Osmanlı’nın İzinde Batı Yunanistan: Yanya, Parga, Preveze, Lefkada
Dokuz günlük tatil haberi geldi. Biz de “Hazır fırsat çıkmışken komşu kapısına gidelim” dedik. Gidiyoruz gitmesine ama aklımız da yüreğimiz de ülkemizde kaldı. İçimde yine o tanıdık his var; buruk, hüzün…
Bu kez rotamızı Osmanlı’nın izlerini sürerek Batı Yunanistan’a çevirdik. Yanya, Parga, Preveze ve Lefkada’ya.
Bu arada “Boydan Boya Yunanistan” gezi yazımı da daha önce paylaşmıştım. Komşu ülkeye dair detaylı notları orada bulabilirsiniz.
23 Mayıs Cumartesi sabahı yola çıktık. Tabii bayram tatilinin klasikleşmiş çilesi burada da bizi karşıladı: kalabalık yollar ve uzun sınır kapısı kuyruğu… Tam dört saat sınırda bekledik. İnsan gerçekten böyle anlarda sabrının sınırlarını test ediyor. İki ülke arasında hiç mi koordinasyon olmaz? Dokuz günlük tatil belli, yoğunluk belli, ama sadece iki kapı açık. Sonuç; kilometrelerce uzayan araç kuyrukları…Biz de yavaş yavaş kuyrukta sesimizi çıkarmadan bekledik.
Beklerken bizi keyiflendiren ilginç bir manzarayla karşılaştık. Çevrili bir alanda iki alpaka oturuyor. Şaşkınlıkla birbirimize baktık: “Burada ne işleri var?” diye konuşurken şaka yapmaya başladık. “Kesin bunları biri gizlice ülkeye sokmaya çalışırken yakaladılar, el koydular” dedik.
Derken merak edip internete baktık… Meğer şaka diye söylediğimiz şey gerçekmiş! Gizlice ülkeye sokulmaya çalışılan bir minibüste yapılan aramada alpakalar, tavuklar ve güvercinler bulunmuş. İşin daha da ilginç yanı, etrafta dolaşan tavuklar da vardı. Hay Allah’ım… Dünyanın öbür ucundan çıkıp gelip Türkiye-Yunanistan sınır kapısında yaşamaya devam etmek… Kaderin de kendine göre tuhaf mizah anlayışı var gerçekten.
Sınırda uzun süre bekleyeceğimizi tahmin ettiğimiz için ilk geceyi Selanik’te geçirmeye karar verdik. Selanik’i çok severim. Ne zaman gitsem kendimi İzmir’de gibi hissederim. Bir de tabii Atam’ın doğduğu şehir olması var. O yüzden Selanik’in biz Türkler için bambaşka bir yeri, bambaşka bir anlamı var.
Selanik’i burada uzun uzun anlatmayacağım; ayrıntılarını daha önceki www.onbitv.com adresindeki “Boydan Boya Yunanistan” gezimdeki Selanik yazımda paylaşmıştım.
Bu kez Ladadika bölgesinde kaldık. Burası Selanik’in en hareketli noktalarından biri. Barlar, müzikli tavernalar, gece geç saatlere kadar süren kalabalıklar… Şehrin hiç uyumayan yüzü gibi. Günün hangi saati giderseniz gidin bir hareket, bir ses, bir canlılık mutlaka var.
Selanik’in merkezini boydan boya kesen iki önemli cadde var: Tsimiski ve Egnatia. Şehirde hayat büyük ölçüde bu iki cadde arasında, sahil boyunca uzanan kordonda ve Ladadika sokaklarında akıyor. Biz de geceyi burada noktaladık.
24 Mayıs’ta Selanik’ten Yanya’ya geldik. Şehrin tarihimizde önemli bir yeri var. Özellikle Tepedelenli Ali Paşa döneminde Yanya, Osmanlı İmparatorluğu içinde altın çağını yaşamış.
Tepedelenli Ali Paşa, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başlarında yaşamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü yerel yöneticilerinden biridir. Yanya Valisi olarak görev yapmış ve Epir bölgesinde büyük bir siyasi ve askerî nüfuz kurmuştur. Merkezi otoriteye karşı zaman zaman bağımsız bir yönetim anlayışı sergilediği için hem çok güçlenmiş hem de Osmanlı yönetimiyle gerilim yaşamıştır. Yanya’yı kendi merkezi haline getirerek bölgede kaleler, yapılar ve idari düzenlemeler yaptırmış; şehir onun döneminde önemli bir gelişim sürecine girmiştir. Ancak bu güç mücadelesi, 1822 yılında Osmanlı tarafından idam edilmesiyle son bulmuştur.
Yanya’ya girer girmez sizi karşılayan muhteşem göl Pamvotida Gölü’dür. Efsaneye göre, 1800 yılında Ali Paşa’nın teklifini reddeden Kyra Frosini’nin de bu gölde boğulduğu anlatılıyor.
Yaklaşık yedi milyon yıl önce oluştuğu düşünülen bu göl, Avrupa’nın en eski göllerinden biri olarak kabul ediliyor.
Kale içinde bulunan Soufari Sarayı, Yanya Kalesi’nde bulunan önemli bir tarihi yapıdır. Osmanlı döneminde süvari okulu olarak kullanılmıştır. Kalenin kuzey tarafında, Türk Kütüphanesi’nin yakınında yer alır. İki katlı, büyük ve dikdörtgen planlı bir bina olarak inşa edilmiştir. 1815 ile 1820 yılları arasında Ali Paşa tarafından yaptırıldığı söylenir. Günümüzde restore edilmiştir ve Devlet Arşivleri tarafından kullanılmaktadır.
Tepedelenli Ali Paşa’nın oğlu Veli Paşa tarafından yaptırılmış Veli Paşa Camii Kütüphanesi Soufari Sarayı’nın karşısında.
Veli Paşa, Tepedelenli Ali Paşa’nın oğludur ve 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Osmanlı döneminde çeşitli idarî ve askerî görevlerde bulunmuş, özellikle babası Ali Paşa’nın Yanya’daki güçlü yönetim yapısı içinde aktif rol almıştır. Yanya’da Veli Paşa adıyla anılan cami, medrese ve kütüphane gibi yapılar da bu aile döneminin izlerini taşımaktadır.
