Mevlanakapı Gezisi
Bugün kamusal kapı Mevlevihane Kapısı’ndayız. Hava güzel, grup uyumlu, mottomuz yaşının iyisi ol.
Kara surlarının günümüze ulaşan kapılarının için en az bozulma yaşayan kapı. Roma-Bizans dönemindeki adı ise Region’du. Küçükçekmece’ye (Porto Rhegion) giden yol buradan geçtiği için eskiden “Rhegion Kapısı” olarak adlandırılan kapı, Silivri Kapısı ile Topkapı arasında yer almaktadır. II. Theodosios devrinde yapılan kapılar arasında en iyi muhafaza edilen kapıdır.
Dış kapısındaki kitabede bu kısımların İmparator İustinos (İustinianos’un amcası ve ondan bir önceki imparator) ile karısı Sofia ve komutan Narses tarafından (Bizans’ın son hadım generallerinden) tamir ettirdiği yazılıdır. Bizanslılar buraya Rus Kapısı (Rousssion) da diyorlardı. Çünkü 9.yüzyılda henüz Hristiyan olmamış bir Rus topluluğu Eyüp’e yerleşmişti. Sonra ayaklanarak şehre bu kapıdan olmak kaydıyla girip çıkma hakkını elde ettiler. Komutanları, bu hakkın kanıtı olmak üzere, kalkanını kapının üstüne çaktı.
İBB tarafından restore edilmiş, Mevlanakapı surlara çıktık. Surlara yapı ile ilgili çeşitli bilgilendirme panoları konulmuş. Çok da güzel olmuş. Örneğin, “kule”, “sur kapıları”, “seğirdim yolu” ve “dendan” gibi. İsmi ilginç gelen dendan’ın, “Kale surları ve burçları üzerinde aralarında çıkıntılar bulunan boşluklar”, seğirdim yolunun ise: “Sur üzerinde yürümeyi sağlayan dendan arkasında kalan korunaklı yol” olduğunu öğrendim.
Mevlanakapı’nın suriçi kısmında solda yeni restore edilmiş Mehmet Kethüda Çeşmesi bulunuyor.
Mevlanakapı’nın çıkış tarafında, Mevlanakapı Karakolu’nun tam karşısında bulunan Mehmet Kethüda Çeşmesi, M.1624-1625 yıllarına tarihlenmektedir.
Sultan IV. Murad Dönemi’nde, Kethüda (Osmanlılarda bazı devlet görevlilerinin işlerini yürüten yardımcı demek) Mehmet Paşa tarafından yaptırılan çeşme üzerinde Mevlanakapı bölgesinde görevli olan Yeniçerilerin izlerinin bulunduğu düşünülmektedir. Çeşmede biri yapım, diğeri de onarım olmak üzere iki kitabe bulunmaktadır.
Mevlanakapı sur kapısının hemen yanında Mevlanakapı Karakolunu gördük. Osmanlı döneminde sur kapılarında karakol bulunurdu. Bu karakolların en meşhuru Cibali Karakolu’dur. Zaten günümüze gelebilen bir iki tanedir. Bunlardan biri de Mevlanakapı Karakolu’dur. Yakın zamana kadar harabe halde bulunan karakol restore edilmiş ve içinde surları anlatan güzel bir harita ve video gösterimi var.
Kalburcu Mehmet Camii Sokağı’nda yer alan Çivizade Cami’ni, Sultan III. Murat döneminin şeyhülislamı Çivizade Şeyh Mehmet Efendi yaptırmış. Aynı ismi taşıyan bir başka cami ise Kadınlar Pazarı’nda bulunuyor; onu da Çivizade Mehmet Efendi’nin kızı yaptırmış.
16. yüzyılda inşa edilen bu yapı, kısa bir süre sonra yıkılmış. Daha sonra Kalburcu Mehmet Efendi tarafından yeniden yaptırılmış. Zaman içinde tekrar harap olan mescit ise 1990 yılında betonarme olarak bir kez daha inşa edilmiş.
Lalezade sokağı ile Selamağası sokağının kesiştiği köşede El Hac Mehmet Emin Efendi Camii bulunmaktadır. Cami tipik bir mahalle mescidi.
Bu tekkenin kuruluşu 1835–36 yıllarına uzanıyor. Sa‘diye tarikatı şeyhlerinden ve halk arasında “Şeyh Matrak” diye bilinen Şamlı/Kudüslü El-Hac Hasan Kudsi bin El-Hac Mehmet Emin Efendi tarafından kurulmuş.
Hasan Kudsi Efendi, Yenikapı Mevlevihanesi civarında, Mimar Acem tarafında bulunan ve imamlığını yaptığı Arpa Emini (Arpacı Mehmet Efendi) Mescidi’ne ekleyerek burada bir tekke oluşmasını sağlamış. Yani mescit aynı zamanda Sa‘diye tarikatı merkezi haline gelmiş.
