430

Belgradkapı Gezisi

Veee son kapı…

Tarihi Yarımada’da 360 derece tamamlandı.

2021 yılından beri adım adım İstanbul’u geziyorum. Çünkü İlber Ortaylı’nın dediği gibi:

“Kendi memleketini bilmeyen adam, dünyayı hiç bilemez.”

Her semtte sadece gezmekle kalmadım; görmeye, anlamaya, hissetmeye çalıştım. Girmediğim sokak, görmediğim kilise, sinagog, cami, tekke, hazire, çeşme, bina, duvar panosu, heykeli neredeyse kalmadı. Bu yolculuk benim için sadece bir keşif değil, aynı zamanda geçmişle kurulan bir bağ oldu.

Unutmamak ve paylaşmak için tüm bu anları fotoğraflarla ve yazılarla hem GolgeMusteri hesabımda hem de Onbitv’de bir araya getirdim. Umarım siz de en az benim kadar keyif almışsınızdır.

Dünyayı görmeden, tarihinizi bilmeden kendi hikayenizi yazamazsınız.

Ve artık hikâyenin tamamlanması için bu şehir bir yerlerde bitmeli.

İstanbul Surları, şehrin en önemli sembollerinden biri. Yüzyıllardır ayakta duran, sayısız savaşa tanıklık etmiş ve İstanbul’un tarihini adım adım üzerinde taşıyan büyük bir yapı kompleksi.

Surların ilk temelleri, Sarayburnu çevresinde yaşayan Yunanlı Megara kabilesi tarafından atılmış. Daha sonra MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru Septimus Severus, Byzantion’u ele geçirince şehri cezalandırmak için surları yıktırmış ve kendi döneminin mimarisine göre yeniden yaptırmış.

İstanbul’u başkent yapan İmparator I. Konstantin zamanında (MS 4. yüzyıl), surlar yeniden şekillenmiş ve Sarayburnu’ndan Ayvansaray’a kadar uzanan Haliç surları inşa edilmiş. Ardından İmparator II. Theodosius döneminde (MS 5. yüzyıl), Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanan kara surları yapılmış. Bugünkü en bilinen hat da bu Theodosius surlarıdır.

İstanbul Surları yaklaşık 15 metre yüksekliğinde, 5 metre kalınlığında ve toplamda 22,5 kilometre uzunluğunda devasa bir savunma hattı oluşturuyor. Bu surların yapımında Malta Adası’ndan getirilen özel kum, yüksek ısıda pişirilmiş tuğlalar, sağlam kaya parçaları ve yumurta akı kullanıldığı söyleniyor. Bu yüzden yüzyıllara rağmen ayakta kalabilmişler.

Yedikule Hisarı’na bitişik Yedikule Kapısı’ndan sonra Haliç yönüne doğru ilerlediğinizde, 10. Yıl Caddesi üzerindeki ikinci kapı Belgradkapı. Adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferi dönüşünde yanında getirdiği ustaların burada yerleştirilmesinden alıyor.

Yedikule’den sonraki bölüm, özellikle Belgradkapı çevresi, surların en çok yıkım görmüş ve en yoğun restore edilen yerlerinden biri. Zaman içinde büyük hasar almış ve bu yüzden onarıma en çok ihtiyaç duyan kısım olmuş.

Gezime Yedikule kapısından girerek başladım. Kapıların dibinde ermiş, dede, şehit asker haziresi ve girişlerindeki sokaklarda bir kilise genellikle bulunmakla. Nitekim Yedikule Caddesi üzerinde, surların hemen dibinde Altıparmak Ahmed Baba Kabri yer alıyor. Bu kabir, 1453’te İstanbul’un fethine katılan “Ni’mel’l-Ceyş” yani “ne güzel askerler” arasında sayılan Ahmed Baba’ya ait. Aynı zamanda Fatih Sultan Mehmed’in nahilbendbaşısı olduğu kabul ediliyor.

“Nahil”, bal mumundan yapılan süs ağacı anlamına geliyor. Bu ağaçları hazırlayan ustalara “nahilbend”, halk arasındaki söyleyişle “nakilbend” deniyormuş.

Yedikule Caddesi’nden biraz daha ilerleyince ayni cadde üzerinde Kürkçübaşı Hacı Hüseyin Ağa Camii bulunuyor. 1613 tarihli kapı kitabesine göre cami, Kürkçübaşı Hacı Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmış. Daha sonra Fatma Hatun isimli hayırsever bir kadın, minberini yaptırarak burayı mescitten camiye dönüştürmüş. Caminin yan duvarında, yol seviyesinin altında kalmış bir çeşme yer alıyor. Kürkçübaşı Hacı Hüseyin Ağa Camii Çeşmesi’nin yaklaşık 100 yıllık bir geçmişi var (1927 tarihli). Üzerindeki kitabede ise ilk kez Osmanlıca rakamlarla miladi takvimin yazıldığı görülüyor.

Yedikule İstasyon Caddesi ile Kuyulu Bakkal Sokağı’nın köşesinde kare planlı tarihi Yedikule Maksem Çeşmesi var.

“Maksem” ya da “maksim”, toplanan suların belirli ölçülere göre şehre dağıtıldığı yer anlamına geliyor. “Taksim” isminin de buradan geliyor.

