243

Silivrikapı Gezisi

İstanbul, tek bir dönemle ya da tek bir kimlikle açıklanamayacak kadar çok katmanlı bir şehir.

İstanbul’u gerçekten tanımak, sadece göz hizasında gördüklerinizle yetinerek gezmekten fazlasını gerektirir. Kentin rağbet edilmeyen semtlerini, fark edilmeden geçilen detaylarını ve bu detayların ardındaki hikâyeleri de görmek gerekir.

Surları dolaşa dolaşa tarihi yarımadayı 360 yapmaya tek bir kapımız kaldı. Böylelikle girmedik sokağımız kalmayacak nerdeyse. Bugün Silivrikapı’dayız. 

İstanbul Surları 3 bölümden oluşuyor. Yedikule-Sarayburnu arasındaki Marmara Surları, Sarayburnu-Ayvansaray arasındaki Haliç Surları ve Ayvansaray-Yedikule arasındaki Kara Surları. 

Surlarının 300 adet kulesi ve 50 adet kapısı var. Bunların bir kısmı fetih sırasında bir kısmı da depremler dolayısıyla tahrip olmuş. Bazı kapılar ise Osmanlı İmparatorluğu zamanında kapatılmış ve örülmüş. Günümüzde en çok bilinen kapılar Edirnekapı (Porta Poliandrum), Topkapı (Romanos), Eğrikapı (Kaligaria), Sulukule Kapısı (Aya Kiriaki), Silivrikapı (Pege), Yedikule Kapısı (Pentapirgi), Belgradkapı (Ksilokerhos), Yenikapı ve Cibalikapı (Porta Jubalica). 

İstanbul Surları tarih boyunca 29 kez kuşatılmış. Emeviler, Abbasiler, Avarlar, Latin Orduları, Osmanlılar, Venedikliler, Cenevizliler, Ruslar, Macarlar ve İranlılar tarafından kuşatılmış. Sadece 2 kez aşılabilmiş. 1204’teki Latin İşgalinde ve 1453’te Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı Ordusu tarafından.

Kara surları 1985’ten beridir UNESCO Dünya Mirası listesinde.

Biz yürümeye devam ediyoruz. Surların dibinde, taşların arasından sızan o eski zaman hissiyle…

T1 Tramvay ile gelip Akşemsettin - Seyitnizam Durağı’nda iniyorsun. Oradan Seyitnizam Caddesi boyunca yürüyünce yol seni yavaş yavaş Seyit Nizam Camii’ne çıkarıyor.

Burası öyle sıradan bir durak değil. Hikâyesi, Bağdat’tan kalkıp İstanbul’a uzanan bir yolculukla başlıyor. Seyyid Nizameddin, Yavuz Sultan Selim döneminde Bağdat’tan gelip buraya yerleşmiş. Hem ulemadan hem de Nakşibendiyye tarikatının önemli şeyhlerinden biri. “Seyyid” unvanı da zaten Peygamber soyundan geldiğini anlatıyor. 1560 yılına doğru, 63 yaşında vefat ediyor. Cenazesi Fatih Camii’nde kılınıyor. Namazı da dönemin önemli sûfîlerinden Merkez Efendi kıldırıyor. Sonrasında buradaki türbesine defnediliyor. Türbenin içinde sadece o yok; oğlu ve tarikatın önde gelen isimleri de yanında yatıyor.

Tekkenin kuruluş tarihi tam olarak bilinmiyor ama 16. yüzyılın ortalarına doğru şekillenmeye başladığı düşünülüyor. Zamanla yıpranmış, onarılmış, yeniden ayağa kaldırılmış.

En büyük değişimlerden biri 1872 yılında yaşanıyor. Osmanlı hareminden Ebrunigar Kalfa tekkeyi baştan inşa ettiriyor. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise, tekkelerin kapatılmasıyla birlikte burası da cami olarak kullanılmaya devam ediyor.

Seyitnizam Caddesi’nde yürürken, karşımıza isimsiz bir çeşme ve sokağın ortasında kalmış gibi duran birkaç mezar taşı çıktı. İlk bakışta biraz şaşırttı, “burada ne işleri var?” diye.

Aslında bu çeşme, Osmanlı döneminden kalma bir esermiş. Zaman içinde şehir değiştikçe, yollar genişledikçe o da yerinde kalamamış. Yolun tam kenarında, hatta neredeyse ortasında kalınca, yaklaşık 40 metre ileriye, daha güvenli bir noktaya taşınmış.

Çeşmenin hemen yakınında gördüğüm mezar taşları da öyle rastgele değilmiş. Yol düzenlemeleri sırasında ortaya çıkmışlar ve kaybolup gitmesinler diye korunmaya alınmışlar.

Yürürken fark etmeden geçebilirsin belki ama biraz durup bakınca insan şunu hissediyor: Bu şehirde hiçbir şey tam olarak kaybolmuyor. Sadece yer değiştiriyor… ama hikâyesini anlatmaya devam ediyor.

Seyitnizam Caddesi boyunca yürüyerek, Silivrikapı, Ayvalık ve Balıklı Rum mezarlıklarının bulunduğu bu sakin yoldan dümdüz ilerledik ve sonunda Balıklı Rum Mezarlığı’na vardık.

Balıklı kompleksinin çevresi mezarlıklarla dolu. Rum, Ermeni ve Türk mezarlıkları yan yana. Burası, bir zamanlar sur dışında kalan bir nekropol alanıymış.

19. yy başlarında, Osmanlı döneminde şehirdeki eski mezarlıklar dolup taşmış. Üstelik veba ve kolera gibi salgın hastalıkların yayılması, yeni defin alanlarına ihtiyaç doğurmuş. Bu dönemde Ermeni Patrikhanesi surların dışındaki Balıklı bölgesinde geniş bir arazi satın almış ve burayı mezarlık olarak düzenlemiş. Zamanla, İstanbul Ermeni cemaatinin en önemli defin alanlarından biri haline gelmiş. Osmanlı döneminde sarayda görev almış doktorlar, matbaacılar, öğretmenler, yazarlar ve tüccarlar, Balıklı Mezarlığı’nda yan yana yatıyor.

Biraz daha ilerleyince, Hrant Dink’in mezarı bulunuyor.

Balıklı Mezarlığı’nın içinde, hemen dikkat çeken bir yapı var: Surp Sarkis Anıt Mezar Şapeli. 1985 yılında yapılmış.

Dönemin önemli tekstilci ve iş adamlarından Sarkis Gövderelioğlu, annesi Atin Hanım ve ailesi adına inşa ettirmiş. İstanbul’un en eski Ermeni mezarlıklarından biri olan Balıklı Ermeni Mezarlığı’nın hemen girişinde yer alıyor. Yapının tasarımı ise Yetvart Şahbaz tarafından yapılmış.

Mimari açıdan post-modern bir anlayışla inşa edilen şapel, kuleleri ve konik kubbesiyle geleneksel Ermeni kiliselerinin çan kulelerini andırıyor.