Tekke, “tarikattan olanların barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yer, dergâh” anlamına gelir. İstanbul’da 115 adet tarihi eser olarak tescil edilmiş tekke bulunuyor. Bunlardan 34 tanesi Sa’diye tekkesidir.
Aynı isimli caddenin biraz ilerisinde, üç yolun birleştiği köşede karşımıza Hacı Evliya Cami çıkıyor. İlk bakışta mahalle arasında mütevazı bir cami gibi dursa da geçmişi 1620’li yıllara kadar uzanıyor. 1600’lü yılların başında Evliya Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış. Zaman içinde yıpranmış, 1874 yılında ise Hacı Tevfik Bey tarafından onarılmış. Halk arasında Mevlanakapı Camii diye anılıyor. Minareye dikkat edince 17. yüzyılın izleri fark ediliyor. Taş şerefesi ve kiremitle örtülü çatısıyla, sade ama karakterli bir yapı.
Asıl etkileyici olan ise camiyi yaptıran kişinin hikâyesi. Mehmet Efendi, Osmanlı’nın 19. şeyhülislamı. Dönemin önemli âlimlerinden ders almış. Güzel sesi ve etkileyici okuyuşuyla IV. Mehmet’in dikkatini çekmiş ve sarayda imamlığa getirilmiş. Bu yüzden “İmam-ı Sultanî” lakabıyla anılmış. Zamanla müderrislikten kadılığa, oradan da şeyhülislamlığa uzanan bir yolculuğu olmuş.
IV. Murat’ın Revan Seferi’ne de katılmış; fakat yolculuk sırasında hastalanınca İstanbul’a dönmek zorunda kalmış. Rivayete göre, Ayasofya Şeyhi Kadızâde Mehmet Efendi ile 1628 yılında aynı gün vefat etmiş.
Caminin hemen karşısında kesme taştan, üzerinde çiçek motifleri olan Hacı Evliya Çeşmesi bulunuyor. Cami ile birlikte 17. yüzyılda Şeyhülkurra ve Padişah İmamı Evliya Mehmed Efendi tarafından inşa ettirilmiş. Kitabesine göre 1838 yılında Sultan II. Mahmud tarafından tamir edilmiş.
Küçük Saray Meydanı, Şehremini’nin en eski ve önemli yerleşim noktalarından biri. Caddeden yürüyerek ilerlerken solda, camiye bitişik bir vakfın İslami İlimler Külliyesi var. Yan kapıdan içeri girdiğimizde 1524 tarihli Mimar Acem Camii’ne ulaşıyoruz.
Bu cami, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde başmimarlık yapmış olan Acem Ali tarafından 1523–1524 yıllarında inşa ettirilmiş. Kaynaklarda Acem Ali ya da Esir Ali adıyla anılıyor. Osmanlı mimarlık tarihinde ilk başmimarlardan biri kabul ediliyor. 1535’te vefat ettikten sonra bu görev Mimar Sinan’a devredilmiş. Cami, tarih boyunca farklı isimlerle de anılmış: Örümceksiz Cami, Mimar Acem Ali Cami, Esir Ali Cami, hatta tekke döneminden dolayı Mimar Tekkesi ve Şeyh Seyyid İsmail Tekkesi gibi isimler de kullanılmış. Zaman içinde epey badire atlatmış. 1738–1739 yıllarında Sultan II. Mustafa’nın kızı Emine Sultan tarafından tamir ettirilmiş. 19. yüzyılın başlarında iki büyük yangın geçirmiş ve her seferinde yeniden yapılmış. Yine bir yangının ardından 1911 yılında Sultan Reşad tarafından tekrar inşa ettirilmiş. 1925’te tekkeler kapatıldıktan sonra ise cami olarak kullanılmaya devam etmiş. Mimar Acem Ali’nin mezarı, mihrap duvarı önündedir. Emine Sultan Türbesi Mimar Acem Cami’sinin tam karşısında bulunuyor.
Gezilerin en sevdiğim kısmı yemek keşfetmek. Şehremini de benim için adeta bir lezzet durağı, maceralarımın mabedi gibi oldu. Topkapı gezimde balıkçıya gitmiştim, bugün ise Mevlanakapı gezimde rotam çi börekçi oldu.
Meşhur Tatar yemeği olan çi böreğin en güzelinin Şehremini’nde yendiğini duyduk. Çünkü bu semtte çoğunlukla Tatarlar yaşıyor; hâliyle börekleriyle ün salmış bir yer burası. Eskiden beri ayakta kalan, meşhur dükkânlar da var. Bunlardan biri Enver Usta’nın Meşhur Çi Börekçi dükkânı, diğeri ise Elif Kocaman’ın işlettiği Meşhur Çi Börekçi.