Hemen karşıda bulunan Osmanlı Hamamı’nın güney tarafında, sıcak su bölümüne doğrudan bağlı bir kazan dairesi bulunuyor ve buradan hamama ısı ile su sağlanıyormuş. Alt katta bakır kazan için bir açıklık yer alırken, üst katta sıcak suyun ve buharın depolandığı bölüm olduğu söylenir.
Batı tarafında daha küçük bir haznede soğuk su depolanır, bu su kil borular aracılığıyla soğuk odadaki çeşmelere ulaştırılırmış. Güney duvarı boyunca uzanan taş fırın (kulhan) ve bacası ise hem sürekli ısıtmayı hem de havalandırmayı sağlarmış.
Tüm bu sistem, Osmanlı hamamlarının ne kadar ince bir mühendislik anlayışıyla çalıştığını ve günlük işleyişin nasıl düzenlendiğini gösteriyor.
1611 yılında düşünür Dionysios’un başarısız devrim girişiminden sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetini pekiştiren bir yapı olarak 1618 yılında Aslan Paşa tarafından Aslan Paşa Camii yaptırılmış ve bu yapı “Kuzeydoğu Hisarı” içinde yer almış.
Aslan Paşa, Osmanlı döneminde Yanya ve çevresinde görev yapmış bir Osmanlı idarecisidir. Aslan Paşa Camii’nin çevresinde onunla bağlantılı başka yapılar da bulunurmuş. Bunlardan ilki, hisar ana kapısının hemen dışında yer alan ve bir dönem “İslam Kütüphanesi” olarak da kullanıldığı söylenen kubbeli yapıymış.
Hisar kapısından içeri girildiğinde ise sağ tarafta, eskiden mutfak olarak kullanıldığı belirtilen ve günümüzde kısmen tahrip olmuş bir yapı bulunuyor.
Biraz ileride “Medrese” olarak adlandırılan bir yapı bulunuyor. Kemerleri ve bacalarıyla dikkat çeken, dikdörtgen planlı bu yapı mimari olarak oldukça özgündür. Burası, Yanya’da Kur’an-ı Kerim eğitimi verilen bir okul olarak kullanılmış. İçinde “hücre” denilen 16 küçük odadan oluştuğu söylenir; bu odalarda öğrenciler dinî eğitim alırmış.
Medrese binasının karşısında ve caminin alt kısmında ise çeşmeler yer alıyormuş. İbadet öncesinde camiye gelenlerin ellerini, yüzlerini ve ağızlarını yıkadığı bu alanlar, abdest almak için kullanılırmış.
Aslan Paşa Camii’nin arkasında ise renkli süslemeleriyle Aslan Paşa’nın anıt mezarı bulunuyor. Cami çevresinde ayrıca Osmanlı döneminin ileri gelenleri ve saygın kişileri için yapılmış bir kabristan da yer alıyor. Aslan Camii müze binası kendi içinde iki kısma ayrılmıştır. Dış sütunlar ve kemerlere kadar uzanan giriş holü ve Aslan Paşa Camii’nin ana bölümü bulunur.Camii giriş kısmı sağ ve sol tarafında, namazdan önce inananların ayakkabılarını koyabilecekleri yerler vardır. Camii ana kapısının üzerinde, Arapça harfleri ile, Aslan Paşa’nın ismi ve caminin inşa tarihinin (1618) yanı sıra şu ifade yazılıdır.
“La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah”
“Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.v) de O’nun Resuludür...
Müslüman camilerinin zemini büyük bir halı ile kaplanır. Müslümanlar, mihraba dönerek diz çöküp secde ederek ibadet ederler. Mihrap, Müslümanların kıblesini gösterir ve Mekke’de bulunan Kâbe’ye yönelir. Mihrap yanında sağda minber bulunur. Özellikle Cuma namazında imam minbere çıkar ve Kur’an-ı Kerim’den ayetler okur.
Cami içindeki yarı kemerli kubbenin üzerinde Arap harfleriyle yazılmış Kur’an-ı Kerim’den alıntılar yer alır. Aydınlatma için kandiller kullanılır.
Minberin karşı köşesinde minareye çıkan merdivenlere açılan küçük bir kapı bulunur. Müezzin, namaza çağrı için günde beş kez bu yaklaşık 75 basamaklı merdiveni çıkarak minareye ulaşırdı. Aynı kapı, “dikka” adı verilen küçük ahşap bölmeye açılır. Bu bölüm özellikle bayram günlerinde, Kur’an okunması ve imamın sözlerinin tekrar edilmesi için kullanılır.
Yanya şehri 1913’te özgürlüğüne kavuşmuş. Aslan Paşa Camii ise 1924 yılına kadar Müslümanlar tarafından kullanılmış. 1922’deki “Küçük Asya Felaketi” ve nüfus değişimi sonrasında Müslümanların şehirden ayrılmasıyla cami de boş kalmış. 1933’ten itibaren ise Belediye Müzesi olarak kullanılmaya başlanmış.
Bugün cami içinde sergilenen eserler ait oldukları topluluklara göre üç bölüme ayrılmış: Müslüman, Hristiyan ve Yahudi. Bu üç topluluk, Yanya Kalesi içinde uzun yıllar bir arada yaşamış. Müzede yer alan eserlerin büyük kısmı da Yanya’nın önde gelen aileleri tarafından bağışlanmış.
Hristiyan bölümünde porselen, altın ve gümüş ev eşyaları bulunuyor. Özellikle Epir bölgesine özgü gümüş işçiliği örnekleri dikkat çekiyor. Ayrıca bölgenin geleneksel kıyafetleri, takılar ve 18., 19. ve 20. yüzyıla ait silahlar da sergileniyor.
Yahudi bölümünde dini tekstiller, Yanya Romaniote Sinagogu’nda kullanılan perde ve Tevrat rulolarının saklandığı “Tik” örtüleri ile birlikte geleneksel kıyafetler yer alıyor.
Müslüman bölümünde ise 16., 17. ve 18. yüzyıllara ait doğu tekstilleri, Ali Paşa döneminden mobilyalar, ev eşyaları ve Kur’an-ı Kerim ile birlikte dini kitap koleksiyonu bulunuyor.