Surun dibinde restore edilmiş tarihi bir konak duruyor. Geleneksel Türk evi. Türk evi, sadece taş ve tuğladan oluşan bir yapı değil; aynı zamanda kültürümüzü, geleneklerimizi ve yaşam biçimimizi yansıtan bir ev tipidir. Bu evlerde genelde iç içe geçmiş odalar, geniş avlular ve cumbalı pencereler bulunur. Aile bireyleri aynı evin içinde hem bir arada yaşar hem de kendi alanlarına sahip olur. Planlama da buna göre yapılmıştır; komşuluk ilişkileri ve aile içi iletişim ön planda tutulur. Türk evlerinde misafir ağırlamak da önemli bir yer tutar. Geniş sofralar kurulur, yemekler birlikte yenir. Mimari açıdan da iklim koşullarına bulunduğu çevreye uyum içinde tasarlanmıştır. Kalın duvarlar yazın serinlik, kışın ise sıcaklık sağlar. Geniş saçaklar yağmurdan ve güneşten korur. İç mekanlarda ise ahşap işçiliği, oymalar, renkli camlar ve çini süslemeler dikkat çeker. El emeği detaylar, evlerin her köşesine ayrı bir karakter kazandırır.

Yedikule İstasyon Caddesi’nde yeni restore edilmiş Hacı İlyas Mescidi, arşivlerde 16. yüzyıla ait “Alaca Mescid” adıyla da geçen bir yapı. Özgün mimarisine sadık kalınarak Mayıs 2025’te yeniden inşa edilip ibadete açıldı. Uzun yıllar boyunca sadece minare kaidesi ve bir su kuyusuyla varlığı bilinen mescidin banisi Hacı İlyas olarak kabul ediliyor. Yapılan arkeolojik kazılarda mescidin duvar kalıntılarına ve orijinal tuğla döşemelerine ulaşıldı. Ayrıca ikinci bir su kuyusunun daha ortaya çıkarıldığı söyleniyor.

Buradan Samatya, Kumkapı ve Ahırkapı tarafına ilerleyebilirsiniz. Yedikule–Samatya gezisi yazımı www.onbitv.com üzerindeki https://www.onbitv.com/3985-yedikule-samatya-gezisi  bağlantısından okuyabilirsiniz. Biraz daha yürüyerek Kumkapı–Kadırga–Ahırkapı–Sarayburnu rotasını ise https://www.onbitv.com/3955-sarayburnu-ahirkapi-kumkapi-kadirga-gezisi yazımda görebilirsiniz. 

Biz solumuzda surlar boyunca yürüyerek yönümüzü Hacı Evhaddin Çeşmesi Sokağı’na çevirip Hacı Evhaddin Çeşmesi ve Hacı Evhaddin Camii’ne geldik. Caminin bulunduğu mahalle eskiden Hacı Evhaddin Mahallesi olarak anılıyormuş. Bu isim, 1575 yılları arasında yaşamış ve Osmanlı Sultanı III. Murat döneminde serdebbağ (kasapbaşı) olan Hacı Evhaddin’den geliyor.

Tekke, hamam ve çeşmelerle birlikte küçük bir külliye oluşturan Hacı Evhad Camii’nin 1585’te Mimar Sinan tarafından inşa edildiği kabul ediliyor. Hacı Evhad’ın kabri de burada bulunmakta. Tekke ile birlikte cami, Sultan Abdülmecid döneminde 1850-1851 yıllarında tamir ettirilmiş ve avlusuna yeni bir şadırvan eklenmiş. 1930’lu yıllarda harap hale gelen yapı, 1945 yılında Emine Dürnev tarafından onarılmış. Cami duvarına bitişik çeşmesi bulunuyor. Caminin hemen bitişiğinde, Hacı Evhaddin Caddesi üzerinde dışarıdan bakıldığında tarihi özelliği pek fark edilmeyen Hacı Evhaddin Hamamı bulunuyor.

Bir diğer sokak Hacı Piri Çeşme Sokağı’nın biraz ilerisinde, sağ tarafta sokağa adını veren Hacı Piri Camii’ne ulaşıyoruz. Debbağzade Hacı Piri Mescidi ya da Hacı Piri (Leylak Yuvası) Camii, 17. yüzyılın başlarında Hacı Piri Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış. 1767 yılında onarım görmüş.

Daha sonra büyük ölçüde harap olan mescit zamanla yıkılmış ve unutulmuş, arsası ise gecekondularla işgal edilmiş. Ancak mahalle sakinlerinin burada bir mescit olduğuna dair ısrarları üzerine Vakıflar Bölge Müdürlüğü alanı tespit ettirmiş, gecekondular kaldırılmış ve yapı 2006 yılında yeniden ibadete açılmış.

“Debbağ”, derici ustalarına verilen isimdir. Mescidi yaptıran Mehmet Efendi, Şeyh Mahmut Efendi’nin oğludur. Şeyh Mahmut Efendi, Yedikule debbağlarının şeyhi olup Şam, Edirne ve İstanbul’da kadılık, ayrıca Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği yapmış bir isimdir. Sultan IV. Mehmet’in tahttan indirilmesinde de etkili olduğu, aynı yıl Şeyhülislamlığa getirildiği ve bu görevi yaklaşık üç yıl sürdürdüğü biliniyor.