Yürüyerek ulaştığımız bir sonraki durak, Hacı Bayram Can Çeşmesi ve hemen yanında yer alan namazgah.

Çeşme, Hacı Bayram adında birisi tarafından yaptırılmış. Suyun aktığı oluk hâlâ görülebiliyor. Sülüs kitabesi ve kesme kufeki taşlarıyla tipik bir klasik dönem eseri.

Çeşmenin hemen yanında ise daha sonra yapılmış, Barok tarzında bir namazgah var. Bu namazgah, uzun yıllar toprağın altında kalmış; 2007’ye kadar gömülüymüş. 2014’te yapılan restorasyonla günümüzdeki haline kavuşmuş. Kıble taşında vazo içinde çiçek motifleri, servi ağacı, üzüm ve çiçekler işlenmiş.

Normalde namazgahlar, şehrin dışında yapılırmış ama burası şehir içinde, çeşmenin hemen yanında konumlanmış.

Balıklı Kilisesi, yani Zoodoksos Piyi Kilisesi, oldukça bakımlı bir kilise ve manastır binasına sahip. Burası fetih öncesinde önemli bir dini merkezmiş. Kilise, mucizelerle anılan bir ayazmadan doğmuş; zamanla da pek çok başka mucizelere vesile olmuş.

Efsaneye göre, genç bir adam olan Leon, yaşlı bir köle ile karşılaşır. Kör olan köle ondan su ister. Leon bir ses işitir; ses, suyun yerini gösterir ve ihtiyarın gözlerine sürmesini emreder. Bunu yapınca adamın gözleri açılır. Ses, Leon’a aynı zamanda imparator olacağını da söyler. Gerçekten de Leon, “Katil” lakaplı bir imparator olarak tarihe geçer ve işte o zaman bu ayazmayı yaptırır.

Başka bir efsaneye göre ise, Fatih’in kuşatması sırasında bir keşiş manastırda tavada balık kızartırken, şehrin düşman tarafından alındığı haberi gelir. Keşiş buna inanmaz ve “Şu kızaran balıklar canlanmadıkça buna inanmam” der. Bunun üzerine balıklar tavadan sıçrayıp ayazmanın havuzuna atlar.

Kilise avlusuna girince dikkati çeken ilk şey, avluya döşenmiş Yunanca yazılı mezar taşları. Yol açmak için istimlak edilen bu mezarlık taşları, Balıklı’daki din adamları tarafından alınıp buraya taşınmış. İlginç olan, Türkçe kelimelerin Yunan alfabesiyle yazılmış olması. Mezarlık, Konya ve Kayseri civarında yaşayan, yazıda Yunan alfabesini kullanan ama Türkçe konuşan Karamanlı Rumlara aitmiş. Bir kısmı fetihten kısa bir süre sonra İstanbul’a gelip özellikle Samatya’ya yerleşmiş. (Karamanlı adı buradan geliyor.)

Taşlardan bazı örnekler:

• Pederim Kostandi

• Sanatım Kunduracı

• Şöhretim Mibah

• Senesi 1879

• Vademiz tamam

• Mevludum Kayseri, vefatı

• Şimdi hak yolunda geldi bir seyran

• Hamd olsun Rabbiye mezar…

Kilise narteskin dışındaki başka bir avluda ise yakın zamanlarda ölen Fener patriklerinin ve bazı zengin İstanbul Rumlarının gösterişli mezarları bulunuyor.

Halka açık kapı olan Silivrikapı, adını Silivri’ye giden yolun başlangıcında olmasından almış. Ama kapının daha eski ve yaygın adı Pege Kapısı, yani “Kaynak Kapısı”. Bu isim, kapının yaklaşık 500 metre batısındaki ünlü Balıklı Ayazması’ndan geliyormuş. O zamanlar imparatorların burada bir sarayı ve av parkı da varmış.

Silivri Kapı, adından da anlaşılacağı gibi Silivri (Silimbrius) yolunun başlangıcı. Dolayısıyla kapılar bazen uzandıkları yönlere göre adlandırılıyor. Marmara’dan gelirken karşılaşılan ilk kamu kapısı da buymuş. Tüm kamu kapıları gibi çift kapılıymış hem iç hem dış surdan geçiş sağlanıyormuş.

Kapının yakınındaki kutsal su kaynağı Pegè, Bizans için çok önemliymiş. Temiz havası, çayırları, servi ağaçları ve kutsal yapılarıyla hem halkın hem de sarayın sıkça geldiği bir dinlenme alanıymış. İmparatorlar burada bir saray ve av parkı kurmuş, özellikle ilkbaharda buraya çekilirlermiş. Dini bayramlarda imparator, devlet töreniyle Pegè’yi ziyaret edermiş. Deniz yoluyla gelip Marmara ucu surlarına ulaşıp buradan konvoy ile Silivrikapı’ya varır, saray askerleri tarafından karşılanırmış.

Bu kapı tarih boyunca birçok önemli olaya da tanıklık etmiş. 1261 yılında Bizans generali Aleksios Strategopoulos, Latinlerin güvenlik gerekçesiyle kapattığı bu geçitten gizlice girip şehri geri almış ve Latin İmparatorluğu’na son vermiş. Daha sonraki yıllarda Andronikos da bu kapıdan girerek babasının tahtını ele geçirmiş. Osmanlı kuşatmaları sırasında ise bu bölge stratejik bir nokta olmuş; 1422’de II. Murad karargâhını buraya yakın kurmuş, 1453’te ise surların bu kısmına toplar yerleştirilmiş.

Kapının şehir tarafında, Hadım İbrahim Paşa Cami’ye bakan kısımda ilginç bir detay var: 2,5 metre yükseklikte, bir sapın ucunda ve yanlarında iki zincirle asılı duran bir küre. Dikkatlice bakınca bunun bir gürz olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Altında bulunan kitabe de bunu doğruluyor. Kitabeye göre bu gürz, 1630 yılında Zaralı İdris Pehlivan’a aitmiş. İdris Pehlivan, iriyarı bir yeniçeri askeriymiş ve gürzün buraya asılma sebebi, müsabakalarda gösterdiği üstün başarılarıymış.

Gürz, eski zamanlarda kullanılan bir savaş aletidir. Silahlar henüz yokken insanlar bunu kullanırdı. Ağır bir sopa gibidir ve ucunda sert bir top bulunur. Demir, bakır ya da tunçtan yapılır. Savaşta düşmana vurmak ve zırhını kırmak için kullanılır.

Silivrikapı’nın girişinde, dikkat çeken iki ermiş mezarı var. Aslında kapılarla ermişler arasında bir bağ olmalı; çünkü gezdiğimiz tüm kapıların kapıların yanında en az bir yatır, ermiş ya da sahabe mezarı bulunuyor.