1965’ten beri Küçük Saray Meydanı’nda, bir apartmanın altında küçücük ve salaş bir dükkân olarak hizmet veriyor. İçeride çi börekler hazırlanıyor, sıcacık servis ediliyor. Yanına da mis gibi bir ayran…
Bir de bu lezzetin bir destanı varmış:
Çi Börek Destanı
Atadan kalma etli, yağlı hamur işleri…
Kobete, katlama, lakşa, cantık, tatar aşı…
Sarıburma, kalakay, omaş, kavurma börek…
Tabak börek, kıygaşa, bilen bilir çi börek.
Biz bunlarla büyümüşüz, başka ne gerek?
Aşhanede hazırla şimdi yağlı hamuru,
Ser bezini, koy yerine, başla yoğurmaya.
Un, su, tuzu karıştır, ölçülü bas hamuru,
Yumuşacık olsun kıvamı, kulak memesi gibi.
Yuvarla, aç oklavayla incecik hamuru,
Yapışmasın diye de unlamayı unutma.
Kıymayı, soğanı koy bir yanına,
Kapat üstüne, yarım ay gibi şekil ver.
Bastır kenarlarını, at kızgın yağa,
Şırıl şırıl pişmeye başlar çi börek.
Nar gibi kızarınca çıkar dikkatle,
Elin yanmasın diye maşayla tut.
Biraz soğut, sonra afiyetle ye,
Sıcak sıcak, bıçak bile kullanmadan.
Birini al, birini yut, birini de elde tut,
Ardı ardına gelsin, afiyet olsun.
On beş yirmiden sonra gömlek dar gelirse,
Kırka yaklaşınca göbek büyürse şaşma.
Daha da yersen belki biraz kilo alırsın,
Ama ne zarar, biraz fazla kaçırmaktan?
Zaten derler ki şaka yollu:
Çi börekten ölen olursa şehit sayılır!
Ha bu arada tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.
İstanbul folklorunda anlatılan pek çok evliyanın, halkın çeşitli dertlerine çare olduğuna inanılırmış. Dede ya da Baba diye anılan bu zatların kimi uykusuz çocuklara iyi gelir, kimi evde kalmış kızlara kısmet açar, kimi de dağılmak üzere olan yuvaları toparlarmış. İşsizliğe çare bulan, doktorların tedavi edemediği hastalıklara şifa verdiğine inanılanlar bile varmış. Üstelik bu kişilerin öyle yüksek ücret talepleri de olmazmış. Kimi sadece mezarında bir mum yakılmasını ister, kimi şeker dağıtılmasını, kimi sirke ya da tuz verilmesini yeterli görürmüş.
Zamanla bu ziyaret yerlerinin bazıları unutulup gitmiş. Kimisi dozerlerin altında kalmış, kimisi de uyanık müteahhitlerin yaptığı binaların temeline karışmış. Ama yine de kıyıda köşede kalmış bu türbeler hâlâ şehir folklorunda yaşamaya devam ediyor.
Caminin karşısında yer alan Örümceksiz Dede Türbesi de bulunduğu yerdeki Osmanlı dönemi çeşmesiyle birlikte adeta bir bütün oluşturuyor. Kim olduğu tam olarak bilinmese de, eskiden burada bulunan Halvetî-Sünbülî tekkesinin şeyhi olduğu düşünülüyor. Örümceksiz Dede’nin asıl adının ise Şeyh Seyyid olduğu söylenir.
Küçük mezarlığın Türbe kısmında iki mezar bulunmaktadır.
Mevlanakapı Caddesi ile Eliflamet sokağın kesiştiği köşede de restore edilmiş ancak musluğu olmayan Örümceksiz Dede Çeşmesi duruyor. Çeşme, Mahpeyker Kösem Sultan tarafından 1635’te yaptırılmış.
Cami avlusunun diğer kapısından Küçük Saray Meydanı Sokağına çıkıyoruz. Kapıdan çıkışta hemen caminin duvarında bulunan Emine Sultan tarafından yaptırılan Emine Sultan Çeşmesini görüyoruz. Parkın köşesinde küp şeklinde etrafı açık yeni onarıldığı belli olan bir başka Emine Sultan Meydan Çeşmesini daha görüyoruz.
II. Mustafa’nın kızı Emine Sultan 1696 senesinde doğmuştur. 1703 senesinde Çorlulu Ali Paşa ile nişanlanmış. Ancak babası Sultan II. Mustafa’nın aynı yıl tahttan indirilmesi sonucunda Çorlulu Ali Paşa ile olan izdivaçları ancak 1708’de gerçekleşebilmiş. 1711’de Çorlulu Ali Paşa’nın öldürülmesi üzerine Trabzon Valisi Recep Paşa ile evlenen Sultan’ın bu evliliği de Paşa’nın 1726’da vefatı ile son bulmuş. Recep Paşa’nın ardından İbrahim Paşa ile evlenen Sultan’ın bu evliliği de uzun sürmemiş ve 1728’de İbrahim Paşa’nın vefatı sonucu Sultan, dördüncü defa olarak Aydın muhassılı Abdullah Paşa ile evlenmiş. 1736’da Abdullah Paşa’nın ölümünden sonra bir daha evlenmeyen Sultan 1739’da vefat etmiş.
