489

Edirnekapı- Karagümrük Gezisi

İstanbul hakkında ne kadar çok yazı yazıldığını tahmin edersiniz. Her köşesiyle ayrı bir hikâye anlatıyor çünkü… Tüm bu yazıları okumaya kalksak, sanırım bir ömür yetmez.

Bu şehir hem güzel hem zor günler gördü. Kimi zaman görkemiyle herkesi büyüledi, kimi zaman depremlerle, yangınlarla, sert kışlarla sınandı. Ama ne olursa olsun hep ayağa kalktı, küllerinden doğdu ve hiçbir zaman ruhunu kaybetmedi.

Bugün yolumuz Edirnekapı–Karagümrük tarafına düşüyor.

Edirnekapı, Osmanlı döneminde Rumeli yönünden gelen yolcu ve malların kente giriş yaptığı ana kapılardan biriydi. Kapının hemen ardında yer alan Kara Gümrük, adını da buradan almış. Çünkü şehre giren mallar burada kontrol edilirmiş. Düşünün, o dönem yolcuların ve tüccarların her türlü ihtiyacını karşılayacak yerler bu civarda sıralanmış: aşevleri, kahvehaneler, saraçlar, nalbantlar, manavlar… O günlerden kalma bazı dükkânlar hâlâ dimdik ayakta.

Edirnekapı, “Yedi Tepe”nin en yükseğinde yer alıyor - yaklaşık 76 metre kadar. Buradan Topkapı’ya doğru ilerledikçe arazi yavaş yavaş alçalıyor. Burası bir zamanlar Lykos deresinin şehre girdiği yermiş. Bu yüzden kara surları burada daha alçaktır. Fatih Sultan Mehmet’in büyük kuşatma sırasında karargâhını tam da bu noktada kurduğu ve şehre buradan girdiği söylenir. Bugün o derenin adını dolaylı biçimde yaşatan yer ise Sulukule. Bizans döneminde burası “Pempton” adıyla bilinen askerî kapılardan biriymiş ve surların hemen içinde çingenelerin yaşadığı bir mahalle varmış.

Karagümrük adı da buradan geliyor işte. Şehre kara yoluyla gelen mallar, bu noktadaki gümrükten geçerek İstanbul’a girerdi. Bazı kaynaklar bunun topografik olarak pek mümkün olmadığını yazsa da hikâyeyle ismin bu kadar yakışması insanı gülümsetiyor doğrusu.

Elbette semtin çehresi son 30-40 yılda epey değişti ama Karagümrük uzun yıllar boyunca Osmanlı İstanbul’unun en seçkin semtlerinden biri olarak anıldı. Eski İstanbul’un abideleri, folkloru, edebiyatı burada nefes alırdı adeta. Mahalle halkı memurlardan, medrese öğrencilerinden ve esnaftan oluşurdu. Üstelik burada konuşulan İstanbul Türkçesi, şehrin en zarif ağızlarından biriydi.

Edirnekapı Şehitliği, Türkiye’nin en eski mezarlıklarından birisi

1453 senesinde İstanbul’u fethetmek için mücadele veren Müslüman askerler, Edirnekapı’da geniş bir araziye gömülür. Edirnekapı Şehitliği, Osmanlı döneminde Sır Tekke ismi ile anılır. O yıllarda bayram namazlarından çıkan cemaat burada bir araya gelir ve şehitler için dualar okur. E-5 Karayolu’nda yapılan bir çalışmadan dolayı buradaki bazı kabirler nakledilir.

Mısır Tarlası kısmı eski kabirlerden oluşur; ancak zaman içinde zarar görmüştür. Bu bölümde yeni bir mezar bulunmaz. Burada mezarı bulunan bazı kişiler şunlardır

Buhurizade Mustafa Itri Efendi, Buhuri Şeyh Yakub Efendi,

Kâmi Ahmed Çelebi (16. yüzyılda yaşamış şair, alim ve kadı), Hüdai Mustafa Efendi (16. yüzyıl şair),Seyyid Haşim Efendi, Melami (Piri), Enfi Hasan Ağa (besteci), Süleyman Ağa (Sermimar), Bakkal Arif Efendi (Hattat), Köpekçi Hasan Baba (19. yüzyılda yaşamış veli), Abdurrahman Sami Niyazi Uşşaki (Uşşaki şeyhi ve şair).