Kapının sağındaki “Fatih’in askerlerinden Elekli Dede”nin mezarı. 17. yüzyılda yaşamış Evliya Çelebi ile Eremya Çelebi Kömürciyan başka bir hikâye anlatıyorlar

Evliya Çelebi’ye göre;

“Elekli The Divanesi dilsiz bir divane idi. Elekten başka bir şey yemezdi… Eleği kırarak çemberini atıp gerisini helve gibi ağzını köpürterek yedikten sonra çeşmi mestini süzüp safa ederdi.”

Eremya Çelebi Kömürciyan ise şöyle yazıyor:

“Silivri Kapısı’nın kenarında Elekçi Dede’nin mezarı bulunmaktadır. Elekçi Dede hiç konuşmazdı. Daima elek yer ve Çingeneler’in peşinde gezerdi… Bu adamın vücudu kapkara kesilmişti, yaz ve kış ana doğası çıplak gezerdi.”

Kapının girişinde, solda etrafı çevrili küçük bir kabir var. Burası Seyyid Mehmed Haydar Dede’nin kabridir. Rivayete göre, meşhur sur üstünde otururken IV. Murad’ın Bağdat’ı fethettiğini sezmiş. Ama bu “malum olma” pek de hayırlı olmamış; sevinçten oturduğu yerden aşağı atlayıp can vermiş.

Silivrikapı’dan yüz metre kadar içeride, Hadım İbrahim Paşa Camii duruyor. Bu yapı, Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden biri.

Bosna’da doğmuş olan İbrahim Paşa, Kanuni döneminde Topkapı Sarayı Harem’i Kapı Ağası’ydı; “Hadım” unvanı buradan geliyor. Zamanla yükselmiş ve vezirlik görevini üstlenmiş.

Caminin kubbesi, dört köşedeki tromplarla desteklenmiş. İç ve dış mekân çinileri, lacivert rengi ile süslenmiş; bu da İznik’in son dönem ve hatta Tekfur Sarayı çinileri olmalı diye düşündürüyor. Minberin mermer işçiliği ise oldukça güzel.

Bahçede, İbrahim Paşa’nın mermer lahitli açık türbesi bulunuyor. Haziredeki mezar taşlarında Lale Devri kabartmaları mevcut. Bahçe kapısının üzerindeki kitabelerde tarihleri de belirtilmiş.

Aslında cami, bir külliye olarak inşa edilmiş. Eskiden burada çifte hamam ve sıbyan mektebi de varmış, ancak zamanla yıkılmış; günümüzde külliyeden geriye sadece cami kalmış.

Tromp, bir binada kubbe yapabilmek için kullanılan özel bir parçadır. Küçük kemer gibi düşünülür. Odanın köşelerine konur. Normalde bir oda kare şeklindedir, ama kubbe yuvarlaktır. Tromplar köşelere yerleştirilince, kare oda biraz yuvarlağa benzemeye başlar. Böylece kubbeyi üstüne koymak daha kolay olur.

Tonoz, bir yapının üstünü kapatmak için kullanılan bir sistemdir. Kemerlerin yan yana dizilmesiyle oluşur. Şekli genelde yarım yuvarlak bir tünel gibidir. Taş, tuğla ya da beton gibi malzemelerden yapılır. Yani kısaca, tonoz bir mekânın üstünü kapatan kemerli bir tavan gibidir.

Caminin dış duvarında yüzü yola dönük çeşme Hadım İbrahim Paşa Çeşmesi.

Millet Bahçesi Silivrikapı bitişiğindeki harabeler de İbrahim Paşa Hamamı kalıntılarına ait.

Alay İmamı ve İlk Mektep Sokağı’nın birleştiği köşede, XVI. yüzyılda Arakiyeci Ahmed Çelebi tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış bir mescit bulunuyor. Burası, Meşeli Mescid veya Takkeci Ahmed Çelebi Mescidi olarak da biliniyor.

Taş duvarlı ve ahşap çatılı olan mescit, 1973 yılında yenilenmiş. Kabirde caminin banisi Arakiyeci El Hac Ahmed Çelebi yatmaktadır.

Arakıyye, başa takılan bir tür takkedir. Genellikle dervişler takar. Yün ya da yumuşak tüylerden yapılır.

Kasım Çelebi Camii’nin önünden, Ağa Çayırı Sokağı’na girip biraz ilerleyince, solda Yedi Şehitler Kabristanı’nı görüyoruz. Kabristanın tabelasından yazdığına göre, burada yatan kişiler 1453 yılında İstanbul’un fethine katılıp şehit düşen (Ni’me’l Ceyş) askerlerdir. Kabristanda yedi şehit askerin mezarları bulunuyor. Ayrıca, mezarların korunmasını sağlayan Ahmet Ağa’nın da kabri burada yer almakta.

Ni’me’l Ceyş, “ne güzel askerler” demektir. Hz. Muhammed, İstanbul’un bir gün fethedileceğini söylemiş ve bu fethi yapan askerleri övmüş. 1453 yılında İstanbul’un Fethi gerçekleşince, bu savaşa katılan Osmanlı askerleri için “Ni’me’l Ceyş” yani “ne güzel askerler” denmiş.

Beyçayırı Sokağı ile Alay İmamı Sokağı’nın köşesinde, Kasım Çelebi Camii yer alıyor. Caminin adını, Fatih Sultan Mehmed’in devecibaşısı ve Ni’me’l Ceyş’ten Kasım Çavuşağa vermiş. Burası aynı zamanda Ağaçayırı Mescidi olarak da biliniyor.

Kagir duvarlı, ahşap çatılı ve kare planlı olan eser, 18. yüzyılda tekke tesisiyle tevhidhane görevini görmüş. 1964 yılında, halkın yardımıyla tamir edilmiş.

Kâgir duvar, taş, tuğla veya beton gibi malzemelerden yapılan duvardır. Bu malzemeler birbirine harçla yapıştırılır. Duvar hem evi ayakta tutar hem de odaları birbirinden ayırır. Yani kısaca, kâgir duvar evin sağlam ve bölmeli duvarıdır.

Tevhidhane, dervişlerin toplandığı yerdir. Burada dervişler hem dua eder hem de zikir yapar, yani Allah’ı anar. Ayrıca şeyh denilen hoca burada dervişlere tasavvuf, yani Allah’ı ve iyiliği öğrenmeyi öğretir.

Osmanlı’da çeşmeler sadece su verme amaçlı değil, aynı zamanda toplumun buluşma noktaları ve günlük yaşamın bir parçası olarak düşünülürdü; cami ve mescitlerin yakınında yer alması bunun bir sebebidir. 

İlk Mektep sokağından Meşeli Mescit sokağına sapınca köşesinde kalan yeni restore edilmiş Ali Ağa Çeşmesini görüyoruz.

Bu çeşme 1737 yılında, Sultan I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan’ın başağası Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Bu nedenle halk arasında bazen Başağa Çeşmesi olarak da anılır. 