Çorlulu Ali Paşa sokağının köşesinde sol tarafımızda Arakiyeci Mehmet Ağa Camii duruyor. Arakiye, dervişlerin başlarına giydikleri yünden veya pamukludan yapılmış bir nevi takke. Arakiyeci de keçeden takke örüp satan kişi.
Avluda palmiye ağacı; bir camide ilk defa görüyorum. Genellikle camilerde çınar, selvi ağaçları olur. Buraya ayrı bir hava katmış; taş duvarların arasında beklenmedik bir zarafet gibi duruyor.
Arakiyeci Mehmed Ağa tarafından 1520 yılında yaptırılmış. İlk hali ahşap olan mescit zamanla bakımsız kalmış; 1951–1958 yılları arasında yenilenmiş. Kendisi de cami haziresinde yatmaktadır.
Camii çıkışında sola döndüğümüzde 10 metre ileride binaların arasında iki sokak arasında kalmış tarihi bir çeşme ile karşılaştık. Sultan III. Ahmet’in sadrazamı Çorlulu Ali Paşa Çeşmesi. Halk arasında Yeni Çeşmede denmektedir. Çeşme 1711 tarihinde yaptırılmış.
Karanfilli Çavuş Sokağı’ndan sapıp İskenderağa Sokağı’na girince bu kez İskender Ağa Cami çıkıyor karşımıza. 17. yüzyıla uzanan yapının banisi, IV. Mehmed döneminde görev yapmış yayabaşı İskender Ağa. Caminin duvarında ise İskender Ağa Çeşmesi yer alıyor. Küçük ama anlamlı bir ayrıntı; geçmişte hem ibadet hem de su ihtiyacı için aynı noktada buluşuldu. Böyle sokak aralarında karşımıza çıkan yapılar, semtin tarihini adım adım hissettiriyor.
Şehremini Mahallesi’nin çarşısı sayılan Büyük Saray Meydanı’ndayız. Büyük Saray Caddesi ile Ayık Fırın Sokağı’nın kesişimine yakın bir noktada, 15. yüzyıldan kalma Cafer Ağa Camii bulunuyor. İlk olarak Fatih devrinin ileri gelenlerinden ve Ni‘me’l-ceyşten Yusuf Fakih tarafından yaptırılmış. Zamanla harap olan mescit, daha sonra Yayabaşı Cafer Ağa tarafından yeniden inşa ettirilmiş. Giriş kapısının üzerindeki 1899 tarihli tamir kitabesi dikkat çekiyor. II. Abdülhamid’in tuğrasını taşıyan bu kitabe, yapının Seyyid Mehmed Nureddin Bey adına “Hüdai Tekkesi” ismiyle ihya edildiğini anlatıyor. Cami 1970 yılında betonarme olarak yeniden yapılmış. Kuzeydoğu köşesinde ise II. Mahmud’un tuğrasını taşıyan küçük ve zarif bir çeşme yer alıyor.
Aydın Kethüda Cami; Yayla Mescidi ya da Kurşunlu Camii isimleriyle de anılıyor. II. Bayezid döneminde sadrazamlık yapan Davud Paşa’nın temsilcisi olan Aydın Kethüda tarafından kendi adına yaptırılmış. Yapının 16. yüzyılın başlarında inşa edildiği tahmin ediliyor. İlk hali kubbesiz ve ahşap bir mescitmiş. Daha sonra Çelebi Ulak lakabıyla tanınan Seyyid Mehmet Ağa minber koydurarak burayı camiye dönüştürmüş. Yani küçük bir mahalle mescidi zamanla gerçek bir cami hüviyeti kazanmış. Mihrap duvarının önünde ise küçük bir haziresi bulunuyor. Sessiz, sade ama geçmişiyle konuşan yapılardan biri adeta.
Karagöz Tekkesi Sokağı’nın bitiminde sola dönüyoruz. Girdiğimiz yer Lalezar Cami Sokağı. Bu sokakta, kökleri 16. yüzyıla uzanan Lalezar Cami karşımıza çıkıyor. Zaman içinde yıkılıp yeniden yapılan cami, uzun yıllar harap halde kaldığı için “Viran Mescidi” adıyla da anılmış. 17. yüzyılın sonlarına doğru ise ikinci banisi Tefsiri Ahmed Efendi tarafından yeniden ayağa kaldırılmış ve eski halinden kurtarılmış. İkinci bani Tefsiri Ahmed Efendi ve oğlu Çiçekliler Şeyhi Mehmed Efendi caminin haziresinde yatmaktalar.