Sokağın ismiyle anılan Hacı Piri Sokak Çeşmesi de hemen burada karşımıza çıkıyor. Hacı Piri Caddesi’nin köşesinde kare planlı Saclı Kasım Dede Türbesi bulunuyor. Kim olduğuna dair kesin bir bilgi yok. Muhtemelen “Kasım Dede” bölgedeki tekke kültürüyle bağlantılı bir derviş ya da halk arasında keramet sahibi kabul edilen bir zaviye şeyhi olabilir. “Saçlı” lakabı ise uzun saçlı ya da çile hayatı yaşayan dervişler için kullanılan bir ifade olmalı. Bugün türbe, bilinmeyen ama mahalle hafızasında yaşayan bir iz niteliğinde. 

Hacı Piri Sokak köşesinde yer alan Emin Ganim Mustafa Çavuş Çeşmesi’nin Osmanlı döneminde hayrat olarak yaptırıldığı, adını da muhtemelen banisi olan “Mustafa Çavuş” ve “Emin Ganim” isimlerinden aldığı düşünülüyor. “Çavuş” unvanı, Osmanlı’da genellikle askerî ya da sarayla bağlantılı görevlerde bulunan kişiler için kullanılırdı.

Belgradkapı Surlarının sur içine girişinde Hacı Hamza Mektebi Sokağı’nda Panayia Kilisesi yer alıyor. 1521’de İstanbul’a getirilen Belgradlı esirlerin burada bulunduğu ve yapım sürecinde onların da bu yapıyı kullandığı anlatılıyor. Kilise Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferi sonrasında bölgeye yerleştirdiği Sırplar için yapıldığı şeklinde de biliniyor. Yüksek bir duvarla çevrili olan yapının avlu kapısı üzerinde haç işareti bulunuyor.

Pazar günü sabah açık olmadığından cemaatinin olmadığı anlaşılıyor.

Sur boyunca Hacı Hamza Mektebi sokağında sol tarafımda bir harabe dikkatimi çekti. Yapının sokağa bakan yüzünün hemen yanında bir de çeşme var. 15. ya da 16. yüzyıla ait. Harabe olarak gördüğüm yapı Sümbül Efendi Sarnıcı, çeşme ise Kaid Mustafa Ağa Çeşmesi’ymiş. Bu iki yapı bölgede zamanla değişen şehir dokusu içinde neredeyse fark edilmeden geçilmekte.

Bu yolun Yedikule’ye doğru devamı Hacı Hamza Mektebi Sokağı’dır. Güzergâha adını veren Hacı Hamza Camii de burada yer alıyor. Hacı Hamza, 16. yüzyılda tanınan bir debbağ (derici) idi ve bu camiyi 1577 yılında yaptırmış. Mimarı kesin olarak bilinmemekle birlikte Mimar Sinan’a atfedildiği de kaynaklarda geçiyor. Yapı, duvarları kâgir, çatısı, mahfili ve son cemaat yeri ahşap, minaresi ise kesme taştan inşa edilmiş. Zamanla harap hale gelen cami 1987’de yapılan müdahaleyle birlikte de bugünkü görünümünü almış. 

Hacı Hamza Mektebi sokak Ağaçkakan Sokağı ile birleşerek devam ediyor. Ağaçkakan Sokağı’nın yakınında, İskender Çelebi Sokağı üzerinde 17. yüzyıldan kalma İskender Çelebi Camii yer alıyor. Caminin ana girişi Ağaçkakan Sokağı’ndan, diğer cephesi ise İskender Çelebi Camii Sokağı’na bakıyor.

Debbağ İskender Çelebi tarafından 16. yüzyılın sonunda yaptırılmış. Bulunduğu semtten dolayı “Ağaçkakan Mescidi” olarak da anılıyor. İskender Çelebi’nin kabri de caminin bulunduğu alanda yer alıyor.

Bu güzergâhta bazı veli türbeleri de karşımıza çıkıyor. Bulundukları yerler oldukça görünür olmasına rağmen çoğu pek tanınmıyor.

Abdullah Dede Sokağı’nın sonunda, apartmanların arasında kalmış tek bir kabir yer alıyor: Abdullah Dede Kabri. Kim olduğu ya da neden burada defnedildiğine dair net bir bilgiye yok.

Yola devam ettiğimizde bu kez Uyku Dede Türbesi’ne denk geliyoruz. Uykusuzluk çekenlerin şifa aradığı bu türbe Ağaçkakan Sokağı’nda yer alıyor. Türbe denince kubbeli bir yapı akla gelse de burada öyle bir mimari yok. Kapalı bir mekân olduğu için türbe olarak anılıyor. Yapı, sokak ortasında kaldığından şekil olarak biraz yamuk bir görünüm almış. Kapısında “Uyku Dede Ruhuna Fatiha” yazılı bir tabela asılı. Burada Uykulu Muhiddin Efendi isimli bir velinin yattığı biliniyor. Halk arasında ise Kavaklı Dede Türbesi adıyla da anılıyor. Biz de uykusuzluğumuza çare olur umuduyla dua ederek oradan ayrıldık.

