramvay durağında inip biraz ilerleyince, Millet Caddesi üzerinde Mustafa Çavuş Manastır Mescidi karşınıza çıkar. İstanbul’daki en küçük mabetlerden biri olan bu yapı, Bizans döneminden kalma bir kiliseden camiye çevrilmiştir. Aslen 13. yüzyıla ait bir Ortodoks kilisesi; Kyra Manastırı Şapeli olarak bilinir. Fetih sonrası, Fatih Sultan Mehmet’in çavuşlarından Mustafa Çavuş tarafından camiye dönüştürülmüştür. Üç apsisli, dikdörtgen planlı mütevazı bir yapıdır.

İnanmayacaksınız ama bu gezmeyi tamamladığım İstanbul’daki onsekiz adet olan son kilise cami.

İstanbul’daki kilise-camileri hatırlarsak

Mustafa Çavuş Cami (Manastır Mescidi) –Topkapı

Sancaktar Hayrettin Paşa Cami (Gasria Manastırı) -Yedikule

Kariye Cami (Khora Manastırı) -Ayvansaray

Fethiye Cami (Pammakaristos Manastırı- Güney Kilisesi) – Çarsamba

Sümbül Efendi Cami (Hosios Andreas Manastırı) –Kocamustafapasa

Şeyh Süleyman Mescidi (Mausoleion Mezar Yapısı) -Fatih

Kefevi Mescidi (Manuel Manastırı) – Fatih

Zeyrek Cami (Pantokrator Manastırı) –Zeyrek

Küçük Ayasofya Cami (Sergius & Bacchus Kilisesi) –Kumkapı

Hirami Ahmet Paşa Mescidi (Hagios İoannes Prodromos Manastırı) -Çarsamba

Gül Cami (Aya Theodosia Kilisesi) – Ayakapi

Atik Mustafapaşa/ Hz. Cabir Cami (Aya Thekla Kilisesi) -Ayvansaray

Fenari İsa Cami (Konstantin Lips Manastırı) –Fatih

Molla Gürani Cami (Hagios Theodoros Kilisesi) -Vefa

Eskı İmaret Camı (Pantepoptes Manastırı) -Zeyrek

Kalenderhane Cami (Akataleptos Manastırı) –Vezneciler

İmrahor İlyas Bey Cami (Studios Manastırı) –Yedikule

Bodrum Mesih Paşa Cami (Mireloin Kilisesi) -Laleli 

Arap Cami (San Paolo Kilisesi) -Perşembe Pazarı Karaköy

Kürkçü Bostanı Sokağı’nı bitirdiğimizde, caddenin sol tarafında Kürkçübaşı Ahmet Şemsettin Camii karşımıza çıkar. Ahşap çatılı, restorasyonu yeni tamamlanmış ve yeniden ibadete açılmış bu caminin minaresinde, üzerinde “Endülüsi” imzası bulunan bir güneş saati yer alır.

Cami, Kanuni Sultan Süleyman’ın kürkçüsü Ahmed Şemsettin Efendi tarafından yaptırılmıştır. Minaresi oldukça ilginç!

Kürkçübaşı Ahmet Şemsettin Camii’nin hemen bitişiğinde, Pazar Tekke Sokağı üzerinde yan yana duran iki yapı vardır. Bunlardan ilki Şeyh Hariri Hz. Türbesi, hemen yanındaki ise tekke binasıdır.

Türbenin kapısı kapalıydı. Biz de içeriği pencereden fotoğrafladık. Türbenin içinde sekiz sanduka bulunuyor. Sol tarafta yer alan sanduka, Hz. Şeyh Muhammed Hariri’ye aittir. Üzerindeki tabelada ise şu bilgiler yer alır:

Eyüp Sultan ve Topkapı’daki bu iki tekke dışında, Sinanîliğin İstanbul’daki üçüncü dergâhı; ayin gününden dolayı “Pazar Tekkesi”, kurucusuna izafeten “Hariri Mehmed Efendi Tekkesi”, diğer adıyla “Ümmi Sinan Tekkesi” olarak anılır. Sinanîlik, her üç tekkede de 1925 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür.