Eski Yunan dönemine kadar uzanan Yanya Kalesi, tarih boyunca hem Bizans hem de Osmanlılar tarafından kullanılmış. Kale içerisinde keşfedilecek çok sayıda geçit, avlu ve yapı bulunuyor. Bu yüzden burayı gezerken birkaç saat ayırmakta fayda var.
Kalenin “İç Kale” olarak da bilinen Güneydoğu Hisarı bölümünde Fethiye Camii yer alıyor. Caminin ön tarafında ise Ali Paşa’nın sarayından günümüze ulaşan kalıntılar ve Tepedelenli Ali Paşa’nın (1744-1822) mezarı bulunuyor.
Fethiye Camii, Yanya Kalesi içinde yer alıyor. Osmanlı döneminden kalma bu cami, kentin tarihî ve kültürel atmosferini en iyi yansıtan yapılar arasında bulunuyor.
Ali Paşa Sarayı, Yanya Kalesi’nin İç Kale bölümünde yer alıyor ve 18. yüzyılın sonlarında Tepedelenli Ali Paşa tarafından yaptırılmış.
Saray, 1789’dan sonra İç Kale’nin merkezine inşa edilmiş. Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, çok sayıda odadan oluşan en az iki katlı büyük bir yapı olduğunu gösteriyor. Sarayın yapımında daha eski Bizans surlarının bazı bölümleri, hatta Bohemond Kulesi de kullanılmış.
1822 yılında Ali Paşa’nın ölümünden sonra saray idari merkez olarak kullanılmaya devam etmiş. Ancak 1870 yılında çıkan yangında büyük ölçüde yok olmuş. Daha sonra yerine yapılan Aziz Anargiroi Askeri Hastanesi de II. Dünya Savaşı sırasında yıkılmış.
Bugün görülen bina ise 1958 yılında kraliyet köşkü olarak inşa edilmiş. Günümüzde Bizans Müzesi ve Arkeoloji Müzesi’nin bazı bölümlerine ev sahipliği yapıyor. Sarayın ortaya çıkarılan kalıntıları ise kompleksin batı ve güney taraflarında görülebiliyor.
Ali Paşa’nın aile mezarı, Fethiye camisinin ön tarafında bulunuyor. Ali Paşa’nın başı İstanbul’a götürülmüş, kesilen bedeni, 1822 yılında eşi Emine Hanım’ın yanına buraya defnedilmiş.
Mezarın üzeri uzun yıllar dekoratif demir bir korkulukla çevriliymiş. Bu korkuluk II. Dünya Savaşı sırasında kaldırılmış. Günümüzde ise 1999 yılında, Yanya Antik Eserler Dostları Derneği’nin girişimi ve Philippou Vakfı’nın desteğiyle yaptırılan, orijinalinin bir kopyasıyla korunuyor.
Yanya sokaklarında dolaşırken Osmanlı döneminden kalma yapılar ve daracık taş sokaklar ile Yanya yeni bir keşif ve deneyim oldu.
Anexartisias, 28 Ekim Caddesi, Frontzou Caddesi, Tzavella Caddesi, Charilaou Trioupi Caddesi'nden Pargi Meydanı'na uzanan cadde ve Michail Aggelou Caddesi mağaza, taverna ve kafelerle dolu.
Asopiou Caddesindeki restore edilmiş Misios Konağı (1844 yılında Yanya'nın önemli bir ailesi için inşa edilmiştir), Dimokratias Meydanındaki post-Bizans tarzı Belediye Binası , Zois Kaplani Caddesindeki Kaplaneios Okulu (orijinal okul binası Osmanlı döneminde Yunan öğrenimi için önemli bir merkezdi), koundouriotou Caddesi'ndeki Levi Evi (Yahudi bölgesinin kalbinde lüks bir konak), Markou Botsari Caddesi'ndeki Postane (1905 yılında okul olarak inşa edilmiştir) ve Pavlos Mela Caddesi'ndeki Tzavella Konağı (19. yüzyıldan kalma bir başka klasik bina).
Yunanistan’da mahalle aralarında ve yol kenarlarında sıkça görülen küçük kiliseler, çoğunlukla trafik kazalarında hayatını kaybedenlerin anısına yapılıyor. İçlerinde vefat eden kişilerin fotoğrafları ve bazı kişisel eşyaları sergileniyor. Ayrıca ikonalar bulunuyor, kandil veya mum yakılıyor.
Bu gezi boyunca özellikle restoran ve mekân önerileri vermeyeceğim. Çünkü Yunanistan’da beni en çok etkileyen şeylerden biri, lezzetin belli birkaç mekâna sıkışıp kalmamış olması. Küçük bir sahil kasabasında da ara sokaktaki mütevazı bir tavernada da şehir merkezindeki şık bir restoranda da aynı özenle hazırlanmış, aynı derecede lezzetli yemeklerle karşılaşabiliyorsunuz.
Bu yüzden mekân keşfetmenin keyfini size bırakıyorum. Ben ise karşınıza çıkacak menülerde göreceğiniz Yunanca yemek isimlerinin ne anlama geldiğini, hangi yemeğin ne olduğunu sizlerle paylaşacağım.
Souvlaki; Şişte pişirilen et
Gyros; Tavuk veya domuz etinden yapılan döner
Brizola; Izgara biftek ya da pirzola
Keftedes; köfte
Psari; balık
Tzatziki; süzme yoğurtlu cacık meze
Saganaki; kızarmış peynir veya tava deniz ürünleri
Feta; tuzlu beyaz peynir
Tirokafteri; acılı/baharatlı peynir ezmesi
Yemek yanında içeceksiz olmaz. Uzo’dan bahsetmeme gerek yok, bilmeyeniniz yoktur. Ben biraz da biralarından bahsetmek istiyorum. Yunanistan’ın en bilinen üç bira markası Mythos, Alfa ve Fix. Mythos, açık renkli yapısı ve kolay içimiyle en sevilen bira markalarından biri. Alfa ise biraz daha belirgin bir aromaya sahip. Birçok kişi Yunanistan’ın en köklü ve en eski bira markalarından biri olan Fix’i tercih ediyor. Benim favorim ise Mythos oldu.