Lalezar sokakta bir de Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmialem Valide Sultan’a ait 1842 tarihli güzel bir çeşme var. Sivri kemerinin üstünde mermerden çok büyük bir kitabe taşı bulunuyor. Bu taşın ortasında beyzî bir madalyon içinde Abdülmecid’in tuğrası var.
Osmanlı’da devlete ait olan topraklara miri arazi denir ve bu araziler önemli görevlilerin hizmetine tahsis edilirdi. Kadın sultanların ise ihtiyaçlarını rahatlıkla görebilmeleri adına kendilerine “paşmaklık” denilen topraklar ayrılırdı. Yani paşmaklığının gelirini alan padişah kızları ve padişah eşleri, bu miktarı istediği gibi kullanmakta özgür bırakılıyordu. Parayı öteye beriye savurmaktansa genellikle günümüze kadar gelebilmiş olan eserler yaptırmayı tercih etmişler.
Hayır işlerinde adı duyulan unlu kadınlar:
"II. Bayezid'in validesi Gülbahar Hatun, II. Bayezid'in oğlu Şehşinşah'ın annesi Hüsnüşah Hatun, Yavuz Sultan Selim'in annesi Gülbahar Hatun, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Valide Sultan, kızı Mihrimah Sultan, eşi Haseki Hürrem Sultan, III. Murat'ın annesi Nurbanu Sultan, III. Mehmet'in annesi Safiye Sultan, I. Ahmet'in eşi IV. Murat ve Sultan İbrahim'in anneleri Kösem Mahpeyker Sultan, IV. Mehmet'in annesi Hatice Turhan Sultan, IV. Mehmet'in eşi Rabia Gülnuş Emetullah Sultan, I. Mahmut'un annesi Salih Sultan, III. Mustafa'nın eşi Mihrişah Sultan, II. Mahmut'un eşi Bezmialem Sultan, Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Sultan."
Tekke Maslağı Sokağı’ndan yürüyerek Bâlâ Süleyman Ağa Cami’ne geliyoruz. Yapı, Fatih’in topçubaşılarından ve Ni‘me’l-ceyşten Bâlâ Süleyman Ağa tarafından 1453–1457 yılları arasında yaptırılmış. İlk cami çok eski tarihlerde inşa edilmiş ancak zamanla yıkılmış; bugün gördüğümüz yapıların büyük kısmı 19. yüzyıla ait. Ne yazık ki mimarı bilinmiyor.
Sultan Abdülaziz döneminde mescidin yanına bir Nakşî dergâhı kurulmuş. Ardından saraylı bir hayırsever olan Sâzikâr Kalfa, 1862 yılında mescidi yeniletmiş. Hatta Bâlâ Camii için düzenlenmiş bir vakfiyesi de bulunuyor. 1894 depreminde zarar gören cami ve türbe bu kez Adile Sultan tarafından tamir ettirilip genişletilmiş. Daha sonraki yıllarda Sultan Abdülmecid’in eşlerinden Perestü Kadın, mescide dört odalı bir müştemilat, sebil, çeşme ve muvakkithane ekletmiş. Yani yapı, zaman içinde pek çok hayır sahibinin dokunuşuyla büyümüş.
Sağda bulunan kapıdan içeri girdiğimizde 6 adet kabir bulunuyor. (Bala Süleyman Ağa ve hanımı ve Nakşibendi Şeyhi Bala Tekkesinin ikinci post nişini ve bala mescidinin ikinci banisi, Abdioğlu Şeyh Ali Efendi ve zevcesi ve Mekke-i Mükerreme Meşayıhından Şeyh Muhammed Sa’id Can Efendi)
Bala Süleyman Caminin yanında, aynı isimli Bala Mektebi yer alıyor. Mektep, restore edilerek bir STK’ya verilmiş.
Osmanlı hanımları birer sadaka-i câriye, bânîsinin amel defterine sevap getiren daimî bir hayır kaynağı olarak gördükleri çeşmeleri yaptırmak için birbirleri ile adeta yarışmışlar. Bir zaman sonra günlük hayatın vazgeçilmezi olan su, doğanın en katı ve soğuk maddesi taş ve mermerle hünerli eller sayesinde buluşunca abidevi sanat eserlerine dönüşmüş. Köşede boylu boyunca duran Bala Tekkesi Sebil ve Çeşmesini de 1891-1892 yılında Perestü Kadın yaptırmış. Farsça kırlangıç manasına gelen “Perestû”Kadın Abdülmecid’in altıncı hanımıdır.