Necatibey Mezarlığı adıyla anılan bölümde de eski mezarlar tutulur. Şeyhülislam Kemalpaşazade Ahmed Şemseddin Efendi (İbn-i Kemal), Baki (16. yüzyılın büyük şairi), Sultanü’ş-şuara (Şairler Sultanı), Şeyhülislam Paşmakçızade Ali Efendi, Şeyhülislam Dürrizade Mustafa Efendi, Şeyhülislam Dürrizade Mehmed Arif Efendi, İsmail Zühdi (18. yüzyılın ekol sahibi büyük Hattat), Kuyucaklızade Mehmed Atıf Efendi, Hafız Sami Efendi (Gazel okuma tarzının efsane ismi), Hafız Kemal Gürses (Süleymaniye Camii baş müezzini ve ünlü gazelhan),Kâni Karaca (son dönemin en büyük Hafızı)

Bazı önemli tarihi şahsiyetlerin mezarları da bu alanda bulunur.

Mezarlıkta yatanlarının arasında milli şair Mehmet Akif Ersoy, son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa, divan edebiyatı şairi Baki, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, Türk Tarih Kurumu kurucularından Yusuf Akçura, ünlü besteci Cemal Reşit Rey, edebiyatçılar Oğuz Atay, Peyami Safa ve ünlü cerrah Siyami Ersek, Mimar Vedat Tek, Mimar Bruno Taut yer alıyor.

Çanakkale Savaşı, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri, Polis, THY sivil şehitleri, İtfaiye, Eski Tulumbacılar ve Harp Malul ve Gazileri’ne ait ayrı bölümler de bulunuyor.

Yedikule’deki Altın Kapı’nın Osmanlı’daki karşılığı, Edirnekapı’dır. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, şehirden çıkıp törenle Edirnekapı’dan yeniden girer ve Ayasofya’da ilk cuma namazını kılarmış. Eyüp Sultan Türbesi’nde kılıç kuşanan padişahlar da tören alayı eşliğinde bu kapıdan geçerek Topkapı Sarayı’na dönermiş. Yani bu kapı hem giriş hem çıkış için önemli bir sembol olmuş tarih boyunca.

Yokuşu yeniden tırmanıp Edirnekapı’ya vardığımızda, buranın Hadrianopolis’e (bugünkü Edirne) giden yolun başlangıcı olduğunu görürüz. Güneydeki Yaldızlıkapı ile birlikte, bu iki kapı aslında eski şehrin “Y” şeklindeki yollarının iki ucunu işaret eder.

Theodosios surları, Edirnekapı’nın ilerisinden 600 metre daha devam eder. Bu kısımdaki iç sur oldukça iyi korunmuş; dokuz burcu da hâlâ sağlam sayılır. (Surların Haliç’e doğru inen kısmı, 7. ile 12. yüzyıllar arasında sonradan yapılmış.)

Mevcut Theodosios surlarının en ucunda, iç surdaki son burcun hemen yanında, tarih boyunca hayati bir rol oynayan küçük bir kapı vardır. Burası, bir zamanlar surların dışında yer alan hipodrom nedeniyle “Porta Ksilokerkos” yani “Ahşap Arena Kapısı” olarak anılırmış. Yeniçeriler şehre ilk olarak buradan girmiş ve Türk bayrağı, Porta Ksilokerkos’un hemen arkasındaki uzun Theodosios surlarının son burcunda ilk kez dalgalanmış.

Surların önündeki parktan geçerek Edirnekapı Ayios Yeoryios’a, yani Aya Yorgi Rum Ortodoks Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Burası aynı zamanda St. George Ortodoks Kilisesi olarak da biliniyor. Kilisenin kökeni 9. yüzyıla kadar gidiyor, ancak 1836’da yeniden inşa edilmiş.

Kilisenin kuzey cephesinde eski bir sarnıç, güneyinde ise Ayios Vasilios Ayazması yer alıyor. Doğusunda restore edilen eski mektep binası da dikkat çekiyor.

Bir zamanlar “Etius Yeoryios’un hayalinin ortaya çıktığı” söylentileri dolaşmış şehirde. Rivayete göre Bizanslılar, şehri geri aldıktan sonra bu olayı anmak için bir kilise inşa etmişler. Bugün gördüğümüz Ayios Yeoryios işte o kilisenin yerinde duruyor. Şimdiki hâli ise 1850’lerde şekillenmiş. İçinde, 1859’dan kalma Meryem ve kucağında çocuk İsa ikonasını görmek mümkün; sanki tarih sizi sessizce izliyor gibi.