Buradan Kocamustafapaşa caddesine varıyoruz ama biz o tarafı daha önce Langa- Cerrahpaşa- Kocamustafapaşa Gezisinde gezmistik. https://www.onbitv.com/4100-langacerrahpasakocamustafapasa-gezisi linkinden okuyabilirsiniz. 

Koca Mustafapaşa Medresesi Sokağı’nda Nuh Efendi Medresesi Haziresi karşımıza çıkıyor. Bu hazire, 18. yüzyılın başlarında inşa edilen ancak günümüze ulaşamayan Nuh Efendi Medresesi’ne ait. Medresenin banisi, Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa’nın babası olan saray hekimi Nuh Efendi’dir. 18. ve 19. yüzyıllar boyunca pek çok kişinin defnedildiği bu hazirede, 1703 yılında vefat eden Nuh Efendi de yer alıyor. Kendisinin yanı sıra kardeşi Rukiye Hanım, “evliya” olarak şöhret bulan oğlu Yusuf Efendi ve torunlarının da burada yatmaktalar.

Belgradkapı semti ile Kocamustafapaşa Caddesi arasında, doğu tarafından Ağa Çayırı Caddesi üzerinden ulaşılan bölgede çeşitli tarihi eserler yer alıyor. 20. yüzyılın başlarına kadar bu camilerin birçoğu, bostanlık arazilerin kıyısında bulunan küçük ahşap evlerin arasında bulunuyormuş. Günümüzde ise irili ufaklı beton binaların arasına sıkışmış durumdalar.

Bu noktadan itibaren Sümbül Efendi Mahallesi’ne giriyoruz. Vaktiyle Hacı Hamza ve Ali Fakih mahallelerinden oluşan bu bölge, zamanla bugünkü yapısına kavuşmuş.

Burada Ali Fakılı Medresesi, sıbyan mektebi, camisi ve çeşmesi bulunuyor. Bu caminin en farklı özelliği minaresi Kirpi Saçak Süslemeli. Erken Osmanlı yapılarının süsleme özelliklerinden birisi de tuğla süslemelerdir. Bizans'ın önemli yapılarında gördüğümüz özel tuğla süslemeleri ve sıralı olarak dizilen taş tuğla ile örülen duvar örgüsü almaşık teknik, testere dişi ya da kirpi saçak olarak adlandırılan kubbe altı süslemeleri... Ali Fakih Caddesi üzerinde ise Hacı Derviş Ağa’nın 1738 tarihli çeşmesi hâlâ ayakta duruyor.

Havacı Şinasi Sokağı ile Alper Sokağı köşesinde Veliefendizade Çeşmesi bulunuyor. 1875 yılında inşa ettirildiği ve banisinin Veli Efendizade olduğu biliniyor. Daha sonra hayratın ikinci vakfedicisi olarak kasap Hacı İbrahim’in oğlu Mehmet Efendi’nin ismi geçiyor.

Roma-Osmanlı ekseninde hamam kültüründe çok büyük değişiklikler görülmez. Roma hamamlarında olduğu gibi Türk hamamlarında da önce üzeri kubbeli camekân, yani soyunmalık bölümüne girilir. Bu alan, giriş ve dinlenme yeri olarak kullanılır. İçeride sedirler ve soyunup giyinmeye ayrılmış bölümler bulunur. Çoğu hamamda ortada fıskiyeli bir havuz da yer alır. İkinci bölüm, vücudun sıcaklığa alıştırıldığı “ılıklık” kısmıdır. Burada genellikle tuvaletler ve tıraş bölümleri bulunur. Üçüncü bölüm ise ana yıkanma alanı olan “sıcaklık”tır. Ortada çokgen ya da yuvarlak bir göbektaşı yer alır. Köşelerde ise “halvet” denilen terleme odaları bulunur. Hamamlar, “külhan” ya da “cehennemlik” adı verilen bölümden ısıtılır.

Kocamustafapaşa yakınındaki Hacı Kadın Caddesi’ne doğru yürüdüğümüzde, bu yola adını veren 1527 tarihli Hacı Kadın Camii ve yakınında 1650’lerde inşa edilen Hüseyin Efendi Hamamı bölgenin en önemli yapıları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak çevrede çoğu kişi bu hamamı Hacı Kadın Hamamı olarak biliyor ve hâlâ aktif olarak kullanılıyor.

Burada sıkça karıştırılan bir durum var: Hacı Kadın Hamamı denilen yapı, aslında İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi’ye ait olan ve kızı Hacı Kadın ile ilişkilendirilen hamamla aynı değil. Biri 15. yüzyıla, diğeri ise 17. yüzyıla ait iki farklı hamamdan söz ediliyor.

