Saraçhane, Süleymaniye, Vefa, Zeyrek, Küçükmustafapaşa, Unkapanı, Küçükpazar Gezi Yazısı
İstanbul’u tanımak, sevmek, derinlemesine öğrenmek ve onunla dost olabilmek için yollara düşen biz “İstanbul severler” yine yollardayız.
Dört yıldır araştırarak her ay bir semti geziyorum, hâlâ tam olarak keşfedemedim. Ama ne zaman bir sokaktan geçsem, bir eserin önünde durup bakışlarımı üzerine diksem, yavaş yavaş zihnimde yerlerine oturuyorlar. Belki birkaç yıl sonra ben de küçük bir “İstanbul arşivcisi” olurum, kim bilir?
Bugün Sirkeci’den başladık, sonra Saraçhane, Süleymaniye, Vefa ve Zeyrek’ten geçerek Küçük Mustafapaşa, Unkapanı, Küçük Pazar ve Eminönü’ne kadar yürüdük. Tam bir 360 yaptık!
Bakalım, siz de bu rotayı bizim kadar sevecek misiniz?
Sirkeci Garı’nın hemen yanında, kalabalığın arasında fark edilmeyi bekleyen zarif bir yapı var: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii.
Sirkeci’deki Halil Lütfü Dördüncü İş Hanı’nın içinde, neredeyse bin yıllık bir kilise var. Yapının Bizans dönemine ait Prosphorion Limanı girişindeki kilise olduğu tahmin ediliyor.
Sirkeci garının gerisinde 1580’lerde Mısır Valiliği yapmış olan Hoca Üveys’in yaptırdığı Hocapaşı Camisi ve hamamı bulunuyor.
Çarşı içinde bulunan Arpacılar Camii, 1453 yılında Şeyh Mehmet Geylanî tarafından yapılmış.
Eminönü Bahçekapı’daki yıldız kabartmalı bir bina var ki hiçbirimizin fark etmediğine eminim. İstanbul’un fethine katılıp şehre Bahçekapı’dan giren ve gazi unvanını alan Yıldız Dede Tekkesi’ymiş.
Yeni Cami karşısındaki ünlü Nimet Abla Milli Piyango Bayii önünden Arpacılar Caddesi’ne girip ilk sola dönünce, hemen Yalı Köşkü Caddesi üzerinde mimar A. Vallaury tarafından yapılan, pencerelerinde at nalı biçimli kemerlerin bulunduğu oryantalizm etkili, II. Mahmud’un yaptırdığı Hidayet Camii’ni görürüz.
Bu bölge, yani Melek Girmez Sokağı’nın olduğu yer, zamanında deniz henüz doldurulmadığı için sahilmiş. Burada kayıkhaneler, kayıkhanelerin üstünde bekar odaları, karşılıklı ahşap dükkanlar ve kahvehanele ve batakhaneler varmış
Büyük Postane’nin arkasında, İstanbul Ticaret Odası’nın bulunduğu arsanın köşesinde. 1909’da Muzaffer Bey’in mimar Vedat Tek’e yaptırdığı Hobyar Mescidi duruyor.
Sirkeci Garı’ndan Büyük Postane’ye doğru yürüyüp Aşir Efendi Caddesi’ne girdiğinizde yolun sonunda 1741 tarihli III. Selim devri şeyhülislâmlarından Mustafa Âşir Efendi’nin yaptırdığı Aşir Efendi Kütüphanesi’nin binasını görüyorsunuz.
Hoca Kasım Günani Camii, Fatih dönemi alimlerinden Hoca Kasım Günârî tarafından 1558 yılında yaptırılmış. Hocanın bir diğer camisi de Fatih Balat’ta, Hoca Kasım Günari Mahallesi’nde yer alıyor.
Nuruosmaniye Cami’nden sola dönüyoruz. Biraz ilerleyip soldaki ilk sapağı geçince, bir tarafında eski ahşap evlerin sıralandığı küçük ve hoş bir meydana geliyoruz. Burası, İstanbul’daki en eski camilerden biri olan Mahmut Paşa Camii. Bursa tarzı camilerin güzel bir örneği.
Mahmut Paşa Yokuşu’nda yaklaşık 250 metre kadar aşağı inip sola döndüğümüzde külliyeye gelir sağlamak amacıyla yapılmış İstanbul’un en eski hamamlarından biri olan Mahmut Paşa Hamamı karşımıza çıkıyor.
Cami avlusunun biraz dışında Mahmut Paşa Türbesi’nin bulunduğu küçük bir mezarlığa varıyoruz.
Yürüye yürüye Vezneciler’e geldik.
16 Mart Şehitleri Caddesi, Vezneciler’den Süleymaniye’ye doğru uzanıyor. Caddeye bu isim, İngiliz işgal güçlerinin 16 Mart 1920’de Şehsadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nın yerindeki karakolda kalan erlerden dördünün bir gece baskınında şehit edilmesinden dolayı verilmiş.
Bu bölgede tekkeler dolu.
Vezneciler Caddesi’ne açılan ve kuzeyden Süleymaniye’ye doğru uzanan 16 Mart Şehitleri Caddesi üzerinde, Hallacı Mansur Sokağı’nda, İstanbul Üniversitesi Zooloji Enstitüsü’nün karşısında ahşaptan yapılmış ve kuruluşu 1680’lere kadar uzanan Keşfi Osman Efendi Dergahı’nı görebiliyoruz.
Vezneciler’de Kalenderhane Mahallesi’nde Keşfi Osman Efendi Tekkesi bulunuyor.
Kanuni Sultan Süleyman, Bozdoğan Kemeri’ne bitişik birkaç oda yaptırarak bunları Helvai Yakup Efendi’ye verdiği Helvacı Baba Tekkesi
Kalenderhane Mahallesi’nde, Deruni Mehmet Efendi ve Hallacı Mansur sokaklarının kavşağında yer alan Deruni Mehmed Efendi Tekkesi
Meşhur görkemiyle etkileyici 1930’lu yıllara kadar “Diakonissa Kilisesi” Kalenderhane Camii’ne varıyoruz.. Hem Bizans hem Osmanlı izlerini taşıyan İstanbul’un ilk Mevlevihanesi sayılan nadir yapılardan biri.
Saraçhane’den Atatürk Bulvarı’na doğru yürüyüp IBB binasının hizasına yaklaştığınızda, karşınıza İstanbul’daki en uzun isimli cami çıkıyor: Kadı Hüsameddin Efendi Çamaşırcı Hacı Mustafa Efendi On Sekiz Sekbanlar (Yeniçerilerin savaşta önde giden birliklerine verilen ad) Camii. Caminin yan tarafında yer alan On Sekiz Sekbanlar Haziresi, İstanbul’un fethi sırasında şehir içinde şehit düşen on sekiz Osmanlı askerinin anısına yapılmış.
Caminin hemen yakınında duran Ankaravi Medresesi, bir diğer adıyla Hoşkadem Camii, ya da Ankaravi Mehmet Efendi Camii var.