Surun ve kapının hemen içindeki meydanlıkta, Sinan’ın bir başka olağanüstü eseri olan Mihrimah Sultan Külliyesi yükseliyor karşımızda. Külliye, cami, medrese, çifte hamam, 62 dükkândan oluşan çarşı, türbe ve sıbyan mektebinden oluşuyor ve 1560’lı yıllarda tamamlanmış. Cami bir set üstüne kurulmuş; avlunun çevresindeki odalar ise öğrenci odaları olarak kullanılıyormuş. Ortada zarif bir şadırvan var. Caminin girişine, yedi kubbeli son cemaat yerinden giriliyor.

Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yaptığı ilk camilerinden birini buraya inşa etmiş. Öncekilerine göre bu cami daha aydınlık ve ferah olmuş. Planı kare, tepesinde dört duvardaki kemerlere oturan ve pandantiflerle desteklenen 20 metre çapında, yerden 37 metre yükseklikte geniş bir kubbe var. İlginç olan, kubbenin ağırlığı yarım veya çeyrek kubbelere bölünmemiş; yalnızca dışarıda dört köşeye destek kuleleri yapılmış. Böylece düz duvarlarda, başka camilerde pek göremediğimiz kadar çok pencere açılmış ve iç mekân aydınlık ve ferah olmuş. Ne yazık ki cami, iki ciddi depremde hasar görmüş ve onarımdan geçmiş; bugün iç mekânın kalem işleri I. Abdülhamit zamanından kalma. Külliyedeki diğer binalardan çoğu, örneğin hamam, maalesef oldukça harap durumda.

Caminin güney tarafına yürürsek, küçük bir mezarlığa ulaşırız. Mezarlığa bitişik, Fatih Müftülüğü’ne bağlı Kur’an Kursu binası ve Sıbyan Mektebi yer alıyor. Külliyelerde sıbyan mektepleri genellikle girişin üstüne inşa edilmiş, kubbeli tek bir odadan oluşuyor ve hoca için küçük bir daire de bulunuyor. Tekkelerin yapısı medreselerden çok farklı değil; dershane olarak kullanılan binalar, tekelerde ayinler için de değerlendirilebiliyor.

Caminin kuzeydoğu tarafındaki ana caddeden girilen külliyenin çifte hamamı hâlâ ayakta. Yakın zamanda restore edilmiş, ancak yalnızca erkekler kısmı halka açılmış. Hamamın planı sıra dışı değil; hararetin eyvanları yarım kubbeyle örtülü, hücrelerin kubbeleri basit bingiler üzerine oturuyor ve giriş genellikle hücrelerden birinden sağlanıyor. Köşede ise basit ama hoş bir çeşme yer alıyor.

Mihrimah Sultan Sıbyan Mektebi’nin arka kısmındaki avluya geçtiğimizde, karşımıza Fetih Askeri (Ni’mel Ceyş) Güzel (Gulzar Baba) Ahmet Paşa Türbesi çıkıyor. Buradan, Mihrimah Sultan’ın damadı, Sadrazam Ahmet Paşa’nın türbesine doğru ilerliyoruz. (Not düşelim: Mihrimah Sultan’ın kendisi Süleymaniye’de, babası Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinde yatıyor.)

Ahmet Paşa’nın türbesi, Mimar Sinan’ın ustalığını yansıtan bir eser. Sadece Eyüp’teki Pertev Paşa Türbesi’ne benzerlik gösteriyor. Türbe dikdörtgen planlı; boyu genişliğinin iki katını aşacak şekilde tasarlanmış. Büyük kubbesi ve iki beşik tonozuyla örülmüş. Bu formdaki klasik türbelerin bir diğer örneği ise Şehzade’deki Destari Mustafa Paşa Türbesi.

İçeride, Mihrimah Sultan’ın ailesine ait pek çok sanduka yer alıyor; çoğu çocuklara ait. Her biri, külliyenin sessiz avlusunda tarihî bir hatıra gibi duruyor ve burayı gezerken hem mimarinin hem de ailelerin izlerini hissediyorsunuz.

Mihrimah Camii’nin güneyindeki Hacı Muhiddin Sokağı boyunca yürüyüp, soldan Prof. Naci Şensoy Caddesi’ne girdiğimizde, hemen sağda 149 numarada Rum Ortodoks Sarmaşık Aya Dimitri Kilisesi karşımıza çıkıyor.

Kilise, Ayios Sebastios Ayazması’na bitişik olarak yükseliyor. Bugünkü üç nefli ve sekiz sütunlu yapı 1834 tarihli. İçeride, kabartma tekniğiyle yapılmış Ayios Dimitrios ikonasını, gümüş işçiliğiyle görmek mümkün. Kilise dikdörtgen planlı, bitişiğindeki Ayios Sebastios Ayazması ise kare planlı.