Hacı Kadın Caddesi üzerinde Mihrişah Hacı Kadın Camii yer alıyor. Mimarı bilinmeyen bu cami, Fatih devrinin ilk İstanbul Kadısı olan Hızır Bey tarafından 1527 yılında kendi adına yaptırılmış. Bu nedenle “Hızır Bey Mescidi” olarak da anılıyor. Ancak camiyi kimin yaptırdığı konusunda farklı görüşler bulunuyor. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre yapı, İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey tarafından yaptırılmış ve cami ismini de onun kızından, yani Hacı Kadın’dan almış. Ayvansaray ise caminin Vezir İskender Paşa’nın kızı Mihrişah Hanım tarafından yaptırıldığını ve Mihrişah Hanım’ın 1540 yılında vefat ederek caminin haziresine defnedildiğini aktarır.

Vakıf defterlerinde ise “Hacı Kadın” adlı bir mescit kaydının olmadığı, ancak caminin Hızır Bey tarafından yaptırıldığının belirtildiği ifade edilir.

Küçük Efendi Sokağı’ndaki ünlü yapı topluluğu Küçük Efendi (Fevziye) Külliyesi’dir. Bugünkü hâliyle 1837’den kalan, Sümbüliye tarikatına bağlı cami-tevhidhanesi, halvethaneleri ve Sultan II. Mahmut dönemine ait barok çeşmesiyle oldukça dikkat çeken bir yapılar grubundan oluşuyor. Hacı Evhaddin Caddesi Belgradkapı yakınında yer alan bu külliye, oval planlı camisi ve gösterişli çeşmeleriyle adeta bir dergâh görünümünde. 19. yüzyılda Şeyh Raşit Efendi tarafından Nakşî dergâhı olarak düzenlendiği de biliniyor. Külliye içinde Bizans döneminden kaldığı düşünülen bir ayazma, su sarnıcı ve su kuyusu da bulunuyor. Cami avlusunda merdivenle aşağı inilen bir çeşme dikkat çekiyor. Hatice Hanım Çukur Çeşmesi olarak bilinen bu yapı 1835 tarihli. Kitabesinde “fecvettin” ifadesi yer alıyor; bu ifade geniş bir alan ya da mağara içindeki boşluk anlamına gelmekte. Aynı zamanda 23 basamakla Bizans döneminden kaldığı söylenen ayazmaya iniliyor.

Sokak kenarında, külliye duvarının üzerinde barok üslupta 1825 tarihli bir çeşme daha yer alıyor. Ayrıca çeşmenin arka kısmında dikdörtgen planlı Fevziye Küçük Efendi Kütüphanesi bulunuyor.

Hacı Evhaddin Caddesi hizasında ise 1241 tarihli, barok tarzda, tekneli ve üç yüzlü cephesi olan, kitabesi bulunan II. Mahmut Han Çeşmesi yer alıyor.

Altımermer Caddesi boyunca yürüyerek Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi üzerine çıkıyorum. Burada modern mimarinin dikkat çeken örneklerinden biri olan Şüca Mehmet Çavuş Camii karşıma çıkıyor. Amacım Altımermer ile Kızılelma caddeleri arasında kalan sokakları gezerek rotayı Millet Caddesi’nde tamamlamak.

İstanbul’un fethine şahitlik ettiği bilinen Şüca Mehmet Çavuş tarafından yaptırılan mescit, 1477 yılında ibadete açılmış. Mescidin Mevlâna Mehmed bin Kutbiddin Vakfı’na kayıtlı olduğu da biliniyor. 1852 yılında minber eklenerek camiye dönüştürülmüş. 19.yy. da çıkan yangın ve uzun süreli bakımsızlık nedeniyle harap olan yapı, 2017 yılında bir hayırsever aile tarafından yeniden inşa edilerek bugünkü hâline kavuşturulmuş.

Gezerken “Ödev Merkezi” adı altında bazı mekânlara rastlıyorum. Yeni bir tabir gibi görünüyor. Sanırım Fransızca kelime olan etüde karşılık bulunmuş kelime . Bazı yapılar bu şekilde vakıflara veya eğitim amaçlı kullanımlara tahsis edilmiş ve kapıları kapalı durumda. Buradaki yapı da onlardan biri.

Ali Şir Neval Sokağı’ndaki külliye farklı isimlerle anılıyor: Nişancı Külliyesi, Nişancı Paşa Külliyesi, Cedit Nişancı Mehmet Paşa Külliyesi, Boyalı Mehmet Paşa Külliyesi ve Nişancı Mehmet Paşa Medresesi. Külliye, cami, türbe, iki medrese, sebil ve hazireden oluşuyor. Daha sonra yapıya bir tekke eklenmiş ancak bu tekke günümüze ulaşamamış. Külliyenin banisi, Sultan III. Murat döneminin kubbe altı vezirlerinden Nişancı Mehmet Paşa. Haziresinde Nişancı Mehmet Paşa’nın yanı sıra Kasıri Tarikatı şeyhlerinden Abdülhilmi Efendi’nin de kabirleri yer alıyor.

Murat Belge İstanbul Gezi kitabında külliyeleri şöyle anlatmaktadır: “Osmanlılar ele geçirdikleri şehri yıkmadılar, yapısını da bilinçli veya amaçlı bir şekilde bozmadılar. Kiliseleri camiye çevirdiler, Bizans'ın yükseltilere anıtsal yapı dikme politikasını sürdürüp tamamladılar. "Kamusal" kategorinin belirgin örneği "külliye”dir. Bu tip binaları padişah, vezir ve aileleri, yani saray, vezirler ve başka varlıklar inşa ettirir. Külliyenin amacı ve varlık nedeni kamu yararıdır. Bir hayır işidir. Yaptıranın servetine göre işlevleri çoğalır ve çeşitlenir.