Fatih Sultan Mehmet’in alemdarlarından Ali Haydar Dede tarafından Haydarhane Camii’ni görüyoruz.
Horhor Caddesi’nin başında, Aksaray yönüne doğru inerken, İstanbul’un eski kâgir konaklarından biri karşınıza çıkıyor: Suphi Paşa Konağı. Abdüllatif Suphi Paşa, ünlü Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babası. Hamdullah Suphi Bey, konağı Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’ye tamir ettirmiş ve 1966’da vefatından sonra konak İstanbul Üniversitesi’ne geçmiş.
Horhor Caddesi ile Yeşil Tekke Sokağı’nın kesiştiği köşeye geldiğinizde, karşınıza 1729 tarihli Hacı Süleyman Bey Sıbyan Mektebi çıkıyor. Yanındaki çeşme ile birlikte 18. yüzyıl eseri.
20.yy. başlarından kalma eski Fatih Şehremaneti binası, tarihi itfaiye teşkilatı yapısını ve önlerindeki Fatih Parkı’nı görüyoruz.
Kadınlar Pazarı’nın başına geldiğinizde, ünlü şeyhülislam Hüsameddin Efendi tarafından 1612’de yaptırılan Tezgahçılar Camisi hemen göze çarpıyor.
Yakınlarda, Bozdoğan Kemeri’nin yanında duran Helvai Tekkesi de dikkatinizi çekiyor.
Rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman tekkeyi ziyaret ettiğinde Şeyh Yakub Efendi’den bir burhan istemiş ve Şeyh Efendi, sultana helva hazırlatmış. Sultan da kalbinden “Helva olsa da yeseydik” diye geçirmiş; işte bu olaydan sonra Şeyh Efendi’ye Helvai Yakub Efendi denmiş.
Bozdoğan Kemeri’nin hemen dibinde, karşınıza Gazanfer Ağa Medresesi çıkıyor. Medresede bir sebil ve Gazanfer Ağa’nın türbesi de yer alıyor. Gazanfer Ağa’nın hikayesi de ilginç: Aslen Macar imiş. II. Selim şehzade iken onun yanına girmiş ve Selim padişah olunca yanında kalabilmek için hadım edilmeye razı olmuş. Kardeşi Cafer bu ameliyatı atlatamamış, ama Gazanfer Ağa yaklaşık otuz yıl yaşamış; Selim’den sonra oğluna ve torununa da hizmet etmiş. Sokakta yürürken bu tür taş yapının tarihini düşünmek, o dönemin yaşamına dair bir pencere açıyor insana.
Tekrar yolun karşısına geçerek Arkeoloji Parkı’na geliyoruz. Burası, 1960’larda altgeçit çalışmaları sırasında gün yüzüne çıkan çok önemli bir keşfin adresi: Aya Polieuktos Kilisesi.
Halic’e doğru ilerlerken karşımıza ilk çıkan yapı Valens Kemeri ya da bilinen adıyla Bozdoğan Kemeri. Kemeri gördüğünüzde şaşıracaksınız: 1600 yıldır dimdik ayakta duran yaklaşık 1 km uzunluğunun 900 metre kadarı hâlâ ayakta, en yüksek bölümü iki katlı ve caddeden yüksekliği 20 metreyi buluyor.
Fatih Sultan Mehmet tarafından şehre davet edilen ve semte adını veren, İstanbul fethinden sonra buraya yerleşmiş ve halkın çok sevdiği bir din adamı Şeyh Ebul Vefa’nın türbesini ve yenilenmiş Camisi’ni görürüz.
Katip Çelebi Caddesi’nin sonuna doğru, Yılda yalnızca bir kez, Ocak ayının 1’inde toplanıp ayin yapılan, son yıllarda “sosyete kilisesi” diye anılan, ayazması ve orada dağıtılan anahtarlarıyla ünlenen bir kilise var: Ayın Biri Kilisesi (Vefa Kilisesi). Şifalı olduğuna inanılan suyun, dileklerin kabulü kadar ruhsal bir huzur verdiği söyleniyor.
IMÇ 3. ve 4. bloklarının arasında sağda Fetih’ten sonra İstanbul’da ilk kadı, ilk belediye başkanı olarak görev yapan Hızır Bey’in türbesi bulunuyor.
Atatürk Bulvarı’nı doğusunda iMÇ’nin ortasında yakın zamanda restore edilmiş küçük, eski bir mezarlık var. Mezar taşlarının birinde Cihannüma yazarı, tarih ve coğrafya bilgini Katip Çelebi ismini görürüz.
Sedat Hakkı Eldem’in II. Ulusal Mimarlık Akımı eseri diyebileceğimiz, kendini çevreye çok iyi uyarlayabilmiş, Ağa Han ödüllü modern Sosyal Sigortalar Kurumu (SGK) binası. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı karşısındadır.
Atatürk Bulvarı’na çıktığımızda, sağda aşağıya doğru bakınca karşımıza hoş bir Barok eser çıkıyor: Şebsafa Kadın Camii. Burası, Sultan I. Abdülhamit’in dördüncü hanımı Fatma Şebsafa Hatun tarafından, oğlu Şehzade Mehmet anısına 1787–1788 yıllarında yaptırılmış. Günümüzde “Şebsafa” kelimesi Türkçede “Gece Sefası” anlamına geliyor.
İtfaiye Caddesi’nde yürümeyi sürdürelim. Soldaki Zeyrek Caddesi’ni geçtikten sonra yine soldaki İbadethane Sokağı’na girersek köşede, küçük bir mektep binasıyla karşılaşıyoruz. Şeyhülislam Zembili Ali Efendi.
Pantokrator Kilisesi karşısında Mehmed Emin Tokadi Hazretleri türbesi var. Osmanlı döneminin önemli İslam alimlerinden ve evliyalarından biri olarak kabul edilir. Hayatının büyük bir kısmını ilim ve tasavvuf yolunda geçiren Tokadi Hazretleri, özellikle Nakşibendi-Müceddidi tarikatının temsilcisi olarak tanınır.
Pantokrator’a cami adıyla Molla Zeyrek Camisi’ne varıyoruz. Zeyrek’in en önemli tarihi binası 12. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen Pantokrator Manastırı’ndan kalma yan yana duran üç kilisedir.
Cadde uzerinde Bizans’tan kalma yükselen duvarın kaymasını önleyen destek duvarları görülür. İçinde bir de sarnıç vardır. Burasi 12.yüzyılda Dorduncu Tepe’ye Imparator Ioannis II. Komnenos tarafindan insa ettirilen Zeyrek Sarnıcı (Pantokrator Sarnıcı). Pantokrator Sarnıçları adıyla bilinen sarnıç.
Şimdi Sarnıç üstünde yükselen Cami, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde sadrazamlık yapmış Karamani Piri Mehmet Paşa tarafından 1543’te yaptırılan Piri Mehmet Paşa Camii’ndeyiz.