Tatilin geri kalanını deniz, güneş ve yemek olarak geçireceğimiz Parga’dayız. Kasabaya girer girmez kendimizi adeta İtalya’nın Cinque Terre kasabalarından birine gelmiş gibi hissettik. Kesinlikle Yunanistan’ın en güzel kasabalarından biri.
Parga, tarihi boyunca farklı milletlerin egemenliği altında yaşamış. Buradaki ilk kaleyi 14. yüzyılda Normanlar kurmuş. Daha sonra Venedikliler, Fransızlar, İngilizler ve Türkler tarafından ele geçirilmiş.
Yamaçtan aşağı sıralanmış rengarenk evler, pitoresk döşemeli sokakları, güzel kiliseleri, anıtları, manastırları ve her türlü dükkânı ile geleneksel mimariye sahip. Osmanlı İmparatorluğu'nda Kanuni Sultan Süleyman döneminde sadrazamlık yapan meşhur Pargalı İbrahim Paşa’nın memleketi Parga.
Muhteşem manzara, kıyıdaki balıkçı tekneleri ve fonda çalan Yunan müzikleri eşliğinde yemeğinizi, Parga’nın dar sokaklarına sıralanmış küçük restoranlarda ya da sahil boyunca uzanan tavernalarda yiyebilirsiniz. Parga, turizm ve balıkçılıkla geçinen bir kasaba olduğu için balık hem bol hem de oldukça uygun fiyatlı.
Parga’nın yukarısında, yüksek bir noktada bulunan Ali Paşa Kalesi’nden hem Parga’yı hem de Valtos Plajı’nı panoramik olarak izlemek mümkün. Kasabayı kontrol altında tutmak amacıyla yaptırılan kale, savunma amaçlı inşa edilmiş.
Ali Paşa Kalesi, İtalyan mühendis Don Santo di Monteleone tarafından tasarlanmış. Kale, Parga kuşatması sırasında Osmanlı yönetimine karşı çıkan ayaklanmaları bastırmak için üs olarak kullanılmış. Ali Paşa ayrıca Fransızlara karşı yürütülen savunmayı da buradan yönetmiş. Ancak aynı dönemde İngilizlerin İyon Adaları’nı Fransızlardan almasıyla kalenin askeri önemi büyük ölçüde ortadan kalkmış.
Pitoresk Panagia (Meryem Ana) Adacığı ve sahil yolu, Parga’da görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Adacığın üzerindeki Panagia Kilisesi özellikle dikkat çekiyor. Küçük bir adacıkta yer alan bu kilisede düğün törenleri de yapılıyor.
Her yıl 15 Ağustos’ta ise Meryem Ana’nın Göğe Kabulü günü burada çeşitli kutlamalar düzenleniyor.
Bu arada bölgedeki Acheron Nehri de Antik Yunan mitolojisinin beş nehrinden biri olarak biliniyor. Mitolojiye göre ölüler dünyasına geçişi sağlayan Yeraltı Nehri (Styx) olarak kabul ediliyor. Nehir, Epir Dağları’ndan doğup Ammoudia sahilinden İyon Denizi’ne dökülüyor.
Kalenin bulunduğu tepenin aşağısında yer alan Valtos Plajı, merkezden yürüyerek 20 dakikada ulaşabileceğiniz, Yunanistan’ın en iyi plajlarından biri olarak kabul edilen bir cennet. 3 km uzunluğunda sahil şeridine sahip büyük bir plaj.
Kryoneri Plajı, yarı kum yarı çakıl taşından oluşan sahili ve hemen derinleşen deniziyle şehir merkezinde yer alıyor. Merkezde olmasına rağmen denizi oldukça temiz. Plajın karşısındaki Panagia Adası’na ve üzerindeki küçük şapele yüzerek ulaşabiliyorsunuz. Biz de yüzerek adaya geçip herkes gibi şapele tokamızı astık.
Bugün meşhur Paxos, Antipaxos ve Blue Lagoon / Cave (mavi mağara) giden tekne turuna katıldık. Bu bölgenin en meşhur adaları.
Sabah saat 10’da Parga’dan çıktık. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Antipaxos Adası’na ulaştık ve yüzmek için teknemizle Voutoumi Plajı’nda mola verdik. Berrak denizin tadını çıkardıktan sonra adanın batı kıyısına doğru ilerledik. Burada, güzellikleriyle bizi büyüleyen iki Mavi Mağara’yı, Galazios ve Ortholithos’u görme fırsatı bulduk ve Blue Cave’de bol bol yüzdük. Günün sonunda Paxos’un başkenti Gaios’a vardık. Şehri gezmek ve geleneksel tavernalardan birinde öğle yemeği yemek için yaklaşık 2,5 saat burada vakit geçirdik. Akşam 18:00 gibi Parga’ya döndük.
Tekne turunun fiyatı 35 Euro / kişi başı.
İyon Denizi, Akdeniz’in bir parçası olup İtalya’nın güneyi, Sicilya, Arnavutluk ve Yunanistan arasında yer alıyor. Adını ise Yunan mitolojisindeki Io’dan alıyor. Rivayete göre Io, Otranto Boğazı’nda, Güney İtalya’daki Apulia ile Epirus kıyıları arasında yüzerek karşıya geçmiş ve denize de onun adı verilmiş.
Eski Yunan efsanelerinden adını alan İyon Denizi, birbirinden güzel kıyıları, mağaraları ve kayalıklarıyla dikkat çekiyor. Mavi ve yeşilin sayısız tonunun denizi ve adaları çevrelediği bu coğrafya, şimdiye kadar gördüğümüz en temiz ve en etkileyici yerlerden biriydi.
Bir zamanlar antik yazarlar tarafından Adriyatik Denizi’nin bir parçası olarak kabul edilen İyon Denizi, günümüzde ayrı bir deniz olarak değerlendiriliyor. Otranto Boğazı ile Adriyatik Denizi’ne, Messina Boğazı ile de Tiren Denizi’ne bağlanıyor. Bu arada Akdeniz’in en derin noktası da İyon Denizi’nde bulunuyor.