Oruç Baba Parkı’ndan içeri giriyoruz. Karşımıza Oruç Baba Türbesi ve haziresi çıkıyor. Oruç Baba, İstanbul’un fethine katılan askerlere su ve yemek ulaştırmakla görevli bir askerdi. Su kıtlığı yaşanan zamanlarda bile su dağıttığı söylenir. Bu yüzden ona “baba” lakabı verilmiş.

Burası aynı zamanda ilk orucun açıldığı yer olarak bilinir. Ramazan’ın ilk ve son günü, bereketi simgelediğine inanılan şeker, zeytin, sirke ve ekmekle oruç açılır. Herkes birbirine bu yiyeceklerden dağıtır. Amaç dilek dilemek değil, bereketi çoğaltmaktır.

Topkapı Caddesi boyunca yürüyoruz. Caddenin karşı köşesinde Bayezid Ağa Camii duruyor. Cami, Fatih Sultan Mehmet’in sekbanbaşılarından ve ni‘me’l-ceyş mensubu Bayezid Ağa tarafından 1453 yılında yaptırılmış. Duvarları kâgir, çatısı ise ahşaptır.

Zamanla harap olan yapı, 1955 yılında yeniden restore edilerek bugünkü hâlini almış.

Gazi Kara Ahmet Paşa Külliyesi, cami başta olmak üzere medrese, türbe ve sıbyan mektebinden oluşur.

Külliye, Kanuni Sultan Süleyman döneminde sadrazamlık yapmış olan ve aynı zamanda Kanuni’nin kız kardeşi Fatma Sultan’ın eşi olan Kara Ahmet Paşa tarafından, dönemin baş mimarı Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.

Külliyenin banisi Kara Ahmet Paşa’nın Arnavut asıllı olduğu, Enderun’da yetişerek başvezirliğe kadar yükseldiği bilinir. Ancak bu görevde iki yıldan kısa bir süre kalabilmiş; 1555 yılında boğdurularak idam edilmiştir. Ölümünün sebebi konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı kaynaklar, Hürrem Sultan, kızı Mihrimah Sultan ve eski veziriazam Rüstem Paşa’nın entrikaları sonucu öldürüldüğünü söyler. Bazı kaynaklara göre ise Mısır Valisi’nin harç ve gasp yoluyla edindiği servete karşılık, Kara Ahmet Paşa’nın ona yazdığı ve bu durumu himayesi altında gördüğünü ima eden bir mektubun Kanuni’nin eline geçmesi bu sonu hazırlamıştır.

Gazi Kara Ahmed Paşa’nın türbesi, caminin dış avlusundan yaklaşık elli metre batıda yer alır. Paşa, yaptırdığı camiyi görememiştir. Cami, yedi yıl sonra eşi Fatma Sultan tarafından tamamlanmıştır.

Türbenin içinde Gazi Kara Ahmed Paşa ile çok sevdiği eşi Fatma Sultan birlikte yatmaktadır.

Yürürken Sefa Bostanı sokakta sol tarafımızda özel bir okul içinde kapıdaki güvenlik tarafından okula ait olduğu söylenen tarihi bir yapı gördük. Bu yapı hamam enkazı üzerinde 1898 tarihinde inşa edilen Sefa Hamamı. Hamam okulun müştemilatı olarak kullanılıyor. Tabii ki şaşırmadık desek yalan olur. 

Bican Bağcıoğlu yokuşundan iniyoruz. 50-100 metre sonra Arpa Emini Mescidini görüyoruz. Arpa Emini Mustafa Efendi tarafından 16. yüzyılın ilk yarısında yapıldığı tahmin ediliyor. Baninin kabri Kalendarhane Cami’nin yanında bulunan Kalenderhane Medresesinin bahçesinde yatıyor.