Süleymaniye Camii ve külliyesine doğru yürümeye başladığımızda hâlâ görece çok sayıda eski ahşap ev barındırdığı için bir dönem SİT alanı ilan edilmiş bölgeye varıyoruz.
Müftülüğün solundan devam edip bahçe duvarları boyunca yürüyüp sağa sapınca, Namahrem ve biraz ilerisindeki Ayrancı sokaklarıyla karşılaşıyorsunuz. Burası, bir zamanlar cami ve tekke ile çarşının etrafında kurulmuş, meydan çeşmesi, kahve, bakkal, manav, kasap gibi yapıların bulunduğu Osmanlı mahallelerinin korunması gereken son örneklerinden biri.
Süleymaniye Camisi’nin arkasında, içinde yaklaşık üç bin bitki türünün bulunduğu bir yer var: Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. İsmi, 1935’te bahçeyi kuran kişiden geliyor ve İstanbul Üniversitesi’ne bağlı. Ama maalesef burayı görmek yasak. Bu ülkenin yasakları bitmiyor ya… Öyle bir çeşitlilik var ki, sanki halka göstermek yerine devlet sırrı gibi saklamak daha değerli. Üstelik bu bahçe 2015’te, tartışmalı bir şekilde, komşu alanları kullanan İstanbul Müftülüğü’ne (yani Diyanet İşleri Başkanlığı’na) devredildi.
Külliyenin kuzeybatı köşesinde, küçük üçgen bir bahçede Muhteşem Mimar Sinan’ın mütevazı türbesi yer alıyor.
Prof. Sıddık Sami Onar Caddesi’ne döndüğümüzde, İstanbul’un en önemli yapı topluluklarından birine, on şerefeli dört minareli ve tüm zamanların başyapıtlarından biri sayılan Süleymaniye Külliyesi’ne ulaşırız. İç mekânındaki genişlik hissi, sadelik, görkem ve estetik açıdan mükemmel bir örnektir.
Süleymaniye Külliyesi, Mimar Sinan tarafından 1550-57 yılları arasında, İstanbul’un en göz alıcı tepelerinden birine inşa edilmiştir. Külliye sadece camiden ibaret değil; içinde darüşşifa, tıp medresesi, imaret, tabhane, sibyan mektebi, Kanuni ve Hürrem Sultan türbeleri, Evvel, Sani, Salis, Rabi medreseleri, darülhadis, darülkurra, hamam, kervansaray ve Tiryaki Çarşısı da bulunuyor. Sinan, Süleymaniye’yi kendi ifadesiyle “kalfalık” dönemi eserim olarak nitelendirir.
Kuzey terasının doğu ucunda ve türbe bahçesinin hemen arkasında, terasın kenarına açı yaparak caddeyi takip eden Darülhadis bulunuyor. Avlu, çevresine sıralanmış 22 hücreden oluşuyor.
Caddenin karşısında Süleymaniye Külliyesi’nin iki medresesini görüyoruz.
Sokağın karşısına geçince, şimdi halka kapalı olan büyük darüşşifa (hastane) binasını görüyoruz;
Tiryaki Çarşısı’ndan sağa dönüp cami avlusunun batı kenarını izleyen caddeye girdiğimizde önce külliyenin imaretine (aşevi) ulaşıyoruz
İmaretin yanındaki bina ise kervansaray.
Caminin kuzey kapısından Haliç’e bakan terasa çıkıyoruz. Sağa dönüp binanın etrafında yürüdüğümüzde, caminin arkasındaki Kanuni Sultan Süleyman ve Haseki Hürrem’in türbelerinin bulunduğu bahçeye giriyoruz.
İşte büyük Süleymaniye Külliyesi. Dünyada onun kadar büyük, muhteşem, dahice tasarlanmış ya da yapıları birbiriyle bu kadar uyumlu bir eser eğer varsa, belki birdir, belki ikidir.
Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen
İki kazma kürek gerek iki de ırgat gerek,
Ancak hadi gel yapalım geri şunu desen
Bir Sinan gerek bir de Süleyman.
Mehmet Akif Ersoy
Süleymaniye Camii’nin denize bakan tarafında inşa edilen Sivayuşoğlu medrese bulunuyor.
Şimdi ise bina, Hilye-i Şerif ve Tespih Müzesi.
Biraz daha ilerlediğinizde, İstanbul’da sivil mimarinin nadir örneklerinden biri olan Atıf Efendi Kütüphanesi karşınıza çıkar.
Sokağa bakan cephede, kütüphane memurlarının (hafız-ı kütb) oturması için üç ev yer alıyor.
Kütüphanenin yanındaki köşede, Rehabula Kadın Sebili ve Hatun Türbesi var. Vefa’da, Atıf Efendi Kütüphanesi’nin karşısında, Fetva Yokuşu Sokağı’nda yer alan bu sebil, 1700’lü yılların ortalarında Şahkulu Mehmet Efendi tarafından eşi Rehabula Kadın adına yaptırılmış.
Vefa Semtinde çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre pek çok çeşme ve sebil mevcuttur. Abdullah Ağa Çeşmesi, Ali Efendi Çeşmesi, Ekmekçizade Sebili, Darü'l-Hadis Sokaktaki Çeşme, Molla Hüsrev Çeşmesi, Kara Halife Mehmet Efendi Çeşmesi, Kayserili Ahmet Paşa Çeşmesi, Mustafa Paşa Çeşmesi, Rehabula Kadın Sebili, Sadrazam Seyit Hasan Paşa Çeşmesi, Şerife Ayşe Sıdıka Hanım Çeşmesi, Yoğurtçuoğlu Çeşmesi, Ataullah Efendi Çeşmesi hala varlığını sürdüren çeşme ve sebillerden birkaçıdır sadece.
Kütüphanenin karşısındaki daracık sokaktan sağa döndüğümüzde, Tirendaz Sokağına sapınca Vefa Kilise Camisi ile karşılaşıyoruz. İstanbul’un zengin kültürel mozaiğinin bizlere miras bıraktığı “kilise camisi” terimiyle anılan bu yapı, muhtemelen 10. ya da 11. yüzyılda, Yunan haçı planına göre inşa edilmiş “Ayios Teodoros” adlı bir Bizans kilisesi.
Vefa ve çevresi ise 1985 yılından bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası projeleri kapsamında yer alıyor.
Caminin karşısında Şeyh Molla Gurani kabristanı bulunuyor. Bugün Vefa Semti içinde 8 hazire 1200 civarındaki mezar taşı mevcut. Hazireler’den bazıları; Cendereci Haziresi, Arpa Emini Haziresi, Ekmekçizade Haziresi, Sarı Bayezid Haziresi.
Cemal Yener Tosyalı Caddesi’nde sola dönüp biraz yürüyüp ileride sağdan Vefa Caddesi’ne girdiğimizde, karşımıza önce tarihi Vefa Bozacısı çıkıyor. 1876’da Hacı Sadık Bey tarafından açılmış, sonrasında oğlu İsmail Vefa tarafından işletilmeye devam edilmiş.