AntiPaxos bembeyaz kumları yemyeşil denizi ile küçücük bir ada. Tekneden atlayarak yüzerek gidiliyor. Öyle bir deniz, güneş, sıcak özlemiymiş ki hemen suya atladık. Deniz muhteşem öyle ki buzzzz gibi olmasına aldırmıyor insan. İyon denizi genel olarak soğuk bir deniz. “İçimizi titretti.” yorumunu yetersiz kılacak kadar soğuktu. Sanırım daha karpuz kabuğu denize düşmeden girdiğimiz için olabilir. Denizler geç ısınır geç soğur. Hal böyle olunca da burasıda yüzdüğümüz en soğuk deniz oldu. Ama bir yandan da gördüğümüz en güzel su rengi buradaydı. Organlarımızın donduğunu hissediyor olsak da sudan çıkmak istemediğimiz bir yüzme deneyimi yaşadık.
Antipaxos’un turkuaz renkli plajları kendinizi Maldivler’de gibi hissettirecek. İnanın hiç abartmıyorum. Gizli saklı kalmış minik koyları, zeytin ağaçları ile kaplı yemyeşil doğası. Daha çok teknecilerin, yat sahiplerinin ve Yunanların tercih ettiği bir ada.
Antik Yunan mitolojisine göre Paxos Adası, rüzgâr tanrısı Poseidon’un aşık olduğu su perisi Amphitrite ile sevgilerine bir sığınak oluşturmak için Korfu’dan koparıp ayırdığı toprak parçası olarak anlatılıyor.
Tüm İyon Adaları içinde bizim en sevdiğimiz ada Paxos oldu. Adanın merkezi olan Gaios, limanda yan yana sıralanmış yelkenlileri, en fazla 2-3 katlı rengârenk İtalyan tarzı evleri ve bu evlerin arkasındaki yemyeşil doğasıyla bizi kendine hayran bıraktı.
Gaios Limanı, karşısında kalan küçük adacıklar Agios Nikolaos ve Panagiа sayesinde oldukça korunaklı bir konuma sahip.
Yunan mitolojisinde Paxos Adası ile ilgili birçok hikâye bulunuyor. Bunlardan birine göre bir Nereid olan Spyo’nun adadaki deniz mağaralarından birinde yaşadığına inanılıyor.
Bir başka hikâyeyi ise Yunan tarihçi Plutarkhos anlatıyor. Hristiyanlığın ilk yıllarında bir ticaret gemisi adanın yakınlarından geçerken kaptan üç kez “Büyük Pan öldü” diye bir ses duyduğunu söylüyor. Daha sonra bu olayı İmparator Sezar’a anlatıyor. Sezar sadece hikâyeye inanmakla kalmıyor, Pan’ın Paxos’ta yaşayıp yaşamadığının araştırılmasını da emrediyor. Pan, Hermes’in oğlu olarak biliniyor ve çobanların, sürülerin ve vahşi doğanın tanrısı kabul ediliyor. Tasvirlerinde genellikle keçi bacakları, boynuzları ve kuyruğuyla gösteriliyor.
Kaptanın duyduğu bu gizemli ses, ölümsüz kabul edilen tanrılardan birinin ölüm haberi olarak yorumlanmış. Bu olay da bazı kaynaklarda antik dünyanın sonu ve Hristiyanlığın yükselişinin simgelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Paxos Adası sırtlarında kalan yüzme noktalarından bir diğeri turkuaz deniz dedikleri bu olsa gerek Blue Cave/ Blue Lagun’de iç titretici soğuk suları ve mağara içine doğru yüzmeyi çok sevdik.
Mavi Mağaralar (Blue Caves), muhteşem turkuaz suları, yüksek beyaz kayalıkları ve deniz yansımalarıyla ünlü bir doğa harikası. Mitolojiye göre deniz tanrısı Poseidon tarafından karısı Amphitrite için bir sığınak olarak yaratıldığına inanılıyor.
Mağaraların en büyük özelliği, güneş ışığının berrak sularla ve kayalarla buluşmasıyla oluşan büyüleyici turkuaz tonu.
Adriyatik Denizi’ne kıyısı bulunan kenti Preveza (Preveze), tarih kitaplarından, Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın Haçlı donanmasını yendiği Preveze Deniz Savaşı ile bildiğimiz kentindeyiz. Marcus Aurelius ve Karyotakis gibi şair ve yazarların seçtikleri ilham kaynağı bir kent. Konaklar, kaleler, pitoresk sokaklar, bahçeler ve çiçek bahçeleriyle süslü.
Sairan Pazar, Şeytan çarşısı.
Taverna, bar, kafe ve dükkanlarıyla begonvillerin süslediği tarihi evlerin bulunduğu sokaktan rebetiko şarkılarının eşliğinde geçtik. Şeytan çarşısı adının hikayesi Osmanlı dönemine dayanıyor: Dönemin hâkim komutanı akşam evine giderken Yunanlılar tarafından sabunlanarak kaygan hale getirilen sokaktan geçerken atı kayar ve düşerken “şeytan sokağı” diye bağırır. O gün bugün derken sokağın adı Saitan Bazaar olur.
Antistasis Caddesi üzerinde bulunan Preveza Saat Kulesi, 1792 yılında Venedikliler tarafından yapılmış. Bir tarafında güneş saati de bulunuyor. 1808 civarında Ali Paşa, saatin ilk çanını çıkarıp Ioannina Kalesi’nin ana girişindeki kuleye yerleştirmiş. Ioannina’nın merkez meydanındaki saat kulesinde bu çan hâlâ yer alıyor.
Kulenin güney tarafındaki taş oyma ise Venedik dönemindeki Preveza armasını gösteriyor. Şehrin sembollerinden biri ve ikonik bir buluşma noktası.
Agios Haralambos Kilisesi, Preveza’nın merkezinde bulunan önemli bir dini yapı. 18. yüzyılda inşa edilmiş. Dış cephesi ve içindeki süslemeleriyle dikkat çekiyor. Kilisenin içinde yer alan fresk ve ikonalar Bizans sanatının güzel örneklerini yansıtıyor. Her yıl düzenlenen ayinler ve festivallerle de yerel halk için önemli bir buluşma noktası.
Ayrıca boğazları kontrol etmek için 1807’de Ali Paşa tarafından yaptırılan Agios Athanasios ve Pantokrator Kalesi’nin içerisinde yer alan şapelin 1780 tarihli dini resimlerine de burada rastlamak mümkün.