Arpa Emini Mescidi, 16. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Osmanlı teşkilat yapısında bulunan dört eminlikten biri olan Arpa Emini’nin görevi, saray ahırlarında binek olarak kullanılan hayvanların ot ve arpasını temin etmek ve savaş zamanlarında seferdeki atların yiyecek ihtiyacını karşılamaktı.

2008 yılında mahalleler birleştirilene kadar bulunduğu mahalleye adını veren Arpa Emini Mescidi, Emin-i Cev ve Arpacı Mescidi olarak da anılıyor. Cami halen Emin-i Cev Mehmed Efendi Mescid-i Şerif Vakfı’na ait.

Arpa Emini Cami’den Vatan caddesine doğru yürürken sağda restore edilmiş iki katlı bir köşk dikkatimizi çekti. Üstünde avukatlık bürosu tabelası var. Burası II. Mahmud döneminde 1838 senesinde inşa edilmiş eski Yenibahçe Karakolu veya bir başka adıyla Çapa Karakolu.

Tarihi yapının hemen karşısında yeni restore edilmiş Arpa Emini Çeşmesi duruyor.

Buradan hafifçe sola doğru devam edildiğinde Fatma Sultan Camii Sokağına giriyorsunuz. Yavuz Sultan Selim’in kızı ve Sadrazam Kara Ahmed Paşa’nın hanımı Fatma Sultan tarafından 1571 tarihinde kendi adını taşıyan Fatma Sultan Cami yaptırılmış. 1940’lardan itibaren boş kalan ve bakımsızlıktan harap olan mescit, 1971’de cami derneği tarafından kalan dört duvarı üzerine yeniden inşa edilerek ibadete açılmış.

Bizans'ın Romanos, Osmanlıların Topkapı dediği İstanbul kara surlarının bu önemli kapısı ayrıca Fatih'in şehri aldıktan sonra kente giriş yaptığı yer olarak da bilinir. Yine 1453'teki kuşatmanın en şiddetli yaşandığı bölgelerden de birisidir. Sur içinde Topkapı Meydanı No:50’de Surp Nikoğos Kilisesi ve Kaynata Sokağı No:2’de Ayios Nikolaos (Aya Nikola) adında 19.yy.dan kalma bir Ermeni bir Rum kilisesi bulunuyor. 

Hıristiyanlıkta, Antalya Demreli Aziz Nikola denizcilerin koruyucusu ve yol göstericisi olarak bilinir. Bu yüzden ona adanmış kiliseler genellikle deniz kıyısında yer alır. Denizden uzak konumdaki Topkapı Aya Nikola Rum Kilisesi tüm bu yorumların aksine mütevazi bir biçimde şehrin kültürel dokusunun ve geçmişinin canlı tanıklarından birisidir.

Aşağı doğru, Vatan Caddesi’ne inen Sulukule Caddesi boyunca ilerliyoruz. Az ileride, sağ tarafta Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi karşımıza çıkıyor.

III. Selim döneminde (1789–1807), kilisedeki ibadetleri engellemeye yönelik bazı girişimler olunca, padişah bunların men edilmesi için bir ferman yayımlamıştır. Kilise, 1813 ve 1823 yıllarında yeniden inşa edilir. 1831’de ise Patrikhane’den II. İsdepanos Ağanvi, harap hâle gelen yapının onarımı için dönemin padişahı II. Mahmut’a başvurur. Kiliseye ne olduğuna dair ipucu, hemen yanındaki Aya Nikola Rum Kilisesi’nden gelir. O yapı da aynı yıl, 1831’de kapsamlı bir tamir görmüştür. Bu durum, her iki yapıyı da etkileyen büyük bir yangın ya da benzeri bir felaket yaşanmış olabileceğini düşündürür.