İleride solda, Cemal Yener Tosyalı Caddesi’ne cepheli Recai Mehmet Efendi’nin 18. yüzyıl sonundan kalma Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edilmiş sıbyan mektebi ve duvarına bitişik sebili var.
Şehzade Camisi’nin ana caddeye bakan avlu duvarının, Dede Efendi Caddesi tarafındaki köşesinde 38 cm çapında ve 128 cm yüksekliğinde yeşil mermer bir taş bulunuyor. Rivayete göre, bu taş İstanbul’un orta noktasını işaret ediyor.
Cemal Yener Tosyalı Caddesi üzerinde, Kovacılar Sokağı’nda 17. yüzyıldan kalma Ekmekçizade Ahmet Paşa Medresesi yer alıyor.
Mimar Kemalettin Bey tarafından 1920'lerde kurulan Vefa Lisesi’ne ait binaları görüyoruz. Günümüzde okulun yatakhanesi olarak kullanılan Mimar Kemalettin tarafından yapılan ana bina, eski Mütercim Rüştü Paşa Konağı, lokal olarak kullanılan 1715 tarihli eski Şehit Ali Paşa Kütüphanesi.
Ana caddeye doğru geri döndüğümüzde, türbe bahçesinin karşısında, solda Sultan III. Ahmet’in damadı ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Medresesi karşımıza çıkıyor; köşesinde de harika bir sebil var.
Haliç kıyısı ile Atatürk Köprüsü arasında Küçükpazar denilen Orta Anadolu’dan gelenlerin yoğunluğu oluşur. Kadı Hızır Çelebi Camii ve kızı Hoca Kadın’a ait hamam burada bulunur. Bu bölgeler Yarımada’nın köhne yerleşimlerindendir.
Biraz ilerde Katip Şemseddin Camii “Cankurtaran Mescidi” olarak da bilinir. Banisi Katip Şemseddin’dir.
Softa Katip Camii Hatip Muslihuddin tarafından yaptırılmıştır. İlk inşası 15. yüzyıla dayanır.
15. yüzyılın ikinci yarısında Zeyni Mehmet Efendi tarafından yaptırılan Kırması Medresesi, zaman içinde geçirdiği değişimlerle Mimar Mehmet Ağa Camisi oluyor.
Fatih Sultan Mehmet dönemi Şeyhülislamı Molla Hüsrev’in kendi adına İstanbul’da yaptırdığı üç camiden biri, Vefa’da Kovacılar Caddesi’nde karşımıza çıkıyor.
Bir zamanlar ihtişamıyla şehirlere ruh katan nice Osmanlı eseri, bugün sadece eski fotoğraflarda ve hatıralarda yaşıyor. Kimi modernleşme uğruna, kimi ihmal yüzünden yok oldu… Geriye kalanlarsa bize, geçmişin değerini korumanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Yok olmuş Osmanlı eserleri…
Sarı Beyazıt Mescidi Yahya Güzel Mescidi, Voynuk Şücaüddin Mescidi, Sekbanbaşı Mescidi, Molla Gürani Medresesi, Kovacılar Mescidi
Yol boyunca önüme çıkan isimsiz, isimli çeşmeler… Kimi yorgun düşene serinlik, kimi susuz kalana umut olmuş. Her biri sanki kendi tarihini anlatıyor: bazısı unutulmuş, bazısı unlu izler taşıyor. Yol uzun, hayat akıyor; çeşmeler de sanki bize bunu hatırlatıyor.
Vefa Meydanı’nda yer alan Vefa Meydan
Kemer Aynalı Çeşme
Hacılar Çeşmesi / Hoca Gıyasettin Çeşmesi
Valide Kethüdası Çeşmesi / Ahçıbaşı Hacı Mehmet Ağa Çeşmesi
Divoğlu Ali Ağa Çeşmesi
Ayşe Sultan Çeşmesi
Şehzade Camii avlusunun 50.yıl parkına bakan köşesindeki Şehzadebaşı Su Terazisi
Şehzade Mehmet Sıbyan Mektebi İmaretin avlu duvarında -Dede Efendi Caddesi cephesinde- kitabesi, musluğu olmayan bir Kalenderhane Çeşmesi ve İmaretin bitimindeki Cüce Çeşmesi Sokağı’nın sol köşesinde Cüce Çeşmesi Su Terazisi ve Cüce Çeşmesi
Şehzade Camii’nin ana girişi Şehzadebaşı Caddesi’nden. Külliye; cami, türbeler, medrese, tabhane, imaret ve sıbyan mektebinden oluşuyor.
Kanuni Sultan Süleyman, en sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’i 1543’te yirmi iki yaşında kaybedince çok sarsılmış. Günlerce naaşının başından ayrılmamış. Ardından oğlunun hatırasına bu cami ve külliyeyi yaptırmış. Görevi Mimar Sinan üstlenmiş ve eser 1548’de tamamlanmış. Sinan buna “çıraklık işim” demiş olsa da, aslında onun ilk anıtsal camisi.
Şehzade Camii avlusundaki ulu çınarın altında ise çınarın dibine 1950'lerde konulan bir mezar taşında Helvacı Dede yatıyormuş.
Helvacı Dede'nin birkaç adım ilerisinde ise Ekmekçi Dede bulunmaktaymış.
Sehzade Külliyesi Camisinin arkasındaki bahçede türbeler var. Bunlar, İznik çiniciliğinin en parlak dönemlerini bir araya getirmesiyle çok özel.
Şehzade Mehmet’in türbesi en büyüğü ve en görkemlisi; şehirdeki en zarif süslemeli kubbeye sahip. Yanında kız kardeşi Humaşah Sultan, öte yanında kardeşi Şehzade Cihangir yatıyor.
Şehzade Mehmet türbesinin arkasında solda Sadrazam Rüstem Paşa’nın baştan sona çinili türbesi var.
Güneybatı kapısının hemen karşısında Sadrazam İbrahim Paşa’nın gösterişli türbesi bulunuyor.
Hemen orada Şehzade Mahmut’un sade türbesi var.
Bahçede Hatice Sultan ve Fatma Sultan’ın türbeleri bulunuyor.
Dış bahçenin girişinin yanında ise Sinan’ın eseri olan dikdörtgen planlı Destari Mustafa Paşa Türbesi var.
Burmalı Mescit, Şehzade Camii’nin dış avlusunun batı duvarının önünde küçük ve sevimli bir cami var: Burmalı Camii. 1497’de, Mısır Kadısı Emin Nurettin Osman Efendi yaptırmış.
Mimar Sinan’ın İstanbul’da yaptığı ilk ve en büyük hamamlardan biri olan Fatih, Zeyrek’teki Çinili Hamam. Osmanlı Hamam mimarisinin en önemli örneklerinden birisi. 1540–1546 yılları arasında, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa tarafından Mimar Sinan’a ısmarlanan yapı, sanatçının bilinen en erken tarihli hamamları arasında.