Bâlâ Tekkesi Sokağında anaokulu tabelasının tam altında oldukça estetik ve zarif küçük bir başka çeşme daha bulunuyor. İsmi Perestü Kadın Çeşmesi.
Bâlâ Tekkesi Sokakta, köşede yol seviyesinin biraz altında kalmış tarihi Karabaş Çeşmesi ya da Mehmet Tevfik Efendi Çeşmesi ya da El Hac (Hacca gitmiş olan kimse) Mehmed Efendi Çeşmesini görüyoruz.
Karabaş Çeşmesi Sokağı’nın sonuna kadar ilerliyoruz. Sokağın bitiminde, köşede Karagöz Mehmed Paşa Cami çıkıyor karşımıza. Yapı, 1786 yılında Sadullah Çavuş tarafından ahşap olarak yaptırılmış.
Cami, adını Karagöz Mehmed Paşa’nın 1654 tarihli hayır eseri olan çeşmeden alıyor. Bu yüzden bir dönem Karagöz Tekkesi ya da Karagöz Mehmed Paşa Tekkesi diye anılmış. Aynı zamanda Cerrahiyye tarikatına tahsis edilen bir tekkeymiş; çarşamba günleri burada Cerrahi zikri yapılırmış.
Caminin duvarına bitişik çeşmesi var. Dikdörtgen formdaki bu çeşmenin sağ alt köşesinde, Karagöz Mehmed Paşa’nın yaptırdığı 1654 tarihli kitabe yer alıyor. Caminin bahçesinde bulunan mezar taşında da burada yattığı yazılmakta.
Mahalle aralarında dolaşırken, her köşede başka bir dönemin hatırasıyla karşılaşmak böyle bir şey.
Herkes bir şeylere inanmak, bir şeylere bağlanmak ister. Özellikle kutsal sayılan zamanlarda türbelerde edilen duaların daha çabuk kabul göreceğine inanılır.
Peyk Dede Sokağı’na adını veren yapı da burada: Peyk Dede Türbesi. Mevlanakapı Mahallesi’nde, Fatih ilçesi sınırlarında yer alıyor. “Peyk Dede” unvanıyla tanınan bu zat, Şeyh Ahmed Efendi’nin oğlu Şeyh Mustafa Efendi.
Tekke zamanla farklı tarikatlara geçmiş olsa da adı hep “Peyk Dede Tekkesi” olarak kalmış. 1803 yılında kurulan tekkeden bugün geriye ise yalnızca ortadaki hazire bölümü ulaşabilmiş. Yani bir zamanların tekke hayatından geriye sessiz bir kabristan kalmış.
Sokağın bitiminde Mevlanakapı Caddesi’ne çıkıyoruz. Biraz ilerledikten sonra sol tarafta tek katlı, yeşile boyanmış küçük bir yapı dikkat çekiyor. Penceresine asılmış tabelada “Kılıç Baba Türbesi” yazıyor. Burası aynı zamanda Kalaycı Tekkesi olarak da biliniyor. Banisi Şeyh Mehmet Efendi. Mütevazı görünümüne rağmen, bulunduğu sokakta geçmişten bugüne uzanan bir iz gibi duruyor.
Aynalı Bakkal Sokağı’ndan ilerleyince Veledi Karabaş Camii’ne ulaşıyoruz. Aslında yapı, Hırka-i Şerif tarafında Karabaş Veli Sokağı üzerinde yer alıyor. 17. yüzyılda Hacı Mehmet Efendi tarafından yaptırılmış. Zaman içinde yıpranan cami, 1903 yılında II. Abdülhamid tarafından yeniden ihya ettirilmiş. O dönemde dikdörtgen planlı, kâgir duvarlı ve ahşap çatılı olarak yeniden inşa edilmiş.
Tarsusî Mehmed Efendi (Tekke) Cami, Mevlanakapı Mahallesi’nde, Mücevher Sokağı’nda yer alıyor. Kale duvarına oldukça yakın bir konumda. İlk olarak 15. yüzyılın ikinci yarısında, Fatih Sultan Mehmet’in çobanı Ali Fakih tarafından yaptırılmış. Cami adını ise daha sonraki dönemde burada imamlık yapan ve aslen Tarsuslu olan Mehmed Efendi’den almış. Ali Fakih’in Koca Mustafa Paşa Mahallesi’nde kendi adıyla anılan başka bir mescidi daha var; ancak kabri burada bulunuyor.
Tarsusî Mehmed Efendi, mescidin yanına bir de Tarsus Zaviyesi Vakfı kurmuş. Zamanla zaviye ile mescit birleştirilmiş ve zaviye şeyhi aynı zamanda mescidin imamı olmuş. Yani burası hem ibadet hem de tasavvuf hayatının birlikte sürdüğü bir mekân haline gelmiş.