Külliye, şehrin geri kalan kısmına açılmaktan çok kapanan bir yapı tipidir. Genellikle merkezinde cami yer alır. Medreseler, hastaneler, külliyenin binaları her neyse, merkezdeki camiye göre vaziyet alır, yüzlerini ona dönerler (tabii bu, sırtlarını şehre dönmeleri demektir). Cami elbette dini, Allah'ı temsil eder. Ama aynı zamanda, dünyevi ve fiziksel düzeyde, onu yaptıranı da. Bu bakımdan külliye, sanki ortasında durup da ona bakacak bu "bani"nin teftişine kendini sunar gibi durur. Külliyenin oluşturduğu bu görece simetrik ve geometrik bütünlüğün dışında şehrin kaosu vardır. Orada düz çizgiler bozulur; eğrilir ya da zikzak yapar. Evler birbirine yaslanır. Cumbalar birbirine uzanır, sokaklar çıkmaz olur.”

Taşköprülüzâde Sokağı’nda, Şeyhülislâm kethüdası Debbağzâde Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan Hacı Hüseyin Kethüda Sormagir Camii yer alıyor. Hüseyin Efendi’nin kabri de caminin içinde bulunuyor. Caminin “Sormagir” adını alış hikâyesi ise oldukça ilginç. Rivayete göre caminin önünde oturan Hacı Hüseyin Kethüda’ya bir yabancı, yapının adını sorar. O da kısa bir şekilde “sormagir” diye cevap verince, cami zamanla bu isimle anılmaya başlar. Cami bahçesinde bulunan Abide Hanım Çeşmesi ise 1732 yılında Hacı Hüseyin ve kızı Safiye Hanım tarafından yaptırılmış.

Taşköprülüzade Sokağı’nda Surp Agop Ermeni Kilisesi (Surp Hagop Apostolik, Gregoryen, Arakelagan Kilisesi) yer alıyor. Çevre yapılar arasında sıkışmış olsa da oldukça görkemli bir yapı. İstanbul sürekli beni şaşırtıyor. Kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte, 19. yüzyıldan önce de aynı yerde bir kilise bulunduğu kabul ediliyor. Resmî kayıtlarda ilk olarak 1839 yılında çatısı harap durumdayken onarıldığı geçiyor. Bu onarımın ardından yapı ahşap olarak yeniden inşa edilip 1858’de tekrar ibadete açılmış.

Zamanla yeniden yıpranan kilise, 1890’lı yıllarda bu kez kagir (taş) yapı olarak yeniden yapılmış ve 1892’de tekrar ibadete açılmış. 20. yüzyıl boyunca da çeşitli onarımlar görerek bugünkü hâline ulaşmış. Bugün görülen yapı, tek bir dönemden kalma değil; farklı zamanlarda yıkılıp yeniden yapılan, İstanbul’daki Ermeni cemaatinin devamlılığını yansıtan bir ibadethane.

Kızılelma Caddesi üzerinde yer alan Bekir Paşa Camii, kâgir duvarlı ve kare planlı bir yapı. 1610’lu yıllarda Bekir Paşa tarafından yaptırılmış. Bekir Paşa, Osmanlı maliyesinde önemli görevler üstlenmiş bir devlet adamı; özellikle 17. yüzyıl başlarında Başdefterdar unvanıyla maliyenin en üst kademesinde görev yapmış. Kendisinin mezarı Topkapı’daki Takkeci Camii’nin karşısında bulunan “Yalnız Servi” mezarlığında yer alıyor. Caminin içindeki hazirede mimarı Hafız Ahmed Efendi’nin kabri bulunuyor. Hemen yanındaki mezarlıkta ise Şeyh Süleyman-ı Hammamî-i Nakşibendî yatıyor. Camiye yaklaşık 50 metre mesafede, kitabesi bulunmayan tarihî Bekir Paşa Çeşmesi de yer alıyor.

Cevdet Paşa Caddesi’ne geliyoruz. Solumuzda etrafı çevrili Şeyh Mehmed Haffaf Hazretlerinin Türbesi yer alıyor. Vezir Caddesi ile Eski Vezir Sokağı’nın kesiştiği köşede ise Seydi Seyfullah Baba Türbesi bulunuyor. Seyyid Seyfullah Baba’nın, Fatih Sultan Mehmed’in sakası olduğu biliniyor. Şeyh Mehmed Haffaf hakkında kesin ve ayrıntılı bilgiler sınırlı. “Haffaf” lakabı, ayakkabı yapan veya tamir eden kişiler için kullanılan bir unvan olduğu için, onun bu zanaatla bağlantılı olabileceği düşünülüyor.

Cevdet Paşa Caddesi üzerinde Seyyid Ömer Camii yer alıyor. II. Bayezid devrinde arpa emini olarak görev yapan Ömer Efendi tarafından 1490 yılında yaptırılmış bir cami. Bu nedenle bugün bölge genel olarak Seyyid Ömer Mahallesi adıyla anılıyor.