Zeyrek Camisi’nden Ibad Sokağı ve Yeni Akit Sokağı üzerinden Zeyrek Caddesi’ne ulaşıp sağa dönüyoruz. Biraz ileride, sağda yeni onarılmış Şeyh Süleyman Mescidi karşımıza çıkıyor. Bu yapı, manastır külliyesinin bir parçası olan vaftizhaneden 1499 yılında dönüştürülmüş. Bodrum katında ise pagan dönemi mezar odası, yani kripta bulunuyor.
Kırbacı Sokak köşesinde, 1862 tarihli ve hazneli, zengin ampir bezemeleriyle dikkat çeken Eyüpzade Hacı Şükrü Bey Çeşmesi karşımıza çıkıyor.
Şimdi maalesef harabe hâlindeki Haliliye Medresesi tam köşede görüyoruz. Kitabesinde 1879 tarihi yer alıyor. Şu anda medrese restorasyon çalışmaları altında.
Şehrin dördüncü tepesinde yer alan Zeyrek semti, adını muhtemelen Fatih’in Pantokrator Manastırı’nda medrese kurmakla görevlendirdiği başmüderris Molla Mehmet Zeyrek Efendi’den alıyor. 16. yüzyılda burası neredeyse tamamen orta ve alt sınıfların yaşadığı bir Müslüman mahallesi hâline gelmiş.
Zeyrek Mahallesi, özellikle Çırçır bölgesindeki tarihi evleriyle dikkat çekiyor. Semt, 19. yüzyılın ilk yarısında yapılan ahşap sıra evlere sahip; bu yüzden Osmanlı dönemi sokak dokusunu hâlâ koruyor. Semtin dik yokuşları, merdivenli iniş-çıkışları ve kıvrımlı dar sokakları öyle meşhurdur ki, “Serçeden başka kuş, Zeyrek’ten başka yokuş bilmez” deyişi buradan doğmuş.
İmam Niyazi Sokağı’nda, 1494’te vefat eden Manisalı Mehmed Paşa’nın ismini taşıyan cami karşımıza çıkıyor.
Su Köprüsü’nün batı tarafında yer alan At Pazarı, artık sadece ismiyle yaşıyor. Orta yerinde duran at heykeli, eskiden burada kurulan pazarın anılarını günümüze taşıyor.
Kırbacı Sokağı’nda göreceğimiz Sanki Yedim Camisi’nin asıl ilgi çekici yanı kendisi değil, öyküsüdür. Rivayete göre camiyi yaptıran kişi—bunun Keçeci Hayreddin mi yoksa Adanalı Şakir Efendi mi olduğu kesin değil—canı bir şey yemek istediğinde “sanki yedim” dermiş. Gerçekte yemez, parasını biriktirirmiş. Günün birinde de işte bu biriktirdiği paralar, yani yemediği yiyeceklerle camiyi yaptırmış.
Hasan Baba Sokağı’na girersek, karşımıza Hacı Hasan Camisi ve türbesi çıkıyor.
Küçük Mektepli Sokağı’nın sonunda, Bizans’tan kalma bir kilise olan Pantepoptes Kilisesi, yani günümüzdeki adıyla Eski İmaret Camii, karşımıza çıkıyor. Bu sevimli, haç planlı yapı, 11. yüzyılın sonlarında kızlar manastırı olarak inşa edilmiş. İsmi de anlamlı: Pantokrator “her şeye kadir” demek, Pantepoptes ise “her şeyi gören” anlamına geliyor.
Divitdar Keklik Mehmet Efendi Camii, halk arasında Kaptan Paşa Camii veya Haydar Camii olarak da bilinir. “Divitdar”, Osmanlı’da vezirlerin ve bazı devlet ileri gelenlerinin divitlerini taşıyan ve yazılarını yazan memur anlamına gelir.
Haydar Hamamı Sokağı’na geçtiğimizde, birkaç tarihi bina kalıntısı daha karşımıza çıkıyor. Haydar Hamamı—muhtemelen Haydar Paşa Hamamı—yıkık hâlde olmasına rağmen, eski güzelliğini hâlâ belli ediyor. Aynı paşanın mescidinden ise yalnızca yan duvar kalmış. Medrese de harap durumda, ama en azından büyük bir kısmı hâlâ ayakta duruyor.
Haydar Hamamı ve onun sonundaki Aksak, Kaşıkçı ve Tepedelen Çeşmesi sokakları, hâlâ çok sayıda mütevazı ahşap evin ayakta durduğu, son derece sevimli sokaklar. Burada yürümek hem geçmişi hem de mahalle dokusunu hissetmek için güzel bir fırsat sunuyor.
Aşıkpaşazade’nin az ilerisinde, Tahir Ağa Camii, Asude Hatun Türbesi ve Selahaddin Uşşaki Haziresi karşımıza çıkıyor.
Cibali Caddesi, Mürşit Sokağı ile birleştiği yerden sola, Esrar Dede Sokağı’na girip ilk sağa, yani Şair Baki Sokak’a dönersek, iki blok ötede solda, Esrar Dede Sokağı’yla köşe yapan noktada karşımıza Aşık Paşa Külliyesi’nden kalan mescit ve türbeler çıkıyor. Burası, ünlü sufi ve tarihçi Aşık Paşa’nın torunu Aşıkpaşazade için 15. yüzyılın ikinci yarısında yaptırılmış. Aşık Paşa, Orhan Gazi devri şairlerinden ve divan sahibidir. Camiyi yaptıran Şeyh Ahmet Efendi, Aşık Paşa’nın torunu ve Fatih Sultan Mehmet devrinin önemli ulemalarından biridir.
Haydar Mahallesi’nde, Aşıkpaşa Camii’nin önünden geçen dar sokağın karşı tarafında kubbeli bir türbe dikkat çekiyor. Bu türbe, Aşıkpaşazade’nin damadı olan ve 1523’te vefat eden Seyyit Velayeti Efendi ile aile fertlerine ait. Bitişiğinde, üstü bir aynalı tonozla örtülü küçük bir türbede ise Rabia Hatun ve Şeyh Said Efendiye ait iki sanduka yer alıyor.
Köşede, arada, bahçede, yol kenarında, apartmanların arasında… İstanbul’da nereye yürürseniz bir hazire ile karşılaşırsınız. Şehrin gündelik hayatıyla iç içe geçmiş bu küçük mezarlık adacıkları, İstanbul’un geçmişle kurduğu tuhaf ilişkinin bir parçası. Bir anlığına durup baktığınızda, modern kentin karmaşasıyla asırlık taşların dinginliği arasında uzanan o ince çizgiyi hissediyorsunuz; İstanbul tam da bu karşıtlıkların yan yana durabildiği için İstanbul.
Örneğin Zeyrek Caddesi üzerinde yer alan Alemdar İbrahim Efendi Kabri, 1453’te İstanbul’un fethine katılmış ve bu sırada şehit düşmüş askerlerden birine ait.