1894 İstanbul depreminde zarar gören kilise, I. Dünya Savaşı sırasında askerî amaçlarla kullanılmıştır. 1927 yılında ise yeniden ibadete açılmıştır. Burayla ilgili bir başka ilginç bilgi de şudur: İtalya’da matbaacılık eğitimi alan Apkar Tıbir, İstanbul’a döndükten sonra 1567–1569 yılları arasında Surp Nigoğayos Kilisesi’nin bodrumunda Osmanlı’daki ilk Ermeni matbaasını kurmuştur.

Caddenin karşısına geçerek Aydın Sokağına girdik. Sokakta birkaç adım atmıştık ki solumuzda küçük bir camii Harbi Camii bizi karşıladı. 29 Mayıs 1453 fetih sabahı Fatih Sultan Mehmet Han’ın Topkapı surlarından girer girmez şükür namazı kıldığı bu yere Hafız Yusuf tarafından bu mescit inşa edilmiş.

Şeyhülislam Parkın girişi Şeyhülislam Sokağından yapılıyor. Uzakta gözüme yeni restore edilmiş bir çeşme ilişiyor. Yanına geldiğimde tabelasından çeşmenin Hasan Ağa Çeşmesi olduğunu okuyorum. Eski Fatma Sultan Mahallesi’nde olduğu için “Fatma Sultan” ismiyle de biliniyor.

Topkapı’yı gezerken “nerede yesek?” diye dolanırken, yolu Türkiye’nin en iyi 10 salaş balıkçısından biri olarak gösterilen Palukçu’ya düşürdük. Sonradan öğrendik ki Vedat Milor bile önermiş, boşuna değilmiş yani.

Girişte sizi bir balık tezgâhı karşılıyor; balığınızı oradan seçip pişirtebiliyorsunuz. İçeri adım attığınız anda ise insanın içini ısıtan bir atmosfer var. Ortada yanan bir soba, üzerinde demlikler, kestaneler… Mekân oldukça geniş ve renkli dekore edilmiş. Açıkçası klasik bir salaş balıkçıdan çok, daha farklı ve keyifli bir yerdeymişsiniz gibi hissediyorsunuz.

Biz önce balık çorbası ve Palukçu salatasıyla başladık; ikisi de çok lezzetliydi, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Ardından seçtiğimiz balıkları yedik, hepsi çok iyiydi. Asıl sürpriz ise yemekten sonra geldi: soba üzerinde ağır ağır demlenmiş, tarçın, ıhlamur ve birkaç farklı bitkiden oluşan mis gibi bir çay… Yanında da yine sobada kızarmış nefis kestaneler. Gerçekten çok hoş bir detaydı.

Mekânın sahibi son derece düzgün, efendi ve eğitimli biriydi. Balıkları sabahları kendisinin avladığını söyledi. Çalışanlar da aynı şekilde çok kibar, saygılı ve işini bilen insanlardı. Servis hızlıydı ve hesap geldiğinde de hiçbir sürprizle karşılaşmadık. Bu kaliteye göre fiyatlar gerçekten çok makul.

“İyi ki gelmişiz” dedik. Gönül rahatlığıyla deneyin, pişman olmazsınız. 

@obscura360 ile birlikte gerçekleştirdiğim Google 360 projesindeki, Topkapı Kültür Parkı içerisinde yer alan Türk Dünyası Kültür Mahallesi’ne geldik. Parkta; Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, RF Tataristan ve RF Başkortostan’a ait evlerin yanı sıra Ebu Nasr El Farabi Evi de bulunuyor.

Günlük yaşamdan kesitler, ev eşyaları, müzik aletleri, geleneksel kıyafetler gibi pek çok kültürel unsur sergileniyor. Ayrıca Kazak ve Kırgız çadırları, orijinal boyutlarda hazırlanan Orhun Yazıtları, Azerbaycan’daki Kız Kalesi ile Kırgızistan’da bulunan Burana Kulesi’nin maketleri de görülebilecek eserler arasında yer alıyor.