Osmanlı şehirleşme anlayışında mahallenin temelinde de külliyedeki ilkeler vardır; ama ilkenin gerçekleşme oranı mahallede iyice azalır. Çünkü mahalle halkında, külliye yaptırandaki para, dolayısıyla imkân, yoktur. 

II. Mehmet Roma'nın başkentini ele geçirip kendini Kayser ilan edince, tasarladığı büyük şehrin nüfusunu oluşturmaya girişti. İmparatorluğun çok-uluslu dokusunu şehirde yeniden üretti. Bunun için çeşitli bölgelerden Türk, Rum, Ermeni topluluklarını şehir içinde iskân etti. Onu izleyen padişahlar da aynı politikayı sürdürdü: Bayezit'in Yahudileri davet etmesi, Yavuz'un Mısır'dan, Süleyman'ın Sırbistan'dan hünerli ustalar getirmesi gibi.

Böylece yeni kurulan mahalleler, gelen toplulukların köyleri gibi kuruldu. Bu, modern çağda öncelikle sınıf temeline göre mekânı paylaşarak kurulan Batı Avrupa şehirlerinden de sınıfların önemli olduğu klasik (Greko-Romen) gelenekten de epey farklı bir modeldir. Her mahallenin zengini ve yoksulu ve çok sayıda orta hallisi vardı. Ortaklığın temeli etnik bağdı. Dolayısıyla aslında mahalle de yüzünü bir merkeze, sırtını da şehrin geri kalan kısmına dönüyordu. Ama bunu külliye gibi düzenli ve geometrik bir tarzda yapamıyordu, çünkü gücü yetmiyordu. Bu anlamda devlet hendeseyi, sivil toplum kargaşayı temsil eder. Mahalle merkezi ufak bir meydandır. Burada kural olarak, birimin maddi temelini oluşturan bakkal ve manav (kasap da olabilir) ve toplumsallık mekânı olan kahvehane bulunur.

Seyyid Ömer Camii’nin çevresinin de geçmişte hamam, bostan, dükkânlar ve evlerden oluştuğu biliniyor. Zamanla harap hale gelen cami, Abdülmecid Han tarafından 1848 yılında yeniden onarılmış. Caminin sol tarafındaki kabirde de banisi yatmakta. 1995–1997 yılları arasında ise cami yıkılarak, dernek tarafından yeniden inşa edilmiş.

Arpa emini, Osmanlı İmparatorluğu'nda saray ahırlarındaki binek ve araba hayvanlarının ot ve arpa ihtiyacını karşılamakla görevli saray memurudur. 

Camiye gelir getirsin diye Tarihi Küçük Hamam. Edmondo De Amics’in İstanbul kitabındaki hamam anlatımı çok keyifli: “Beni alıp kızgın mermerin üstüne yatırdılar; daha ilk anda ‘ben buradan sağ çıkamam’ dedim. İki tellak, sanki hamur yoğurur gibi beni çekiştirip mıncıklıyor, kemiklerimi çıtırdatıyor… ara verip tekrar başlıyorlar. Tam bitti derken bu sefer kese: önce eldivenli, sonra çıplak elle ikinci raunt! Kaçmayı bile düşünüyorum ama adam bana ‘daha çıkacak kir var’ diye kanıt gösteriyor. Ardından köpük, su, tekrar ovalama… resmen çok aşamalı işkence paketi. En sonunda beni bir kenara bırakıyorlar: tükenmişim ama garip şekilde yeniden doğmuş gibiyim. Sanki az önce köpüklerin içinden çıkan Venüs benim.” 

Eski Vezir Sokağı’nda Abbas Ağa Çeşmesi bulunuyor. Seyyid Ömer Camii’ne yakın konumda olması ve karşısında hamam yer alması nedeniyle bu çeşmeye “Yeni Hamam Çeşmesi” de deniyor. Aynı zamanda Seydi Seyfullah Dede Türbesi’nin karşısında yer alıyor.

Çeşme, Genç Osman’ın bendelerinden Abbas Ağa tarafından 1622 yılında yaptırılmış. “Bende” Osmanlı döneminde genellikle hizmetinde bulunan kişi, bağlı adam veya maiyet mensubu anlamında kullanılır.

Kızılelma Caddesi üzerinde Kasap Halil Camii yer alıyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın kasapbaşısı olan İbrahimoğlu Halil tarafından yaptırılmış ve 1547 yılında vefat etmiş. 1915’te çıkan yangında tamamen yok olan cami, uzun yıllar sonra 2012 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden inşa edilerek ibadete açılmış.

Kızılelma Caddesi üzerinde, Topçu Emin Bey Çıkmazı ile Topçu Emin Bey Sokağı’nın köşesinde Beşikçizade Çeşmesi yer alıyor. Hemen arkasında bulunan ve bahçe duvarına bitişik olan Beşikçizade Tekkesi’nin adıyla anılsa da çeşmenin tekkeden daha eski olduğu biliniyor. 18.yüzyıl sonlarına doğru inşa edilen tekkeye rağmen çeşmenin 1692 yılında yapıldığı biliniyor.