Unkapanı’nda yaşadığı için Kapanî Mehmet Efendi olarak anılan bir dede de var.
Zeyrek Camisi’nden sonra Unkapanı yönüne ilerlediğinizde, eski zamanlardan kalma incelikli bir hatıraya rastlarsınız. İtfaiye Caddesi’nin girişinde, yokuşun başındaki kaldırımda, yaklaşık bir metre yüksekliğinde, 50 cm genişliğinde ve 1,5 metre uzunluğunda bir blok taş “hamal taşı” çıkar karşınıza. Yokuşu çıkarken yorulanların oturup dinlenmesi için düşünülmüş. En çok hamalların işine yaraması için yapılmış. Yüksek olmasının nedeni ise, yükleriyle birlikte rahatça oturup kalkabilmelerini sağlamaktır.
Osmanlı döneminin insan odaklı hizmet anlayışının günümüze kalan izlerinden biri de bu taşlardır. Aynı anlayışı tarihi çeşmelerde de görüyoruz. Çeşmelerin önündeki iki taraflı yüksek oturma grupları, hamalların yüklerini indirme zahmetine girmeden oturup soluklanmaları, sularını içmeleri ve sonra zorlanmadan yollarına devam etmeleri için tasarlanmış.
Haliç’in ağzından, bugünkü Unkapanı Köprüsü’ne kadar uzanan alan, eskiden bir ticaret limanıydı. Buradan ötesi ise Bizans döneminden beri şehrin gözde yaşam bölgelerinden biriydi. Osmanlı döneminde burada, şehrin Rum nüfusunun bir kısmı yaşıyordu; ayrıca buraya yerleşmiş Türkler ve İspanya’dan gelmiş Yahudiler de yoğun olarak bu semtte bulunuyordu. Küçük bir Ermeni cemaati de vardı. Biraz ileride ise Lonca, şehrin yerleşik Çingene topluluklarının yoğun olduğu bölgelerden biriydi
Unkapanı’na yakın, Atatürk Bulvarı’na açılan Elvanzade Sokağı’nda mütevazi bir semt mescidi karşımıza çıkıyor: Şazeli Tekkesi ve Mescidi.
Deveoğlu Yokuşu’na dönüp biraz daha yokuş aşağı indiğimizde tamamen restore edilmiş Timurtaş Camii’ye geliyoruz. Halk arasında “Hacı Timurtaş Mescidi” veya “Demirtaş Mescidi” olarak da bilinen bu cami, fetih devri eserlerinden biri.
Unkapanı’nın yonca yaprağı şeklindeki geçitlerine yakın, Atlamataşı Caddesi boyunca Halil Attar Camii karşımıza çıkıyor. Banisi Hoca Halil Attar olan mescit, 1614 yılında inşa edilmiş.
Unkapanı’nda karşımıza çıkan “Unkapanı Değirmeni” ya da bazı kaynaklarda “Beylik Değirmeni” olarak anılan yapı, 19. yüzyılın sonlarına doğru, yaklaşık 1870 civarında inşa edilmiş büyük bir un öğütme kompleksi. Aslında Unkapanı semtinin adı da buradan geliyor; Osmanlı döneminde tahılın, yani “un”un giriş yaptığı ve burada tartıldığı “kapan” adlı toptan satış/tartı yerinden. Haliç kıyısında, limana yakın bu bölge Bizans’tan itibaren hububat ticaretinin önemli merkezlerinden biriymiş.
Unkapanı Caddesi kenarında karşımıza çıkan tarihi han İstanbul’un, ilk şekli fazla bozulmadan günümüze ulaşabilmiş sayılı hanlarından biri Ali Paşa Hanı. Hanın mülkiyeti tiyatro oyuncusu Genco Erkal ve ailesine ait. 60’lı ve 70’li yıllarda Dostlar Tiyatrosu burayı yazlık tiyatro olarak birçok kez kullanmış. Hatta bir süre Özsoy Şekerleme de hanın içinde üretim yapmış.
Kepenekçi Sinan Camii’nin biraz ilerisinde, köşede 1545 tarihli olduğu düşünülen Kepenekçi Sinan Medresesi karşımıza çıkıyor. Bazı kaynaklarda “Sinan Emir Medresesi” veya “Emin Sinan Efendi Medresesi” olarak da anılıyor. Ne yazık ki camiyle aynı durumda değil; çok daha kötü bir hâli var. Oysa burası, Mimar Sinan’ın önemli eserlerinden biri.
Hayriye Hanım Sokağı’nda binaların arasında, kırmızı tuğlalı minaresiyle dikkat çeken Kepenekçi Hoca Sinan Efendi camii karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki cami kapalı; tıpkı bir önceki cami gibi ciddi bakıma ihtiyacı var. Giriş kapısının yanında bulunan mermer tabelada yapım tarihi olarak 1531 yazıyor.
Caminin tam karşısında bizi küçük bir çeşme karşılıyor.
Aşağıdaki istinat duvarlarına göz attığınızda ise Bizans döneminden kalma duvar kalıntılarını görmek mümkün; yani burada tarih katman katman kendini hissettiriyor.
Kepenekçi Sokak’ta, Sivayuş Medresesi’nin tam karşısında karşımıza 1550’lerden kalma, İstanbul’un en eski mescidlerinden biri olan Hoca Hamza Camii çıkıyor. Dibindeki 1696 tarihli çeşme nedeniyle halk arasında Deveoğlu Camii olarak da anılıyor.
Mescide bitişik olarak yapılmış beton imam evinin önünde, Devoğlu Ali Ağa tarafından 1696’da inşa ettirilen Devoğlu Çeşmesi bulunuyor.
Ev kiliseleri, İstanbul’da Hıristiyanların sayıca az olduğu semtler de dahil olmak üzere yavaş yavaş açılmaya başlanmış. Bunlardan biri de Sirkeci’de Mahmutpaşa civarındaki Agape Protestan Kilisesi.
Yavaşça Şahin Camii’nin tam karşısındaki dik Ağızlıkçı Sokağı’ndan yokuş yukarı çıkınca soldaki ilk köşede, viran ama tarih kokan Samanveren Camii, diğer adıyla Saman Emini Evvel Camii karşımıza çıkıyor.
Mercan Uzunçarşı Caddesi üzerinde karşımıza çıkan Bezzazi Cedid Camii, halk arasında “Merdivenli Mescid” veya “Bezzaziye Mescidi” olarak da biliniyor. 16. yüzyılda, önce Enderun’da sır katibi ardından vezir olan Bezzazi Cedid Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Bezzazi veya Bezzaziye kelimesi, bedestende değerli kumaş ticareti yapanlara verilen isimden geliyor. İlginç olan, aynı adla fıkıh alanında değerli bilgiler sunan bir Bezzaziye adlı kitap da var.
Yavaşça Şahin Camii’nin yanından yukarı doğru uzanan Uzun çarşı Caddesi, Bizans döneminde Makros Embolos olarak biliniyordu. O zamanlar iki yanlı, sütunlarla çevrili dükkanlardan oluşan hareketli bir caddeymiş.