Kitabenin üstündeki alınlıkta eskiden Sultan I. Mahmud’un tuğrası bulunuyormuş.

Yörenin eski yerleşimlerinden Cambaziye Mahallesi ve Arabacı Beyazıt Mahallesi sokaklarında da dolaşın. Buradaki ilginç yapılar, otantik dokuyu yansıtan evler ve surlara açılan bazı sokaklar hayli değişik.

Eski Camii Sokağı boyunca yürüyünce, karşımıza Canbaziye Camii ve Kazım Bey Çeşmesi çıkıyor. Canbaziye Camii, Fatih Sultan Mehmet dönemi devlet adamlarından ve Ni’me’l Ceyş’ten Canbaz Mustafa Ağa tarafından mescit olarak yaptırılmış. Daha sonra, İzmit gümrükçüsü Kuru Ahmed Efendi minber koydurup camiye çevirmiş.

Caminin mektebi, medresesi ve tekkesiyle dönemin irfan merkezlerinden biri olduğu söylenir. Dışı kagir, içi ahşap ve kiremit örtülü olan yapı, 1972’de halkın yardımıyla eski temeller üzerine yeniden inşa edilmiş.

Tekrar geldiğimiz istikametten geri dönüp Seytullah Efendi Sokağı yönünde yürüyünce, yola adını veren peygamber soyundan Seyit Seyfullah Efendi’nin haziresine ulaşıyoruz. Burası çevredeki en önemli tarihi miraslardan biri. Süheyl Ünver’in kitabında, Seyyid Seyfullah Baba’nın Sultan Fatih ile birlikte gelen bir saka olduğunu söylüyor. Kabir 15. yüzyıla ait. Kabir moloz taş duvar örgülü, ahşap çatılı bir türbe içinde bulunuyor. Üzerinde çerçeveli bir levhada “Fatih Sultan Mehmet’in sakalarından Seyfullah Efendi’nin mezarıdır” yazıyor.

Türbe, önceden Seyyid Ömer Cami haziresinde yer alıyormuş. Ancak büyük Fatih yangınında mescit yanmış ve hazirenin ortasından yol geçince, buradaki mezar taşları üzerindeki kitabeler kaybolmuş. Böylece kabirlerin kime ait olduğu daha sonra tespit edilebilmiş.

Moloz taş duvar, düz ve düzgün taşlar yerine, doğadan alınmış büyük ve kaba taşlarla yapılan duvardır. Bu taşlar genellikle hiç kesilmez veya düzeltilmez. Bazı moloz taş duvarlar, taşları üst üste koyarak yapılır ve harç kullanılmaz.

Silivrikapı Caddesi ile Yedi Emirler Çeşmesi Sokağı köşesinde yer alan çeşme, Osmanlı döneminin önemli eserlerinden biridir. Burası Valide Saliha Sultan Çeşmesi olarak bilinir ve Sultan I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan tarafından 1726–1736 yılları civarında yaptırılmıştır. 

Çeşme üç yüzlü olarak tasarlanmış; ortadaki ana su verme kısmı ile yan cephelerde küçük mermer çeşmeleri bulunuyor.

Bu çeşmenin halk arasında bazen Yedi Emirler Çeşmesi olarak da söylense de esas adı Valide Saliha Sultan Çeşmesi’dir; banisi Saliha Sultan’dır. 

Silivrikapı Caddesi üzerinde yürürken karşımıza çıkan Sitti Hatun Mescidi, tarih boyunca burada var olmuş en eski yapılardan biridir. 16. yüzyılda, dönemin önde gelen dinî otoritelerinden Zenbilli Ali Efendi’nin kızı Sitti Hatun tarafından 1500’lerin ilk yarısında yaptırılmış.

Tarihte bu tür yapılar sadece ibadet için değil, çevresinde medrese gibi eğitim alanlarının da bulunduğu mekânlarmış.

Mescit başta küçük bir ibadet yeri olarak kurulmuş; zamanla harap olmuş. 20. yüzyıla gelindiğinde, halkın desteğiyle yeniden ihya edilerek bugün gördüğümüz hâline getirilmiş.

Türbe, kısaca mezarın üzerine yapılan yapıya verilen isimdir. Ancak İslamiyet’in ilk dönemlerinde türbe yapılması Hz. Muhammed tarafından uygun görülmemiştir. Mezarların gösterişli olması, pahalı malzeme kullanılması ve ölünün yüceltilmesi doğru bulunmamıştır. Kabir ziyaretleri de başlangıçta bu sebeplerle yasaklanmış, daha sonra insanlara ölümü hatırlatıp ibret verdiği düşüncesiyle serbest bırakılmıştır.

Zamanla bu anlayış değişmiş ve önemli kişilerin mezarları üzerine türbeler yapılmaya başlanmış. İslam dünyasında en eski türbeler Abbâsîler dönemine dayanır. Türk-İslam dünyasında ise türbe geleneği Karahanlılardan itibaren görülür. Ayrıca bu geleneğin İslam öncesi inançlarla, özellikle atalar kültüyle bağlantılı olabileceği de söylenir.

Türbeler etrafında zamanla çeşitli halk inanışları ortaya çıkmış. Derdi olan bazı insanlar doktora gitmek yerine türbelere yönelmiş, adaklar adamış ve şifa aramış. Bu durum türbedarlığı bir geçim yolu haline getiren kişilerin ortaya çıkmasına, hatta zaman zaman uydurma türbelerin yapılmasına kadar varmış. Bazı yerlerde uydurma hadislerle bu inançların desteklendiği de görülmektedir.

Halk arasında, türbede yatan kişilerin ölümden sonra da manevi güçlerinin devam ettiğine dair bir inanç vardır. Bu yüzden türbe toprağını şifa niyetine kullanmak, sandukaya dokunmak ya da türbede gecelemek gibi uygulamalar yaygınlaşmıştır. Türbe geleneğiyle birlikte üfürükçülük, muskacılık ve falcılık gibi uygulamalar da ortaya çıkmıştır.

Tüm bu sebepler ve yapılan yeniliklere karşı oluşabilecek tepkileri azaltma düşüncesiyle tekke, türbe ve zaviyeler 1925 yılında kapatılmıştır.

Silivrikapı civarında yer alan Kürkçü (Körükçü) Tekkesi ve Haziresi, aynı zamanda Şeyh İsmail Efendi Türbesi olarak da bilinir.

Şeyh İsmail Efendi, yaşadığı semtte insanlar tarafından çok sevilmiş ve saygı görmüş; 1863’te vefat edince buraya defnedilmiş. Hazire açık bir alan olarak düzenlenmiş ve etrafı evlerle çevrili.

Hazirede sadece Şeyh İsmail Efendi’nin kabri bulunmuyor; aynı zamanda Şeyh Abdülkadir Efendi, Şeyh Hüseyin Bedreddin Efendi gibi diğer önemli dinî şahsiyetlerin kabirleri de burada yer almakta.