1925 yılında tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıyla yapı tamamen harap olmuş. Günümüze bir süre sadece kalın minaresinin kaidesi ve gövdesinin bir kısmı ulaşabilmiş. Arsası ise uzun yıllar gecekondu ve dökümcüler tarafından işgal edilmiş. 2012 yılında yeniden ihya edilerek ibadete açılmış. Bugün gördüğümüz, neredeyse kaybolmuş bir eserin yeniden ayağa kaldırılmış hâli.
Melek Hatun Sokağı ile Melek Çeşmesi Sokağı’nın köşesinde Karaağaç Melek Hatun Cami’ne ulaşıyoruz. Banisi Melek Hatun. Mimarı ve kesin yapım tarihi bilinmese de 1490 civarında inşa edildiği tahmin ediliyor. Cami, avlusundaki büyük karaağaçtan dolayı “Kara Ağaç Mescidi” adıyla da anılmış. Minarenin dibindeki kabir ise Halep Müftüsü Ebu’l-Cevad Efendi’ye ait. Küçük ama geçmişi derin bir mahalle mescidi.
Hasırcı Melek Sokak ile Katip Murat Sokağı’nın kesiştiği köşede bu kez Hasırcı Melek Cami karşımıza çıkıyor. II. Bayezid dönemindeki depremde yıkılan kalelerin bina eminine kâtiplik yapan Kâtip Murad Efendi tarafından yaptırılmış. Ancak mescit bir süre sonra harap olmuş. “Hasırcı Mescidi” adıyla da bilinen yapı zamanla tamamen yıkılmış ve arsası işgal edilmiş. Semt sakinlerinin çabasıyla yeniden yaptırılmış ve 1996 yılında tekrar ibadete açılmış. Mahallenin sahip çıkmasıyla hayata dönen yapılardan biri.
Yayla Caddesi çevresinde yürürken Hüsamettin Efendi Camii çıkıyor karşımıza. Mahalle arasında, sade ve mütevazı duruşuyla dikkat çekmeyen ama geçmişi oldukça eskiye uzanan bir yapı.
Kaynaklarda, 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başlarında inşa edildiği belirtiliyor. Banisi Hüsamettin Efendi. İlk yapının zamanla harap olduğu, geçirdiği yangın ve depremlerden etkilendiği biliniyor. Bugün gördüğümüz hali ise daha sonraki onarımların ve yeniden inşaların sonucu.
Caminin hemen karşısında yeni restore edilmiş Melek Hatun Cami Çeşmesi yer alıyor. Çeşme cami ile aynı tarihte 1490 yılında yapılmış.
Mevlanakapı Millet Bahçesi’ne ulaşıyoruz. Bahçenin girişinin hemen sol tarafında Simkeş Camii yer alıyor. 1498 yılında inşa edilmiş olan mescit, Simkeş esnafının kethüdası Hacı Hasan Ağa tarafından yaptırılmış. Bu nedenle Simkeş Mescidi adıyla da anılıyor.
Zaman içinde tamamen ortadan kaybolan yapı, Kara Surları Millet Bahçesi içinde yapılan kazı çalışmaları sırasında yeniden gündeme gelmiş. Ortaya çıkan tarihî kalıntılar doğrultusunda rölöve, restitüsyon ve rekonstrüksiyon projeleri hazırlanmış. Koruma Kurulu’nun onayladığı çalışmalar tamamlanarak cami 2024 yılında yeniden ibadete açılmış. İstanbul'da sahâbe niyetiyle ziyâret edilen 29 mezar biliniyor. Bunlardan 19'u sur içinde bulunuyor.
Karasurları Millet Bahçesi içerisinde Ciğerci Baba Kabri ve Hazinesi’ni de görüyoruz. Ciğerci Baba olarak bilinen Şeyh Ahmed Efendi 1783-1784 tarihinde vefat etmiş.
18. yüzyılda İstanbul’da yaşayan birçok şeyh gibi o da hem tasavvufi yönüyle hem de halkla iç içe oluşuyla tanınmış. “Ciğerci” lakabının, geçimini bu işle sağlamasından ya da bu çevredeki esnafla olan bağından geldiği rivayet edilir. Zamanla kabri, çevre halkı tarafından ziyaret edilen bir noktaya dönüşmüş.
Mevlanakapı sur dışı kenarında ise İdris Pehlivan Türbesi yer alıyor. Sur hattına yakın konumuyla, adeta eski İstanbul’un sınır çizgisinde duruyor. İdris Pehlivan hakkında ayrıntılı tarihî bilgi sınırlı olmakla birlikte, ismindeki “Pehlivan” unvanı onun ya bir güreşçi ya da güçlü kuvvetli bir yeniçeri/asker olduğunu düşündürüyor. Osmanlı döneminde bu tür lakaplar çoğu zaman kişinin mesleğini ya da fiziksel özelliklerini yansıtırdı. Türbe, yüzyıllar boyunca sur çevresinde yaşayan halkın hafızasında yer etmiş. Büyük ve gösterişli bir yapı olmasa da bulunduğu konum itibarıyla İstanbul’un hem askerî hem tasavvufî geçmişine işaret eden küçük ama anlamlı bir durak.