Caddeyi yukarı doğru çıkarken solumuzda II. Beyazıt döneminden kalan ve maalesef özenli onarımlarla karakterini biraz kaybetmiş 1478 yapımı Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camii karşımıza çıkıyor. Cami, Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu ve 1499’da İnebahtı’da şehit düşen Veziriazam İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış. İlginç olan, II. Beyazıt’a vezirlik yapan İbrahim Paşa, Çandarlı ailesinden bu makamlara ulaşan son isimmiş. Babası Fatih döneminde idam edilince İbrahim Paşa bir süre derviş olmuş; hatta bir gün Fatih’le sokakta karşılaştığında, Şehzade Beyazıt’ın yanında kadı olmak istediğini söylemiş. Fatih şüpheyle yaklaşmış ve isteğini yerine getirmemiş. Ama İbrahim Paşa yılmamış, kendi çabasıyla veziriazamlığa kadar yükselmiş.
Sirkeci’den yürüyüşümüze başlayıp Büyük Valide Hanı’nı geride bırakıyoruz ve Uzun Çarşı Caddesi boyunca aşağı doğru ilerliyoruz. Sağ tarafta ilk sokağa girdiğimizde ise karşımıza eski camilerden biri, Yavaşça Şahin Camii çıkıyor. Cami ismini İstanbul’un fethi sırasında Sultan II. Mehmet’in donanmasında kaptan olarak görev yapmış, İstanbul’un fethine katılmış deniz komutanlarından biri olan Mehmet Ali Paşa’dan alıyor.
Köşe başında, bir sokağın kıvrımında, bir cami avlusunun gölgesinde, yolun kenarında ya da kalabalığın ortasında… Bu tarihi çeşmeler İstanbul’da aniden karşınıza çıkar. Şehrin suyla kurduğu kadim ilişkinin izleri, kimi bakımsızlıktan solmuş, kimi restore edilmiş bu yapılarda hâlâ hissedilir. Gürül gürül akmasalar bile varlıklarıyla geçmişin serinliğini taşırlar. Çeşmeler, İstanbul’un hem susuzluğunu gidermiş hem de mahallelerin hafızasını tutmuş sessiz tanıkları olarak bugün de yerlerinde durmaya devam ediyor.
Bu güzergahımda önümüze çıkan çeşmelerden bazıları şunlar:
Valide Kethüdası Çeşmesi (Hacı Mehmed Ağa Çeşmesi olarak da bilinir) 1708–1709 yıllarında yapılmış ve Siyavuş Paşa Sokağı’nın sonunda yer alıyor.
Kıble Çeşmesi (Bodrum Çeşmesi), Küçükpazar’da, Kıble Sokak ile Kıble Çeşme Caddesi’nin köşesinde. Baştan sona tuğla örülü haznesiyle, sevimli bir mahalle çeşmesi olarak dikkat çekiyor.
Akağası Haydar Paşa Çeşmesi, Fatih, Haydar semtinde Bıçakçı Alâeddin Sokağı’nda, Divitdar Keklik Mehmed Efendi Camii karşısında bulunuyor.
Hacı Arif Ağa Çeşmesi, Cibali Mahallesi, Haydar Caddesi üzerinde, Haydar Medresesi’nin karşısında yer alıyor. 1853 yılında Hacı Arif Ağa tarafından yaptırılmış.
Sahrah Çeşmesi, Cibali Mahallesi’nde, Esrardede Sokağı üzerinde, Tahir Ağa Camii yakınında. 1559 tarihli, kimin tarafından yaptırıldığı ise bilinmiyor.
İstanbul’un çeşmeleri, taşları ve hamal taşlarıyla birlikte, şehrin tarihini ve gündelik hayatını hâlâ sessizce anlatmaya devam ediyor.
Unkapanı ile Eminönü arasında Ragıp Gümüşpala Caddesi ile Yavuz Sinan sokağının birleştiği köşede Sağrıcılar Camii ya da Yavuz Ersinan Camii bulunuyor. Fatih’in askerlerinden biri ve ayrıca Evliya Çelebi’nin atalarından olan kişiyle bağlantılı. İlginç bir detay: Evliya Çelebi tam da caminin yanındaki bu evde doğmuş ve yirmi yıl sonra hayatını değiştiren rüyayı yine bu evde görmüş.
Caminin haziresinde ise Horoz Dede yatıyor. Kuşatma sırasında horoz gibi öterek askerleri uyandırmış ve savaşa hazırlamış; savaşın son gününde de şehit düşmüş.
Unkapanı Atatürk Köprüsü’nün altına geldiğinizde karşınıza çıkan Süleyman Subaşı Camii, 1571 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Banisi ise Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşayan Süleyman Subaşı’dır. Rivayetlere göre, Kanuni’nin vefatından sonra cami birkaç kez yangın geçirmiş ve her seferinde yeniden inşa edilmiş.
Eminönü Küçükpazar cadde üzerinde yer alan Kantarcılar Mescidi (Sarı Turuncu Camii). Fatih döneminde 1460 yılında Sarı Timurci Mevlana Muhiddin Efendi tarafından yaptırılmış. Bu bölgede halen teraziler satılmakta.
Eminönü Ragıp Gümüşpala caddesine cepheli Kazancılar Camii ya da Üç Mihraplı Camii olarak biliniyor. “Üç mihraplı” denmesinin sebebi, zamanla eklenen yeni binalar ve caminin büyütülmüş olması. Caminin banisi, Fatih’in hocalarından Hoca Hayrettin Efendi’dir ve mezarı caminin arka tarafında bulunuyor.
Hikayesi de ilginç: Fatih, caminin ilk haliyle küçük olduğunu görünce, ikinci harim kısmının olduğu yerdeki evleri satın alıp camiyi genişletmek istemiş. O zamanlar bölgede Müslüman esnaf çok azmış; caminin yapımı bazıları için gereksizmiş. Sonradan Müslüman nüfus artınca cami yetmez olmuş. Bunun üzerine Hoca Hayrettin Efendi, gelininden evi ister. Gelin önce vermek istemez, ama bir şart öne sürer: “Benim için de bir mihrap yaparsan evi veririm.”
Bu pazarlık Fatih’in kulağına gider. Sultan, Hoca Hayrettin Efendi’ye:
“O ilaveyi yap, gelinin ve benim için de birer mihrap yap” der. Böylelikle tek mihraplı cami bir anda üç mihraplı olur.
Ortadaki mihrap, Fatih Sultan Mehmet Han adına yapıldığından, Cuma, Bayram ve Teravih namazları buradan kılınır. Diğer namazlarda ise sıra ile öbür mihraplar kullanılır.