Silivrikapı caddesinde geri dönerek Vani Dergâhı sokağına sapıyoruz. 

Vani Dergâhı Sokak Çeşmesi, Tarihi çeşme ya da Fatma Sultan Çeşmesi. Çeşme Vani Dergâhı Sokak ile Miralay Hasan Kazımbey Sokağı köşesinde bulunuyor. 1573-74 yıllarında yaptırılmış.

Vani Dergâhı sokağı kıyısında, bu dergâha ait küçük bir hazire var.

Fatma Sultan Çeşmesi’nin biraz ilerisinde, Zikirci Sokağı köşesinde, 15. yüzyılda Zihgirci Seyyid Kemalettin Efendi tarafından yaptırıldığı bilinen Zehkeri Kemal Camii ya da diğer adıyla Zihgiri Kemal Camisi yer alıyor. “Zihgir” okçuların yay çekerken parmaklarına taktıkları küçük demir halkaya verilen isimdir.

Kapıağası İbrahim Ağa Sokağı’nda, Uzun Yusuf Mahallesi’nde, genellikle yoksul ve orta sınıf vatandaşların ikamet ettiği, Kara surlarının iç tarafındaki sokaklarda yürürken her an küçük bir türbe, eski bir çeşme, bir veli makamı ya da çeşitli yapı kalıntılarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu bölgede, Fatih dönemi devlet adamlarından Çoban Yusuf’un eseri olan ve yöreye adını veren Uzun Yusuf Camii, günümüzde Alyanak Dergâhı olarak anılıyor.

Uzun Yusuf Camii, Fatih Sultan Mehmed’in maiyetinde görev yapan Çoban Uzun Yusuf adına yapılmış olsa da Yusuf vefat ettiğinden caminin vakfı, kardeşi Hacı Bayram Oğlu Muhyiddin tarafından 15. yüzyılda düzenlenmiş. Uzun Yusuf ve kardeşi, mescidin haziresinde yatıyor. Osmanlı döneminde bu bölge “Yayla” adıyla anılıyordu; yapı için ise “Yayla kurbündeki Uzun Yusuf Mescidi” tanımı kullanılıyordu.

Fatih’te meydana gelen yangınlarda caminin toprak üstü kalıntıları büyük ölçüde yok olmuş, yalnızca minareye ait bir bölüm ayakta kalmış. Eski belgeler ve bilgiler doğrultusunda hazırlanan rekonstrüksiyon projesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü, mescidi yeniden projelendirmiş ve 2015 yılında ibadete açmıştır.

Buradan Alyanak Sokağı’na sapıp, oradan Evliya Ata Sokağı’na geçince, karşımıza Halil Efendi Türbesi çıkıyor. Türbe, Kadiri tarikatına mensup olabilecek kişiler için yapılmış gibi görünüyor. “Halil Efendi” denilmesinin nedeni, Halil’in Allah’a dost anlamına gelmesi ve burada Allah’a yakın kişilerin anılmak istenmesidir. Türbede toplam 5 sanduka bulunuyor.

Hayır eserleri, Osmanlı’da suyun halka ücretsiz verilmesi geleneğinin bir parçası olarak mahalle yaşamında önemli yer tutardı.

Evliya Ata Sokağı’nın köşesinde karşımıza çıkan bu çeşme, Silahtar Kethüdası Mustafa Ağa tarafından 18. yüzyılın ilk yarısında yaptırılmıştır. Osmanlı saray teşkilatında önemli bir görev olan silahtar kethüdası, padişahın silah ve eşyalarının sorumlusu olarak tanınırdı; Mustafa Ağa da bu görevle öne çıkan bir isimdi. 

Dibekçi sokağında Dibekçi Ali Çeşmesi var. Pazar esnafı çeşmeye bir ip uzatarak giysiler asmış. Sinir bozucu bir görünüm olmuş. Çeşmenin kitabesi bulunmuyor.

Yayla Caddesi köşesinde göze çarpan bu yeni restore edilmiş çeşme, halk arasında Yayla Çeşmesi olarak bilinse de bilgilere göre Alaattin ve Ahmet Hulusi Çeşmesi olarak da yazılı. 

Belediye tarafından restore edilen bu çeşmeler, bölgenin su ihtiyacına hizmet etmesinin yanı sıra, bizlerin geçmişle bağını koruyan değerli yapılardır.

Semtin adı Şehremini, buradaki görevlilerin unvanından gelmektedir. “Şehir Emini” olarak bilinen bu kişiler, merkezi hükümete ait bina ve yapılardan sorumluydular ve zamanla sarayın vekilharçlık işlerini de üstlendiler. Tanzimat döneminde alınan bir kararla, 1831 yılında kurulan Şehremaneti kurumu kaldırıldı.

Yaylak Sokak’tan devam ederek Şehremini Seyit Ömer Mahallesi’ne ulaşıyoruz ve buradaki Şeyh Hüsamettin Camii’ni görüyoruz. Camiyi, Tulumcu Hüsam lakaplı İstanbul Kadısı Şeyh Hüsameddin Efendi 1630 yılında yaptırmış. Kesme taştan inşa edilen mescidin minaresi, oldukça ilginç bir uygulama ile giriş kapısının kemeri üzerine oturtulmuş.

Zaman içinde harap olan caminin sadece duvarları ayakta kalmış. Ancak 1986 yılında bir hayırseverin katkılarıyla cami yeniden ayağa kaldırılmış.

Behruz Ağa Odabaşı Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın odabaşılarından Behruz Ağa tarafından 1562 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Yapı, başlangıçta bir külliye olarak planlanmış; cami, sıbyan mektebi ve hamamdan oluşuyordu. Ancak günümüze hamam ulaşmamıştır. Camii, aynı zamanda Has Odabaşı Camii olarak da anılır.

Tarih boyunca çeşitli tahribatlar yaşamıştır: 1762’de minaresi yıkılmış, 1782’deki Cibali yangını sırasında yapı harabeye dönmüştür. 1836 yılında II. Mahmut tarafından tamir ettirilmiş ve tekrar ibadete açılmıştır. Daha sonraki yıllarda da bakım ve onarımlarla günümüze gelmiştir.

Caminin dış duvarında, camiye bitişik olarak Behruz Ağa Çeşmesi yer almakta; biraz ilerisinde ise Behruz Ağa Sıbyan Mektebi bulunuyor.

İmam Ferdi Sokağı ile Cami Sokağı’nın kesişiminde karşımıza İbrahim Çavuş Camii çıkıyor. Bu camii, Sipahi Ocağı’ndan İbrahim Çavuş tarafından 16. yüzyılda yaptırılmıştır. Mimar Sinan’ın eseri olarak bilinen mescit, zamanla bakımsız kalmış ve 1920’li yıllarda yıkılmış. Banisinin kabrinin bulunduğu arsaya ise gecekondular yapılmış. Günümüzdeki hali, 1995 yılında bir hayırseverin katkılarıyla gelmiştir.