Surlar boyunca yürürken bir yanda Bizans’tan kalma taş bloklar, diğer yanda Osmanlı döneminden kalan bu mütevazı kabirler… Mevlanakapı’nın tarihi tam da bu içiçelik de saklı.
Mevlanakapı ve Şehremini mahalleleri eskiden İbrahim Çavuş Ereğli, Beyazıt Ağa ve Melek Hatun adlarını taşıyan mahallelerden oluşuyordu. Bugün sokak isimleri değişmiş olsa da geçmişin izleri hâlâ hissediliyor.
Mimar Kasım Caddesi’nin biraz güneyinde yer alan Mücevher Sokağı ve çevresini keyifle dolaştık. Eski evlerin, hemen yanı başındaki devasa Roma surlarıyla iç içe geçmiş görüntüsü insanda gizemli duygular uyandırıyor. Bir yanda gündelik hayatın sade akışı, diğer yanda asırlara meydan okuyan taş duvarlar… Zaman burada üst üste binmiş gibi.
Bu yürüyüşü, Edmondo De Amicis’in İstanbul kitabındaki Mevlanakapı tasviriyle bitirmek istiyorum. 19. yüzyılda şehri gezen yazar, buraya dair duygularını şöyle anlatıyor:
“On beş dakika daha yürüdükten sonra, adını yakındaki bir derviş tekkesinden alan Yeni Mevlevihane Kapısı’na ulaştım. İçine dört mermer sütunun yerleştirildiği, iki yanında kare biçimli kulelerin yükseldiği bu kapı, biri M.S. 447 tarihli Cyrus Constantinus’a, diğeri II. Justin ve Sophia’ya ait iki yazıt taşıyordu. Kapının iç tarafına, tekkenin çevresine ve mezarlığa göz attım. Ortalıkta tek bir canlı yoktu. Hendeğin üzerinden geçen küçük köprünün taşlarına yaslanıp biraz dinlendikten sonra yoluma devam ettim.
Güneşin altında, o vakur yalnızlık ve derin bir huzur duygusuyla, harabelerle mezarlar arasında ilerlerken tattığım o özel hissin soluk bir gölgesini bile okuyucularıma aktarabileceğimi bilsem, İstanbul’un en güzel manzaralarından birinin anısını feda edebilirdim. Hayatım boyunca, melankolik günlerimde, sessiz ve gizemli bir kervanın parçası olup bilinmeyen diyarlara doğru yol almayı düşlemişimdir. İşte bu yol, benim için o rüyanın gerçekleşmesi gibiydi. Keşke sonsuza dek sürseydi.”
Bugün surların dibinde yürürken, onun anlattığı o “vakur yalnızlık” hâlini hâlâ hissetmek mümkün. Mevlanakapı, geçmişle bugünün tam kesiştiği yerde; biraz hüzünlü, biraz huzurlu… ve her adımda başka bir hikâye fısıldayan bir semt.
Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:
İstanbul Gezi Rehberi_Murat Belge
Strolling Through İstanbul_Hilary Summer-Boyd & John Freely
Bizans Konstantinopolis’i
Sehrin Surlari_Alexander Van Millingen
Haritalarla Gezi Rehberi_IBB
İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel
Istanbul Sehrin Sirlari_Faruk Pekin
Yitip Giden Istanbul_Onder Kaya
Imparatorluktan Cumhuriyete Azinliklar_Onder Kaya
Istanbul’dan Sayfalar_Iber Ortayli
Taşların Dilinden İstanbul_Sami Bayraktar
Istanbul_Edmondo De Amicis
Mimar Sinan’in Istanbul’daki Eserleri_ Aptullah Kuran
Istanbul’un Yabanci ve Levanten Mimarlari_Cengiz Can
Osmanli Mezar Taslarinin Sirlari_ Fatih Cavus
İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus
İstanbul’un İlk’leri_ Süleyman Göncüoğlu
Turkiyenin Tarihi Eserleri .com
Tarihi yarimada .net
Kültür Envanteri
Tarihi_Istanbul
Aziz.Istanbul
Hydrohistory
Istanbul_camileri
Istanbulcamileri.1453
AVM yerine CAMİ Kültürü
Hakan Güler
Aware İstanbul
Dumyamdaki Bazi Seyler
Gezmekanistanbul
Seyir.Defterinden
İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.
Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekân girilmesi yasaktır ya da kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim.
İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli
Tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.
















