Kızılelma Caddesi üzerinde Akbaba Mehmed Efendi Camii yer alıyor. Günümüzdeki yapısı yeni inşa edilmiş olsa da geçmişi oldukça eskiye dayanıyor. İstanbul’un fethinden sonraki dönemde, “ni‘me’l-ceyş” hadisiyle övülen askerler arasında gösterilen Bektaşi dervişi Akbaba Mehmed Efendi tarafından yaptırılmış. 1918 Fatih yangınında tamamen yok olmuş. Bugünkü cami, Mimar Kenan İslâmoğulları tarafından modern mimariyle, betonarme olarak yeniden tasarlanmış ve 2009 yılında ibadete açılmış.

Derviş Paşa Sokağı’nın bitiminde Macuncu Kasım Camii karşımıza çıkıyor. Kasım Abdullah Ağa tarafından 1513 yılında yaptırılmış. Zaman içinde çıkan bir yangında tamamen harap olan camiden geriye uzun süre sadece arsası kalmış. Daha sonra 1998 yılında yeniden inşa edilerek ibadete açılmış. Bânisinin kabri de caminin haziresinde yer alıyor.

Millet Caddesi’ne çıkana kadar yolumun üzerindeki her şeyi görmeden geçmek istemiyorum. Vezir Caddesi kıyısında, Ziya Gökalp Sokağı köşesinde Küçük Koruk Mahmud Ağa Camii yer alıyor. Aslında oldukça eski bir yapıdır. Sultan Fatih’in korucusu ve “Ni‘me’l-Ceyş” arasında sayılan Koruk Mahmud Ağa tarafından yaptırılmış. Zamanla harap hale gelen mescit, daha sonra Sultan Abdülhamid devrinde yeniden inşa edilmiş.

Bir gezinin daha sonu… Karşıda ben ve uzakta hoş bir manzara, müthiş bir ışık ve derin bir sessizlik. İstanbul böyle bir yer işte. Komik, garip, şaşırtıcı, eski, modern ne ararsan var bu şehirde. Kısacık bir gün, ama iyi ki gelmişim dediğim türden. Şehrin içinde böyle yerler olduğunu bilmek bile insanı rahatlatıyor. Ne uzun planlar yaptım ne uygunluk bekledim ne de koşturdum… Sadece gezdim, gördüm ve keyfini çıkardım. Bazen en iyi plan, plansız olan galiba. Şehrin içinde, biraz yavaşlayınca aslında ne çok şey var. Belki yine böyle kısa bir kaçamak yaparım, kim bilir.

Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:

İstanbul Gezi Rehberi_ Murat Belge

Strolling Through İstanbul_ Hilary Summer-Boyd & John Freely

Bizans Konstantinopolis’i Sehrin Surlari_ Alexander Van Millingen

Istanbul’un Tarihsel Topografyası_ Wolfgang Muller- Wiener

İstanbul’un Bizans Anıtları_ John Freely - Ahmet S. Çakmak

Haritalarla Gezi Rehberi_ IBB 

Sokak Sanatları İstanbul_ IBB

Kadikoy Konaklari_ Dr. Mufid Ekdal

İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel

Istanbul Sehrin Sirlari_ Faruk Pekin

Yitip Giden Istanbul_ Onder Kaya

Imparatorluktan Cumhuriyete Azinliklar_ Onder Kaya

Istanbul’dan Sayfalar_ Iber Ortayli

Osmanli’yi Yeniden Kesfetmek_Ilber Ortayli

Taşların Dilinden İstanbul_ Sami Bayraktar

Istanbul’un Sahipleri_ Resad Ekrem Koçu

Osmanlı Padişahları_ Resad Ekrem Kocu

Osmanli Saraylarinda Kadinlar Saltanati_ Ahmet Refik Altinay

Istanbul_ Edmondo De Amicis

Mimar Sinan’in Istanbul’daki Eserleri_ Aptullah Kuran

Istanbul’un Yabanci ve Levanten Mimarlari_ Cengiz Can

Osmanli Mezar Taslarinin Sirlari_ Fatih Cavus

İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus

Eski İstanbul’da Yalılar, Köşkler, Konaklar_ Sermet Muhtar Alus

İstanbul’un İlk’leri_ Süleyman Göncüoğlu

Köşe Bucak İstanbul_ Osman Cemal Kaygılı

İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim. 

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekân girilmesi yasaktır ya da kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Türkiye’nin Tarihi Eserleri.com, Tarihi yarimada .net, Kültür Envanteri, Tarihi_Istanbul, Aziz.Istanbul, Hydrohistory, Istanbul_camileri, Istanbulcamileri.1453, AVM yerine CAMİ kültürü, Hakan Güler, Aware İstanbul, Dumyamdaki Bazi Seyler, Gezmekanistanbul, Geziyorum .net, Seyir.Defterinden, Sehrin Panolari, Wikipedia, The Magger, Her Umut Bir Ortak Arar…sayesinde, erişemediğim birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebildiğim ve bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim. 

İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli. Nezaket, zincirleme yayılan bir şey. Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol.

Yemek için uğradığım beğendiğim ve tavsiye ettiğim yerlerle bir iş birliğim veya reklamım yoktur.