Burası, Edirnekapı’nın tarih boyunca farklı kültürleri bir arada barındıran zengin yapısını görmek için güzel bir durak. Yürürken hem mimari detaylara hem de tarihî dokunun izlerine şahit oluyorsunuz.

Kaleiçi Caddesi boyunca yürümeye devam ediyoruz ve nihayet Sulukule Kapısı’na ulaşıyoruz. Bugün kapı trafiğe kapalı, ama tarihini bilmek yürüyüşümüze ayrı bir derinlik katıyor. Doğu Roma döneminde burası Pempton Kapısı olarak anılıyormuş. “Pempton” denmesinin sebebi, Sultanahmet Meydanı’ndaki million taşından 5 mil uzaklıkta bulunmasından geliyormuş. Osmanlı döneminde ise “Sulukule Kapısı” adını almış; çünkü her kalede bulunması gereken su kulelerinden biri İstanbul surlarında burada yer alıyormuş.

1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, şehri yeniden canlandırmak için farklı bölgelerden insanları İstanbul’a davet etmiş. Bu süreçte, Romanlar da şehre gelmiş. Bazıları Ayvansaray’da Lonca Mahallesi’ni kurarken, bir kısmı Edirnekapı’nın sur dışındaki alanlarına yerleşmiş. Daha sonra Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla sur dışındaki Romanlar, Bayrampaşa Deresi çevresine taşınmış; 1950’lerde Vatan Caddesi’nin yapılmasıyla bir kısmı Sulukule’ye, bir kısmı ise Türkiye’nin farklı bölgelerine dağılmış. Lonca Mahallesi ise Roman kültürünün, geleneklerinin ve en önemlisi sanatlarının yaşadığı bir mekân olarak günümüze kadar gelmiş. Bugün burası, adeta açık hava müzesi gibi; Roman kültürünü görmek ve hissetmek mümkün.

Surlara ve Sulukule evlerine uzanan Niyazi Mısri Sokağı’na mutlaka girin. Aşağı sokaklarda, geleneksel Sulukule havasını artık sınırlı da olsa hissedebileceğiniz eski Sulukule yapılarından parçalar hâlâ duruyor.

Prof. Naci Şensoy Caddesi boyunca yürürken ise sağımızda, “kentsel dönüşüm” ve “mutenalaştırma” politikaları nedeniyle yok edilen Sulukule kültürü yapılarını görmek mümkün. Yerlerine inşa edilen binalar, ne yazık ki Sulukule’nin özgün ruhunu taşımıyor.

Kuru Çınar Sokak boyunca yürümeye devam ediyoruz. Burada, Sulukule Kentsel Dönüşümü kapsamında yapılmış 2–3 katlı yeni binalar dikkat çekiyor. Sokakta ilerlerken solumuzda, tarihî dokuyu hissettiren Neslişah Sultan Camii karşımıza çıkıyor.

16. yüzyılın sonlarında, Mehmed Bey’in kızı Neslişah Sultan, Kuruçeşme’de ya da kendi adıyla anılan bu mütevazi mahalle mescidini yaptırmış. Annesi ise Sultan II. Bayezid Han’ın kızı Gevher Mülûk Sultanmış. Neslişah Sultan, kocası İskender Bey ve Zal Paşa ile birlikte, Eyüp’teki Defterdar civarında, Zal Mahmud Paşa’nın yaptırdığı okulun yanındaki hazirede yatıyor.

Sokakta yürürken hem yeni yapıların modern dokusunu hem de tarihî cami ve hazireleri yan yana görmek, İstanbul’un geçmiş ile günümüz arasında nasıl köprü kurduğunu hissettirmiyor değil.

Sofalı Çeşme Caddesi üzerinde ilerlerken, karşımıza Keçeci Piri Camisi çıkıyor. Burası, Sarmaşık ve Kazasker gibi başka isimlerle de anılan, 17. yüzyıldan kalma küçük bir mescit. Bazı kaynaklarda “Abdulkadir Efendi Mescidi” olarak da geçiyor.

Camiyi kimin yaptırdığı konusunda ise farklı bilgiler var: Genellikle banisi Keçeci Pîrî olarak bilinse de, bazı kaynaklar Kazasker Abdülkadir Efendi olduğunu gösteriyor. 1740 yılında, Mısır Kadısı Ebu Eyyüb Receb Efendi’nin oğlu Müderris Ebu Tevfik Eyyüb Efendi, babasının vasiyeti üzerine minber koydurarak burayı camiye çevirmiş. Kapının üzerindeki kitabe ise caminin II. Abdülhamid döneminde, 1899 yılında tamir edildiğini kaydediyor.