Odisseas Androutsos heykeli, 1788–1825 yılları arasında yaşamış bir isyancıya ait. Tepedelenli Ali Paşa’nın yanında yetişmiş, daha sonra 1821’de Osmanlı’ya karşı Yunan isyanına katılan öncülerden biri olmuş.
Bir süre sonra isyancılarla arası açılınca Osmanlı’ya sığındığı anlatılır ve bu süreç sonunda Yunanlılar tarafından idam edilir. Yıllar sonra ise iade-i itibar yapılarak adına bu heykel dikilir.
Denizci Anıtı, II. Dünya Savaşı sırasında 1941 yılında Preveze’deki bataryaya yapılan hava saldırısında hayatını kaybedenler ile 1945’te mayına çarpıp batan gemide ölen denizcilere adanmış.
Agios Andreas Kalesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrin stratejik konumunu korumak amacıyla inşa edilmiş.
1700’lü yılların başında Osmanlı döneminde yapılan kale, İç Kale, Çınar Ağacı Kalesi veya Kökler Kalesi gibi isimlerle de anılmış. Daha sonra Venedikliler kaleyi ele geçirince, içindeki garnizon camisinin Aziz Andreas’a adanmış bir kiliseye çevrilmesiyle birlikte “Agios Andreas Kalesi” adını almış.
Gittiğim her şehirde muralları yakalamayı seviyorum. Preveza’da da buldum. Old Preveza Mural, şehrin tarihini ve yerel balıkçılık kültürünü anlatıyor. Üzerinde “Preveza kıyısında yürüyüş” yazıyor.
Monolithi Plajı, Kamoros Burnu’ndan Kastrosykia köyüne kadar uzanan 22 kilometrelik uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun plajlarından biri. Biz ise upuzun kumsal ve dümdüz açıklığa bakan deniz manzaralarını çok tercih etmediğimiz için burada denize girmedik. Plajın arkasında Monolithi Ormanı yer alıyor ve burası koruma altında bir alan. Sahil boyunca birçok beach club da bulunuyor. Burası adeta sonsuz gibi görünen manzarasıyla insana özgürlük hissi veriyor.
Preveza’nın en popüler plajlarından biri olan Alonaki Fanariou, yeşil ve berrak suyuyla yüzmek için tam aradığımız türden bir yer. Kapalı, manzaralı koy.
İlginçtir koyun tamamı Alman turistlerle doluydu. İronik bir durumdu; yabancı bir ülkeye tatile geliyorsun ve gittiğin koyda yine kendi vatandaşlarınla berabersin.
İyon Denizi’nin rengi aslında suyun kendi renginden kaynaklanmıyor. Gözümüzün gördüğü şey; güneş ışığı, deniz tabanı ve su moleküllerinin birlikte oluşturduğu bir optik illüzyon. Bu yüzden aynı koy sabah başka, öğlen başka, gün batımında ise bambaşka bir maviye bürünüyor.
Yunanistan’da plaj kültürünün en güzel taraflarından biri şu: Koylara gidince kimse sana “buraya kurulamazsın” demiyor. İstersen kendi şemsiyeni açıp havlunu seriyorsun, istersen şezlong ve şemsiye kiralıyorsun. Plajlar herkesin; tercih senin. Deniz gerçekten herkesinmiş gibi hissettiriyor.
Tatilimizin geri kalanını geçireceğimiz Lefkada’ya ada desek de ana karaya oldukça yakın. Bu nedenle adaya bir bağlantı yolu yapılmış. Bizdeki Cunda Adası gibi, feribota binmeden arabayla doğrudan Lefkada’ya geçebiliyorsunuz.
Lefkada, mitolojide “aşk adası” olarak da anılıyor. Antik çağın en önemli kadın şairlerinden biri kabul edilen ve Platon tarafından “10. Musa” olarak adlandırılan Sappho’nun, yaşadığı aşk acısı nedeniyle adanın güneyindeki Cape Lefkatas’taki dik kayalıklardan kendini denize bıraktığı anlatılıyor.
Lefkada’ya kadar gelmişken adaya özgü bazı lezzetlerden de bahsedelim:
• Kefal havyarı olarak bilinen “avgotaraho”, kefal balığının yumurtalarının kurutulmasıyla hazırlanıyor ve ince dilimler halinde servis ediliyor.
• Adanın dağ köylerinden Eglouvi’de yetiştirilen mercimek oldukça meşhur. Lezzeti ve pişme süresi diğer mercimeklerden farklı.
• ”Bakaliaros Skordalia”, kızarmış morina balığının özel sarımsak sosuyla servis edildiği, fish and chips’i andıran bir lezzet.
• Yunan pirinç böreği olarak bilinen “rizopita” ise ince yufkalar arasına pirinç konularak hazırlanıyor ve fırında pişiriliyor.
Lefkada Kasabası, adanın başkenti olarak kabul ediliyor. Keşfedilecek pek çok sokağı, güzel bir sahil şeridi ve çok sayıda restoran, bar ve kafesi bulunan şirin bir kasaba.
Kasabada;
Pantokrator Kilisesi
Agioi Anargyroi Kilisesi gibi görülmeye değer simgesel yapılar bulunuyor.
Denizden fırsat kalırsa gezebileceğiniz diğer tarihi yerler de var (ben tercihimi denizden yana kullandım:
Agia Mavra Kalesi (Santa Mavra Kalesi), Lefkada’nın girişinde yer alıyor. Ana karadan adaya gelirken ilk görülen yapılardan biri ve adanın en önemli tarihi noktalarından. İçerisinde çeşitli yapı kalıntıları ve 1888 yılında inşa edilen Agia Mavra Kilisesi bulunuyor. Lefkada ile Yunanistan ana karası arasındaki yarımada üzerinde yer alan kale, yaklaşık 25.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor ve tarihi boyunca 12 kez kuşatılmış.
Adanın kuzeyindeki Frini Köyü’nde bulunan Faneromeni Manastırı da görülmeye değer yerlerden biri. Beyaz badanalı duvarları, kırmızı kiremitleri ve ahşap panjurlarıyla dikkat çekiyor. Hâlen aktif olan manastır, 1634 yılında avcılık tanrıçası Artemis’e adanmış eski bir tapınağın üzerine inşa edilmiş.