Cami sokağından İbrahim Çavuş Sokağı’na sapınca, gizlice Evliya Şehit Mehmet Efendi Türbesi’ne ulaşıyoruz. Türbe küçük bir bahçeye sahip; kapısında ve bir küçük penceresinde demir parmaklıklar bulunuyor. Kapı kilitli olduğu için içeriyi camdan görmeye çalıştım ama fotoğraf net çıkmadı. İçeride tek bir sanduka yer almakta.

Şeyh Raşid Efendi Camii, Günaydın Sokağı’nın köşesinde yer alır ve halk arasında Salı Tekkesi Mescidi olarak da bilinir. Burası, Kadiri tarikatı şeyhlerinden Raşid Efendi’nin dini görev yaptığı mekânmış. 1974 yılına kadar Kadiri tekkesi olarak kullanılmış; bu tarihten sonra cami olarak ibadete açılmış.

Tarihsel olarak cami, İstanbul’daki Kadiri tarikatı faaliyetlerinin izlerini taşıyan nadir yapılardan biridir. Tekkeler genellikle tasavvuf eğitimi ve zikir için kullanılırken, burası hem mescit hem de şeyhinin ikamet ve eğitim alanı olarak hizmet vermiş. Yapının iç mekânı tipik Kadiri tekkelerinde olduğu gibi merkezi bir zikir alanı bulunuyor. 1974 restorasyonu sonrasında ise camiye dönüştürülmüş.

Günaydın sokak devamında İnadiye Baba Çeşmesi var. İnadiye Baba Çeşmesi 18.yy. da inşa edilmiş. Kitabesi Osmanlıca olup hayır ve selamet dileklerini içeriyor. Gezi arkadaşımız @balalayka.fm eski yazı okuyabilen arkadaşımız. 

Hemen ilerisinde İnadiye Baba Türbesi var. Türbeye dair bir bilgiye rastlanmamakla beraber içerisinde mezar taşları bulunan türbede, bölgede aşırı inatçılığından ötürü İnadiye Baba olarak anılan zatın yattığı rivayet edilmektedir.

Günaydın Sokağı’ndan Kerpiçhane Sokağı’na sapınca karşımıza Geylani Tekkesi Camii çıkıyor. Bu mescit, Hacı İbrahim Edhem bin Hafız Mehmed Efendi tarafından 1894 yılında ahşap olarak yaptırılmıştır. Zamanla bakımsızlık nedeniyle harap olmuş ve 1990 yılında çıkan yangında yapı tamamen yanmış, geriye hiçbir eser kalmamıştır. Günümüzdeki hali ise, çevredeki halkın katkılarıyla yeniden ihya edilmiş ve ibadete açılmıştır.

Aslında geziyi burada bitirmeyi planlamıştık, ama havanın güzelliği bizi fikrimizden vazgeçirdi. Bunun üzerine rotamızı Millet Caddesi boyunca uzatmaya karar verdik. Yürüyüş sırasında da yol üzerindeki tarihi eserleri keşfetmeyi ihmal etmedik.

Millet Caddesi üzerinde, Çapa Tramvay İstasyonu’nun çaprazında yer alan Saraç Doğan Camii, 15. yüzyılda Doğan Ağa tarafından yaptırılmıştır. 1956 yılında, Millet Caddesi’nin genişletilmesi sırasında cami yol istimlakine uğramış. Bunun üzerine cami için yolun karşı tarafında bir arsa verilmiş ve 1975 yılında aynı isimle modern tipte bir camii inşa edilmiştir. Neyse ki, cami içi Kütahya çinileriyle kaplanmış ve bu sayede hem tarihî dokuyu hem de estetik bir görünümü korumuş.

Çapa Tıp Fakültesi Sokağı boyunca yürüyerek Turgut Özal-Millet Caddesi üzerinde, 1914 tarihli Çapa Öğretmen Okulu Binası’na (günümüzde Çapa Fen Lisesi) ulaştık.

Tarihî olarak okulun kökleri, Tanzimat dönemine ve Padişah I. Abdülmecid’e dayanır. Ahmet Cevdet Paşa öncülüğünde, öğretmen yetiştirmek amacıyla 16 Mart 1848’de İstanbul’da ilk Dârülmuallim (Erkek Öğretmen Okulu) olarak eğitim ve öğretime açılmıştır. İlerleyen dönemde bayan öğretmen ihtiyacı üzerine Darülmuallimat (Bayan Öğretmen Okulu) 1870 yılında Sultanahmet semtinde bir konakta kurulmuştur. Süreç içerisinde farklı binalarda hizmet verdikten sonra bu binaya taşınmıştır. İlk uygulamalı dersler de burada başlatılmıştır.

1894 İstanbul Depremi sırasında çıkan yangınla eski binası tahrip olan okul, 1901 yılında Mimar Kemaleddin tarafından 1. Ulusal Mimarlık Dönemi'nin bütün özelliklerine göre yeniden inşa edilmiş.

1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra okula yeni öğrenciler alınmamış; Darülfünun’daki edebiyat, riyaziye (matematik) ve tabiat öğrencileri okulun ilgili bölümlerine yönlendirilmiştir. 1909–1910 eğitim yılında yatılı öğretmen okulu kapatılmış, bir yıl sonra yeniden açılmıştır. Oldukça iyi durumda olarak günümüze ulaşmış olan bu yapı Çapa Fen Lisesi olarak hizmet vermektedir.

İdadi, Osmanlı eğitim sisteminde Tanzimat dönemiyle birlikte kurulan, rüştiye (ortaokul) ile yüksekokul arasında eğitim veren, günümüzdeki lise dengi kurumlara verilen addır.

Dârülmuallim, Osmanlı Devleti'nde 1848-1924 yılları arasında faaliyet gösteren erkek öğretmen okullarına verilen ad. Osmanlı Devleti'nde 1870-1924 yılları arasında faaliyet gösteren kız öğretmen okullarına verilen ad.

Şehremini Anadolu Lisesi önündeki duvar panosu…

Arda Turan, Emre Belözoğlu, Sabri Sarıoğlu gibi sporcuların yanı sıra Behzat-Süheyl Uygur kardeşler, Şebnem Dönmez ve Burak Kut gibi isimler okulun tanınmış mezunlarından.

Millet Caddesi ile Selim Sabit Sokağı’nın köşesinde, Çapa Fen Lisesi’nin tam karşısında Kazasker Abdurrahman Efendi Camii karşımıza çıktı. Banisi, Kanuni devri kadıaskerlerinden, Amasyalı Ali Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendiymiş.

Cami, 1554–1555 yıllarında Mimar Sinan tarafından yapılmış. Kâgir duvarları ve ahşap çatısı ile Sinan’ın klasik cami anlayışını yansıtıyor. Ancak cami, 1908’deki Çırçır Yangını sırasında büyük zarar görmüş; geriye sadece duvarları ve minaresi kalmış.