Karayolun kıyısında, Türk Dünyası Parkı içinden geçilen Sinan’ın küçük çaplı, zarif eserlerinden ahşap Topkapı’da takke yapıp satarak geçinen Arakiyeci / Takkeci İbrahim Ağa Camii bulunuyor. (Arakiye, Mevlevilerin giydiği uzun keçe külahtır). İbrahim Ağa Cami ahşap olduğu halde eski şeklini koruyabilmiş. Çatısı, minaresi, özellikle cami içindeki salkımlı İznik çini bezemeleri son derece güzel. Duvarları paha biçilemez 16. yüzyıl İznik çinileriyle kaplı. İç mekandaki kubbesi altın yaldızla süslenmiş. Ahşap sivri kemerlerle taşınan mahfil tamamen kalem işi altın yaldızlı süslemelerle dolu. Bu zenginlikler sebebiyle cami birkaç kez hırsızların hedefi olmuş ve hatta bazı çinileri çalınmış. Çalınan çinilerin bir kısmı bugün Lizbon’daki Salazar Müzesi’nde, Gülbenkyan Koleksiyonu’nda sergileniyor. En son 2005’te kapsamlı bir onarım yapılmış.

Kapının dış tarafında belediye oldukça güzel bir alan olarak kültür sitesi oluşturmuş. Parkın kıyısında 16.yy.dan kalma İlyaszade Cami bulunuyor. İlk yapılışı mimar Acem Ali’nin elinden çıkma. 16.yüzyılda bir kadın vakfına bağlıymış.

Camii, İlyaszade Şücaeddin Efendi tarafından kızı Sakine Hanım adına yaptırılmış. Tezkiretü’l-Bünyan adlı eserde Mimar Sinan tarafından inşa edildiği yazıyor. 1954’te Topkapı yolu genişletme çalışmaları nedeniyle yıkılmış ve üzerinden bugünkü Londra asfaltı geçirilmiş. Cami 2006 yılında Topkapı tramvay istasyonunun Edirnekapı istikametinde yeniden inşa edilmiş.

Tezkiretü'l-Bünyan (Yapılar Kitabı), Mimar Sinan'ın arkadaşı şair ve nakkaş Sai Mustafa Çelebi tarafından Mimar Sinan'ın ağzından yazılan, Mimar Sinan'ın hayatını ve eserlerini anlattığı eser.

İnsanlar İstanbul’un az uğranan, turistik olmayan yerlerini gezmek istemiyor. Oysa ben kendimi gezgin değil, kâşif olarak görüyorum. Popüler mekânlar hakkında herkesin anlatacak bir fotoğrafı, söyleyecek bir sözü var. Ama kimsenin çekmediği fotoğraflar, pek bilinmeyen yerler; oradaki eserleri, yemekleri, insanı ve kültürü tanımak… işte beni asıl heyecanlandıran bu.

Bundan 152 yıl önce Edmondo De Amicis, İstanbul kitabında Ayakapı’dan başlayıp Ayvansaray, Eğrikapı, Edirnekapı, Topkapı, Mevlanakapı, Silivrikapı ve Belgradkapı’yı yürüyerek gezip anlatmış. Yani 152 yıl önce gezilen yerleri bugün gezmeye değer bulmuyoruz. Ne ironik, değil mi?

Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:

İstanbul Gezi Rehberi_Murat Belge

Strolling Through İstanbul_Hilary Summer-Boyd & John Freely

Bizans Konstantinopolis’i

Sehrin Surları_Alexander Van Millingen

Yitip Giden Istanbul_Onder Kaya

İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel

Istanbul Sehrin Sirlari_Faruk Pekin

İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus

Türkiye’ninTarihiEserleri.com/ Tarihiyarımada.net/ KültürEnvanteri/ TarihiIstanbul/ Aziz.Istanbul/ Hydrohistory/ Istanbul_camileri/ Istanbulcamileri. 1453/ Aware İstanbul/ Seyir.Defterinden

İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekân girilmesi yasaktır ya da mekân kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da, gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim. 

İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli

Tavsiye ettiğim yerlerle bir iş birliğim veya reklamım yoktur.