Baba Cafer Kulesi’nin hemen yanında Ahi Çelebi Camii var. 16. yüzyıl başında yapılmış bu cami, hikayesiyle de ilginç: 17. yüzyılın büyük gezgini Evliya Çelebi, bir rüyasında burayı görür. Rüyasında camide ibadet ederken melekler, evliyalar belirir, az sonra Peygamber de görünür ve ona bir dileği olup olmadığını sorar. Evliya heyecandan “şefaat” demesi gerekirken yanlışlıkla “seyahat” der. Peygamber de ona seyyah olacağını müjdeler.
Ahi Çelebi, II. Bayezit ve Yavuz Selim dönemlerinde yaşamış, iki defa hekimbaşılık yapmış bir Türk tabibi.
Caminin yanında, yarı yıkık bir bina duruyor; burasının eskiden çocuklar hapishanesi olduğu söyleniyor. Hatta efsaneye göre, efsanevi ayyaş Bekri Mustafa de burada gömülü. IV. Murad zamanında içki yasağına rağmen adıyla anılan Bekri, bir sefer padişahı tanımayıp içince, Murad durumu fark edince Bekri demiş ki:
“Buyurun ağalar, cenaze merasimime.”
Halk arasında “Bekri” kelimesi de buradan, yani “ayyaş” anlamında kalmış.
Galata Köprüsü’ne yaklaşıyorsunuz, hemen köşede eski bir bina var: Zindan Hanı. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış, ama asıl ilginç tarafı hemen yanındaki Cafer Baba Kulesi. Bu kule, Sarayburnu ile Ayvansaray arasındaki Bizans Haliç surlarından geriye kalan tek kuledir.
Baba Cafer efsanesi şöyle: Rivayete göre kendisi Abbasi elçisi olarak İstanbul’a gelmiş. Ama Bizans imparatoruna sert sözler söyleyince, kuleye hapsedilmiş. Orada ölmüş, gömülmüş ve halk onu yetişmiş bir veli, yatır olarak ziyaret etmiş. Osmanlı döneminde de kule hapishane olarak kullanılmış. Bugün Baba Cafer Türbesi, İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açık.
İstanbul’un sokaklarında yürürken karşımıza çıkan her tarihi çeşme, şehrin geçmişinden bugüne uzanan sessiz bir tanık gibidir. Kimi bir sultanın hayratı, kimi bir semt sakininin hayır duası niyetiyle yapılmış; her biri taşında bir dönemin estetiğini, su sesinde ise yüzyılların hikâyesini taşır. Yol boyunca karşımıza çıkan bu zarif yapılar, yalnızca susuzluğu gidermek için değil, aynı zamanda İstanbul’un kültürel ve mimari zenginliğini hatırlatmak için de var olmaya devam eder.
Hafız Ahmet Ağa Meydan Çeşmesi
1817 yılında Kapanî Hafız Ahmet Efendi tarafından inşa edilmiştir. Çeşme, Eminönü’nü Unkapanı’na bağlayan caddenin deniz tarafında yer almaktadır.
Hatice Sultan Çeşmesi
1806 yılında inşa edilmiştir. Kitabesinde, bu çeşmenin Allah rızası için yapıldığı ve Sultan Mustafa’nın ruhuna hediye edildiği belirtilmektedir. Çeşme, Eminönü’nde Mısır Çarşısı köşesinde yer almaktadır.
Vezir Çeşmesi
Sirkeci’de restitüsyon ve rekonstrüksiyon projeleri Hora Yapı tarafından hazırlanan İsmail İsmet Bey Vakfı eseri. Çeşme, Mimar Vedat Sokağı ile Hekim çıkmazı köşesinde yer almaktadır.
Seferağası Çeşmesi
1620 yılında Tersane Kethüdası Sefer Ağa tarafından inşa edilmiştir. Çeşme, Süleymaniye Caddesi ile Kirazlı Mescit Sokağının kesiştiği yer almaktadır.
Güzelce Mahmut Paşa Çeşmesi
1605 yılında Vezir Güzelce Mahmud Paşa tarafından inşa edilmiştir. Çeşme, Mahmutpaşa Mahallesi’nde, Mahmud Paşa Külliyesi’nin yakınındaki Yanık Saraylar, Mengene ve Bezciler sokaklarının kavşağında yer almaktadır.
İşte böyle… Bir İstanbul gezisinin daha sonuna geldik. Her köşesi ayrı bir hikâye, her adımı başka bir duygu bırakan bu şehir, yine bizi kendine hayran bırakmayı başardı. Şimdi geriye yalnızca güzel anılar, kulağımızda yankılanan hikâyeler ve “yeniden ne zaman buluşacağız?” sorusu kaldı. Bir dahaki buluşmaya kadar İstanbul’u özlemle selamlıyoruz.
Günün sonunda yorgun ama mutlu, biraz tozlu ama bir o kadar da dolu anılarla geri dönüyoruz. Her adımında kahkaha, her durakta bir hikâye bıraktığımız bu gezi, bize sadece güzel manzaralar sunmakla kalmadı, birlikte olmanın değerini de hatırlattı. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, düştüğümüz anlara bile gülümseyebiliyoruz- çünkü hepsi bu güzel yolculuğun bir parçasıydı.
Eve döndüğümde, gezdiğim yerleri notlarımla birleştirerek güzel bir yazı hazırlama sürecine başladım. Bir sonraki gezimde çok daha bilinçli bir şekilde dolaşacağım kesin. Artık bu eserlerin yerini adres sormadan bulabilecek duruma gelmek üzere olduğumu düşünüyorum ve bunda hiçbir sakınca görmüyorum.
İstanbul’a karşı içimde yeşeren sevgi artık bambaşka bir boyuta ulaştı! Hatta bu güzel şehri sizlere enine boyuna, tüm detaylarıyla anlatmak için sabırsızlanıyorum.
Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları, ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:
İstanbul Gezi Rehberi_Murat Belge
Strolling Through İstanbul_Hilary Summer-Boyd & John Freely
Haritalarla Gezi Rehberi_IBB
İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel
Istanbul Sehrin Sirlari_Faruk Pekin
Yitip Giden Istanbul_Onder Kaya
Imparatorluktan Cumhuriyete Azinliklar_Onder Kaya
Istanbul’dan Sayfalar_Iber Ortayli
Taşların Dilinden İstanbul_Sami Bayraktar
Istanbul_Edmondo De Amicis
Mimar Sinan’in Istanbul’daki Eserleri_ Aptullah Kuran
Istanbul’un Yabanci ve Levanten Mimarlari_Cengiz Can
Osmanli Mezar Taslarinin Sirlari_ Fatih Cavus
Turkiyenin Tarihi Eserleri .com
Tarihi yarimada .net
Kültür Envanteri
Tarihi_Istanbul
Aziz.Istanbul
Hydrohistory
Istanbul_camileri
Istanbulcamileri.1453
Aware İstanbul
Dumyamdaki Bazi Seyler
Gezmekanistanbul
Seyir.Defterinden
İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.
Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekan girilmesi yasaktır, kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da, gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim.
İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim fotoğraf sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli
Tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.













