1950’ye kadar cami bazen kereste deposu olmuş, bazen de boş bir şekilde beklemiş. Neyse ki, çevredeki hayırseverler ve Türkiye Anıtlar Derneği’nin çabalarıyla yeniden ibadete açılmış. Ama bu da yetmemiş, 1957’de Millet Caddesi’nin açılacak güzergahında kalacak diye yıkılmış. 

Tam 54 yıl sonra, Veysel Karani Hırka-i Şerif Camii Vakfı tarafından 2011 yılında Millet Caddesine bakan cephesi aslına uygun olarak klasik üslupta (1 sıra taş üç sıra tuğladan almaşık düzen) yeniden inşa edilmiş.

Almaşık duvar tekniğinde, bazı tuğlalar özel yerlere konur. Mesela pencerelerin ve kemerlerin etrafına şerit gibi dizilirler. Bu tuğlalar, farklı şekillerdeki kemerlere uysun diye özel kalıplarla yapılır.

Millet Caddesi çevresi, tarihi açıdan o kadar yoğun değil aslında. Bu bölge Bizans’tan beri hep böyleymiş. Fatih, özellikle sura yakın bölgelerde nüfusu artırmaya çalışmış; ama 19. yüzyıl İstanbul haritalarına bakınca, buranın özellikle surlara yaklaştıkça bostanlarla dolu olduğunu görülüyor. Ayrıca burası, eski İstanbul’un “yangın yeri” diye bilinen geniş alanlarından biriymiş; yangınlar sik sık yaşanırmış.

Caddenin üzerinde, Oğuzhan Caddesi ile kesişen köşede Fındıkzade Mescidi karşımıza çıktı. Banisi, 18. yüzyılın ünlü hattatlarından Fındıkzâde Mustafa Efendi’nin oğlu İbrahim Efendi imiş ve mescidi 1802 yılında yaptırmış. Ne yazık ki, 1915’te çıkan bir yangında mescidin yanında bulunan kütüphane yanmış. 2014’te mimar Yaşar Albayrak el atmış. Ahşap görünümlü ve tuğla kaplama tarzıyla mescidi yeniden ayağa kaldırılmış.

Millet Caddesi üzerinde bir diğer durağımız Karamani Pîrî Mehmed Paşa Camii. 1520 yılında, Yavuz Sultan Selim’in vezir-i azamlarından Karamanî Pîrî Mehmed Paşa tarafından yaptırılmış. İlginç olan, Pîrî Mehmed Paşa’nın Hz. Ebû Bekir soyundan gelmesi. Caminin halk arasında “Koruklu Tekkesi Mescidi” diye de anılması, şeyh olan Seyyid Mehmed Efendi ve kayınpederi Şeyh Mehmed Fahri Efendi’nin Koruklu Mahallesi halkından olmalarından kaynaklanıyor.

Zamanla cami ve tekke, İstanbul’un yaşadığı beş büyük yangında büyük zarar görmüş ve her seferinde yeniden yapılmış. Ne yazık ki, 1918’de çıkan yangında tamamen yok olmuş. Ancak halkın desteğiyle, 1976 yılında tekrar ayağa kaldırılmış ve günümüze ulaşmış.

Pir Ahmet Efendi günümüze kadar hem Sünnilerin hem de Alevilerin itibar ettiği Halveti tarikatına bağlı tasavvuf erbaplarındadır. İslam dünyasının en yaygın tarikatı. Tasavvufta Hakk’a ulaşmak için benimsenen usul, tutulan yol. Halvetilik, Kurucusu Ömerü’l-Halvetî (14. yy)’dir. “Halvet” yani inzivaya çekilme esasına dayanır. Zikir ve nefis terbiyesini merkeze alır. Türkiye’de birçok kolu (Şabaniyye, Cerrahiyye, Uşşakiyye, Ramazaniyye, Gülşenilik, Himmetilik) bulunur. Ünlü mensuplar arasında Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyazi Mısrî, ve İsmail Hakkı Bursevî ve Gümüşhanevi Hazretleri (Halveti etkili bir kolunda yetişmiş ve kendi mürid halkasını oluşturmuş bir sûfî) bulunur.

İslam içinde iki ana kol var:

*Sünnilik (İslam’ın ana koludur ve dört mezhebi var-Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli)

*Şiilik (Alevilik de Şii kökenli bir inanç topluluğudur)

Millet Caddesi’nde genellikle camiler yükseklerde kalmakta ve merdivenle girilmekte, çeşmeler ise yolun alt tarafında kalmaktalar. 1950’lerde Başbakan Adnan Menderes, şehrin modernleşmesi için Vatan ve Millet Caddelerini açmaya karar verir. Eskiden İstanbul’un büyük çoğunluğu yaya olarak hareket ederdi; otomobil trafiği bir yana, at arabaları için bile yollar çoğu zaman dar ve yetersizdi.

Demokrat parti dönemi 1956-58’de 

Menderes zamanında açılan Topkapı ile Laleli'yi birbirine bağlayan Vatan ve Millet caddeleri teşkil ettiği arterlerden özellikle Millet Caddesi'nin açılması sırasında Mimar Sinan yapısı olan pek çok eser ortadan kaldırıldı. Çapa Öğreten Okulu'nun hemen yanında bulunan ve yakın bir zaman önce yeniden inşa edilen Kızıl Abdurrrahman Çelebi Camii, Fındıkzade'deki Molla Gürani Camii, cemaati tarafından biraz daha öteye taşınarak kurtarılmaya çalışılan ancak asli özelliklerini kaybeden Haseki- Taşkasap'taki Selçuk Hatun Camii, 2. Bayezid devrinden kalma Şirmend Çavuş Camii ve Türbesi, Aksaray Karakolu, Fatih'in vezirlerinden Has Murat Paşa tarafından yaptırılan Horhor Hamamı ve şehrin tasavvuf tarihi açısından önemli roller oynayan Oğlanlar Tekkesi bu süreçte ortadan kaldırılan yapılardan bazılarıdır.

Modernleşen şehirde, geniş cadde ve bulvarlar açılmaya karar verirdi. İşte Vatan ve Millet Caddeleri, Menderes’in İstanbul’u modernize etme yolundaki en önemli girişimlerindendir. Günümüzde insanlar bu konuda farklı düşüncelere sahip: kimisi onu rahmetle anar, kimisi ise İstanbul’un eski dokusuna verdiği zarar nedeniyle eleştirir.

Karamani Piri Mehmet Paşa Caminin karşısındaki hazirede Fatih’in hocası Molla Gürânî (Şemseddin Ahmed Gürânî) yatıyor. Tekkenin şeyhi Cemaleddin-i Karamanı Sütlüce’den getirilerek mescidin yanındaki hazireye defnedilmiş. “Remzî” takma adıyla tanınan Karamanı Pîrî Mehmed Paşa 1533 tarihinde vefat etmiş ve kabri Silivri’dedir.