Lefkada’da Yaya Yolu (Ioannou Mela Caddesi) boyunca yürüyerek rengârenk ahşap evlerin ve çiçeklerle süslenmiş sokakların bulunduğu tarihi merkezi gezebilirsiniz. Burada yerel kafeler, hediyelik eşya dükkânları ve adanın ünlü şairlerinden Angelos Sikelianos’un evi gibi kültürel noktalar da bulunuyor.
Adanın ana yerleşim bölgesi kuzeydeki Lefkada olarak geçiyor ama o muhteşem plajları adanın güney tarafında bulunuyor. Bu muhteşem plajların en popülerlerinden biri Porto Katsiki.
Porto Katsiki için bizim Kalkan’daki Kaputaş Plajı’nın çok daha heybetli ve çok daha etkileyici hali diyebilirim. Burayı gördüğünüzde aklınızdan geçen ilk şey büyük ihtimalle “Burası gerçekten gerçek mi?” olacak. Denizin mavisinin her tonunu bir arada görmek insanı gerçekten büyülüyor.
“Porto Katsiki” kelime anlamı olarak “Keçi Limanı” demek. Rivayete göre, geçmişte uçurumun üst kısımlarına sadece keçiler tırmanabildiği için bu isim verilmiş.
Porto Katsiki’yi ilk kez yukarıdan gördüğünüz an bana hak vereceksiniz, Bence bu plaj, tüm Yunan adalarındaki plajlar arasında rahatlıkla ilk 10’a girer.
İncecik beyaz çakıl taşları ve güneş ışığı birleşince deniz, o meşhur neon mavi ve turkuaz rengini alıyor. Biz Porto Katsiki’ye arabayla geldik. Otoparktan sahile ulaşmak için uçurumun kenarına yapılmış yaklaşık 80 basamaklı oldukça dik bir merdivenden inmek gerekiyor.
Bu arada plaja ulaşan yol da epey maceralı. Bazı bölümlerde iki aracın yan yana geçmesi neredeyse imkânsız. Kendi aramızda “Eğer burası çok kalabalıksa geri dönmek de mümkün olmaz, yol kenarına park etmek de…” diye şakalaşıyorduk. İşin ilginç tarafı, kısa süre sonra tam da böyle bir durumla karşılaştık. Sonuç olarak dağın başındaki otoparka mecburen 10 Euro ödemek zorunda kaldık ama değer doğrusu. Unutmadan sakın şemsiyesiz gelmeyin. Güneşten korunacak yer yok. Kayaların etrafı taş düşme tehlikesinden çevrili. Altına giremiyorsunuz. İnmeden bir market var oradan her türlü yiyecek, içecek ve hatta şemsiye almak mümkün.
Marantochori yolu üzerinde, Vasiliki’nin hemen ilerisinde bulunan Ammoussa Plajı, Lefkada’nın en güzel koylarından biri. Plaja giderken yemyeşil manzaralar ve karşıda İthaka Adası’nın görüntüsü size eşlik ediyor.
Korunaklı bir koyda yer aldığı için denizi genellikle dalgasız, sakin ve oldukça berrak. Plaj tamamen çakıl taşlarından oluşuyor. Güneş ışığını yansıtan pürüzsüz taşları ve kıyıya yakın kayalıkları sayesinde şnorkelle yüzmek için de uygun bir yer.
Biz gittiğimizde 2 şezlong ve 1 şemsiye ücreti 15 Euro’ydu. Plajın yanında güzel bir restoran ve bar da bulunuyor.
Bugün Lefkada çevresindeki adaları tekne turu ile gezdik. Sabah saat 09.30’da Nidri Limanı’ndan teknemize bindik ve İyon Denizi’nin eşsiz güzelliklerini keşfetmeye başladık. Nidri, Lefkada’nın en büyük turizm merkezi.
Tur boyunca Egremini Plajı’nı, Kefalonya Adası’ndaki şirin Fiscardo kasabasını, efsaneleriyle ünlü Ithaca Adası’nı, etkileyici Papanikolis Mağarası’nı, ünlü Scorpios Adası’nı ve Madouri Adası’nı gördük. Muhteşem koylarda yüzme molaları verdik, turkuaz suların ve birbirinden güzel manzaraların tadını çıkardık.
Yaklaşık sekiz buçuk saat süren keyifli turun ardından saat 18.00’de tekrar Nidri’ye döndük. Gün boyunca birbirinden güzel koylar gördük, denize girdik ve birçok tarihi hikâye dinledik. Doğal güzellikler ve unutulmaz manzaralar eşliğinde dolu dolu bir gün geçirdik.
Tekne turunun fiyatı 40 Euro / kişi başı.
Lefkada Adası’nın güney ucundaki Cape Doukato’da bulunan Lefkada Deniz Feneri, 1890 yılında taştan inşa edilmiş. Beyaz kayalıkların üzerinde yer alan fener, yıllardır İyon Denizi’nden geçen gemilere rehberlik ediyor.
Fenerin bulunduğu noktada antik çağlarda Apollon Tapınağı’nın olduğu söyleniyor. Efsaneye göre ünlü şair Sappho, karşılıksız aşkının acısına dayanamayıp bu yüksek beyaz kayalıklardan kendini denize bırakmış. Bu nedenle bölge antik dönemden beri “Aşıklar Uçurumu” olarak da anılıyor.
Hava açık olduğunda buradan İthaka ve Kefalonya adalarını görmek mümkün.
Tekne gezimizdeki ilk durağımız, İyon Denizi’nin en güzel plajlarından biri olan Egremini oldu. Burada yüzme molası verdik. Plaj, yüksek beyaz kayalıkların hemen eteğinde yer alıyor. Deniz suyu ise mineral yapısı ve beyaz çakıllı sahili sayesinde etkileyici bir turkuaz renge sahip.
Karadan plaja ulaşmak için yaklaşık 350-400 basamaklı dik bir merdiveni inmek gerekiyor. Biz ise tekneyle geldiğimiz için bu güzel koyun keyfini daha kolay çıkarabildik.
Buradan İyon Denizi’nin en büyük adası olan Kefalonya’ya, daha doğrusu adanın en güzel noktalarından biri sayılan Fiscardo’ya geçtik. Manzara çeşitliliği ve doğal güzellikleriyle gerçekten etkileyici bir yer.
Kefalonya’nın süsü olarak anılan Fiscardo, 1953 yılındaki büyük depremden etkilenmeden ayakta kalan tek köy. Burada restoranlardan birinde yemek yemek ve sahilde yürüyüş yapmak için kısa bir mola verdik. Ada yaklaşık 300 yıl Venediklilerin yönetiminde kaldığı için kasabalarında ve köylerinde hâlâ İtalyan etkisini görmek mümkün.
Fiscardo, adanın en şık yerlerinden biri ve dört limanından biri. Özellikle lüks yatlarıyla gelen İngiliz turistlerin gözde noktalarından biri haline gelmiş. Küçük bir Portofino’yu andırıyor, ancak burada İtalyanlardan çok İngilizler dikkat çekiyor.
Kefalonya, Yunanistan’ın batısında İyon Denizi’ndeki adaların en büyüğü. Uzun kumsalları, turkuaz denizi, güzel koyları ve etkileyici mağaralarıyla dikkat çekiyor. Adada ayrıca ilginç jeolojik oluşumlar da bulunuyor. Doğası ve deniziyle gerçekten keyifli bir yer
Tekne turumuzun bir sonraki durağı, Homeros’un destanlarında adı geçen kahraman Odysseus’un (Ulysses) yurdu olarak bilinen romantik İthaka Koyu oldu. Efsanelerle iç içe geçmiş bu ada.
İthaka’da dağlar ve deniz birbirini tamamlayan eşsiz bir manzara oluşturuyor. Güzel koyları, berrak plajlarıyla oldukça etkileyici bir yer. Biz de burada bol bol yüzerek ve bu güzel manzaranın tadını çıkararak keyifli vakit geçirdik.
Tekne turumuz sırasında Meganisi Adası’ndaki Papanikolis Mağarası’na da uğradık. Burası, II. Dünya Savaşı sırasında efsanevi Yunan denizaltısı Papanikolis’in saklandığı yer olarak biliniyor. Adını da İtalyanlara karşı başarılı operasyonlar gerçekleştiren bu ünlü denizaltıdan alıyor.
Mağaranın en dikkat çekici özelliği, o dönemde büyük bir denizaltıyı tamamen gizleyebilecek kadar geniş olması. Bugün de tekneler mağaranın içine kadar girebiliyor. İçeride devasa sarkıtlar ve etkileyici kaya oluşumları görülüyor. Tarihi hikâyesi ve doğal güzelliğiyle bölgenin en ilgi çekici duraklarından biri.
Tekne turumuz sırasında Onassis ailesine ait Scorpio, Sparti ve Scorpidi adalarını görme fırsatı bulduk. Rehberimiz, özellikle Scorpio Adası’nın hikâyesini detaylı şekilde anlattı. Burası, Yunan armatör Aristoteles Onassis’in 1963 yılında satın alarak dünyanın en ünlü özel adalarından birine dönüştürdüğü yer. Onassis adayı satın aldığında oldukça kurak ve çorak bir araziyle karşılaşmış. Daha sonra dünyanın farklı bölgelerinden getirilen 200’den fazla ağaç türü ve kurulan su altyapısıyla ada yemyeşil bir görünüme kavuşmuş.
Scorpio Adası, sadece doğal güzelliğiyle değil, ev sahipliği yaptığı ünlü isimlerle de tanınıyor. Aristoteles Onassis ile ABD’nin eski First Lady’si Jacqueline Kennedy’nin düğünü 1968 yılında burada gerçekleşmiş. Yıllar içinde Winston Churchill, Marilyn Monroe ve Frank Sinatra gibi birçok ünlü isim de adanın misafirleri arasında yer almış.
Adada Onassis ailesine ait küçük bir şapel ile Aristoteles Onassis ve çocukları Alexander ile Christina’nın mezarları bulunuyor. 2013 yılında Onassis’in torunu Athina Onassis, adayı 99 yıllığına Rus milyarder Dmitry Rybolovlev’in kızı Ekaterina Rybolovleva’ya kiraladı. Günümüzde ada, yüksek gizlilik ve konfor sunan lüks bir tatil kompleksi olarak kullanılmaya devam ediyor.
Modouri Adası, ünlü Yunan şairi Aristoteles Valaoritis’in doğup büyüdüğü ve eserlerinin bir kısmını kaleme aldığı yer olarak biliniyor. Adada, şairin 1859-1864 yılları arasında yaptırdığı sarı renkli neoklasik bir malikâne ile Gotik tarzda küçük bir kilise bulunuyor. Malikâne, 1990 yılında tarihi eser statüsüne alınmış ve günümüzde Valaoritis ailesinin torunlarına miras olarak kalmış durumda. Ada hâlâ ailenin özel mülkiyetinde bulunuyor ve üzerinde herhangi bir yerleşim yeri yok.
Ve dokuz gün bir anda geçti bitti. Oh la la, sağlıklı ve mutlu bir yaşamın sırrı; çalışmakla dinlenmeyi dengede tutmaktan geçiyor” diyecekken, kendimizi İstanbul’a dönüş çilesinin içinde bulduk. Aslında sınırda çok beklemedik; yaklaşık iki saatte geçtik. Ancak İpsala’dan İstanbul’a normalde 285 kilometre olan yolu tam sekiz saatte tamamlayabildik. Yine de ne yapalım, gezince hayat güzel…
Bu yolculuk boyunca her şehir bana farklı bir hikâye anlattı. Yanya, Parga ve Preveze’nin sokaklarında gezerken Osmanlı’nın izlerine rastladım. Lefkada’da İyon Denizi’nin sakin ve büyüleyici maviliğini keşfettim. Kefalonya’da ise adanın ünlü ve daha lüks yaşam tarzına tanık oldum. Yaşadığım her deneyim hafızamda güzel anılar bıraktı ve yolculuğa çıktığım her seferde olduğu gibi bana yeni şeyler kattı.
Bu gezimde de mekanların tarihleri, sokakların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:
Sahyaci
Egenin Karşı Kıyısı
Bir Dakikada Geziyorum
Avrupa Gezgini Blogu
The Magger
Wikipedia
Discover Greece
Gezgin Çift


















