Selçuk Sultan Camii, Fatih Sultan Mehmet Han’ın halası, yani Çelebi Mehmet Han’ın kızı Selçuk Hatun tarafından 15. yüzyılda yaptırılmıştır. Cami, zaman içinde farklı isimlerle anılmış: Selçuk Hatun Camii, Abbas Ağa Camii ve Tahta Minare Camii bunlardan bazılarıdır. Cami, sonraki yıllarda yangınlar nedeniyle harap olmuş; daha sonra Valide Sultan’ın başağası Abbas Ağa tarafından yeniden yaptırılmıştır.

İlginç bir detay da caminin ilk banisi Selçuk Hatun’un mezarı Bursa’daki Yeşil Türbede yer alırken, ikinci banisi Abbas Ağa’nın kabri ise Mısır’dadır.

Namık Kemal Caddesi cephesinde, iki katlı tarihi bir yapı karşımıza çıkıyor: Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi ve Çeşmesi. Yapı, sadece bir eğitim mekânı değil; üç adet çeşme, su terazisi ve hazireyle birlikte bir bütün olarak tasarlanmış.

1724 yılında Ebubekir Paşa tarafından yaptırılmış. Mektebin yanındaki hazirede, Mısır, Moro, Kıbrıs eyaletlerinde, Cidde ve Habeş Valiliklerinde, ayrıca Mekke-i Mükerreme Şeyhül-haremliği görevlerinde bulunmuş olan Ebubekir Paşa defnedilmiş.

Su terazisi kısmının alt katı günümüzde dükkan olarak kullanılırken, bina günümüzde bir sivil toplum kuruluşu tarafından kullanılıyor.

Burada yalnızca tarihi eserlerden değil, yolumuz üzerine çıkan isimsiz yapılardan da bahsetmek istiyorum. Her ne kadar tarihi bir geçmişe sahip olmasalar da mimarileri ve atmosferleriyle dikkat çeken bu yapılar, yürüyüşümüzü daha da anlamlı ve keyifli hale getirdi.

Millet caddesi Aksaray’da Osmanlı sivil mimarisinin karakteristik özelliklerini taşıyan (cumbalı, kemerli pencereler) 19.yy ait eski bir yapı. 

Yedikule Göğüs Hastanesi’nin içesinde yer alan Hacı Mustafa Küçük Cami 2022 yılında yaptırılmış.

Şehremini Günaydın sokakta Şeyh Raşid Efendi Caminin bitişiğindeki ahşap konak.

İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi binaları.

Silivrikapı caddesi üzerinde Şevket Dokur Cami. Cami, 1969 yılında Şevket Dokur tarafından yaptırılmış. Dorukhan Camii olarak ta biliniyor.

Batık Replikası ve Deniz Enstalasyonu” Reyhan Çezik & Oktay Güner tarafından 2013 yılında Yenikapı Marmaray İstasyonu içine cam malzeme kullanılarak oluşturulmuş bir enstalasyon (yerleştirme) çalışması. Bu eser, İstanbul’un Marmaray kazıları sırasında ortaya çıkan tarihsel buluntularla ilgili bir çalışma. Yenikapı’da yapılan arkeolojik kazılarda binlerce eser ve antik batık gemi kalıntıları bulundu. Bu gemilerden ortaya çıkarılan buluntular, Bizans döneminin önemli limanı Theodosius Limanı’nı ortaya çıkarmıştır ve Marmaray istasyon alanında sergilenmek üzere bu esere ilham olmuştur.

Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, tatlı bitirelim…

Küçüksaray Meydanı’nda 1996’dan beri varlığını sürdüren Vera Pastanesi’nin methini, kızımın RC’deki tarih öğretmeni Önder Kaya’dan duymuştum. Özellikle profiterolü ve kazandibi için “mutlaka deneyin” demişti. Gerçekten de öyle oldu hem lezzetten hem de o sıcak ortamdan çok memnun kaldık. Hele ki işletmeyi yürüten, aslen Makedonyalı, pırıl pırıl, güleryüzlü genç Sinan… Samimiyetiyle hepimizin sevgisini ve takdirini kazandı.

Bu gezide de hava güzel “biraz yürüyelim, yemeği, tatlıyı sindirelim” derken fark etmeden 27.453 adım atmışız. Günün sonunda aklımda yine o Japonca kelime: Komorebi. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığının yarattığı o eşsiz an…

Düşünüyorum da… Belki hayat, tam olarak böyle anların içinde saklıdır. Komorebi’lerin peşinden gitmek, o anları yakalamak, onlarla yaşama küçük anlamlar katmak… Ve en çok da sevdiğin şeyin akışında, fark etmeden kaybolmak kadar sade ve güzel olmalıdır.

Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:

İstanbul Gezi Rehberi_ Murat Belge

Strolling Through İstanbul_ Hilary Summer-Boyd & John Freely

Bizans Konstantinopolis’i Sehrin Surlari_ Alexander Van Millingen

Istanbul’un Tarihsel Topografyası_ Wolfgang Muller - Wiener

İstanbul’un Bizans Anıtları_ John Freely - Ahmet S. Çakmak

Haritalarla Gezi Rehberi_ IBB 

Sokak Sanatları İstanbul_ IBB

İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel

Istanbul Sehrin Sirlari_ Faruk Pekin

Yitip Giden Istanbul_ Onder Kaya

Imparatorluktan Cumhuriyete Azinliklar_ Onder Kaya

Istanbul’dan Sayfalar_ Iber Ortayli

Osmanli’yi Yeniden Kesfetmek_Ilber Ortayli

Taşların Dilinden İstanbul_ Sami Bayraktar

Istanbul’un Sahipleri_ Resad Ekrem Koçu

Osmanlı Padişahları_ Resad Ekrem Kocu

Istanbul_ Edmondo De Amicis

Mimar Sinan’in Istanbul’daki Eserleri_ Aptullah Kuran

Istanbul’un Yabanci ve Levanten Mimarlari_ Cengiz Can

Osmanli Mezar Taslarinin Sirlari_ Fatih Cavus

İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus

Eski İstanbul’da Yalılar, Köşkler, Konaklar_ Sermet Muhtar Alus

İstanbul’un İlk’leri_ Süleyman Göncüoğlu

Köşe Bucak İstanbul_ Osman Cemal Kaygılı

Turkiyenin Tarihi Eserleri .com

Tarihi yarimada .net

Kültür Envanteri

Tarihi_Istanbul

Aziz.Istanbul

Hydrohistory

Istanbul_camileri

Istanbulcamileri.1453

AVM yerine CAMİ kültürü

Hakan Güler

Aware İstanbul

Dumyamdaki Bazi Seyler

Gezmekanistanbul

Seyir.Defterinden

Sehrin Panolari

Wikipedia

The Magger

Her Umut Bir Ortak Arar

İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim. 

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekân girilmesi yasaktır ya da kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim. 

İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli

Tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.