Burası küçük ama tarihî atmosferi oldukça etkileyici bir durak.

Karagümrük’te yürürken, salaş ama çok meşhur bir lokanta var: Emin Usta’nın Yeri. Burası, Vedat Milor’un tavsiyesiyle keşfettiğimiz bir durak. Emin Usta’nın hikâyesi de oldukça ilginç. 1985’te seyyar arabasında başlayan serüveni, 1993’e kadar sürmüş; akşam 18:00’dan sabah 03:00’e kadar çalışmış ve günde 700 porsiyon kebap satmış. Duvarlar ise ayrı bir hikâye: Ünlülerle çektirdiği fotoğraflar neredeyse tüm duvarları kaplamış.

İstanbul’da adam gibi kebap yiyeceğiniz az sayıdaki yerlerden biri burası. Karagümrük’ün delikanlı kebapçısı, Urfalı Emin’in yeri… Hem lezzeti hem de hikâyesiyle mutlaka uğramanız gereken bir durak.

Mesih Mehmet Paşa Camii, Prof. Naci Şensoy Caddesi üzerinde yer alıyor.

Cami, III. Murad devri sadrazamlarından Hadım Mesih Mehmed Paşa tarafından 1585–1588 yıllarında yaptırılmış. Aslında buranın tarihî kökeni biraz daha eski: Önceden Hasan Paşa tarafından yaptırılmış bir mescit varmış. Mesih Mehmed Paşa, bu mescidin bulunduğu yere daha büyük bir cami inşa etmek istemiş ve Hasan Paşa da buna razı olmuş. Böylece bugünkü cami yükselmiş.

Mesih Mehmed Paşa, 1591 yılında vefat etmiş; türbesi ise Hırka-i Şerîf Cami yakınındaki Mesih Ali Paşa Camii avlusunda bulunuyor.

Caminin ismi bazı kayıtlarda Sütçü Murad Mescidi olarak da geçiyor; bu isim, caminin yakınındaki Sütçü Murad Sokağı’ndan gelmiş. Zamanla biraz harap olan cami, II. Abdülhamid döneminde Fetva Emîni Hacı Nuri Efendi tarafından yeniden yaptırıldığı için, bazı kaynaklarda Fetva Emîni Cami olarak da anılıyor.

Camiye girerken sağda, Kadiriyye Tarikatı’na ait Hasan Efendi yazılı kırık bir tabela ve belli belirsiz bir kabir görebiliyorsunuz. Küçük ama tarihî detaylarla dolu bu cami, buranın tarihî dokusunu hissetmek için güzel bir durak.

Keçeciler Caddesi, İstanbul’un tarihî dokusunu hissetmek için adeta bir açık hava müzesi gibi. Caddede biraz ilerledikten sonra sağımızda Atikali İlkokulu’nu görüyoruz.

Okulu geçer geçmez, kırmızı minaresiyle göz kamaştıran Akşemseddin Camii karşımıza çıkıyor. Camii, Keçeciler Caddesi üzerinde, diğer yanından Yamak Sokağı’nın kesiştiği köşede yer alıyor.

Akşemseddin, II. Mehmed’in hocası ve Hacı Bayram Veli’nin halifesi. Rivayete göre Eyüp Sultan’ın kabrini bir rüya ile bulmuş ve İstanbul’un fethini önceden görmüş. Türbesi bugün Bolu Göynük’te bulunuyor.

Caminin avlu kapısından girildiğinde, sağ taraftaki hazirenin önünde Akşemseddin’in hayatını anlatan bir kitabe, solda ise başka bir kitabe dikkatimizi çekiyor. Avluda iki çeşme yer alıyor; kapının sol tarafı da hazireye ayrılmış. Avluda ayrıca Keçeciler Çeşmesi’ni de görebiliyoruz.

Sokağın bitiminde, sol tarafta Keçeciler Hamamı’na ait tarihî kalıntılar yer alıyor. Ardından tekrar Keçeciler Caddesi’ne çıkıyoruz ve caddede ilerlemeye devam ediyoruz. Sol tarafımızda çevresi korunmuş Şah (Mahmud Bedrettin Efendi) Tekkesi bulunuyor.

Konağın hemen karşısında, biraz mahzun ama tarihî atmosferiyle dikkat çeken bir çeşme yer alıyor: Gürcü Mehmed Paşa Çeşmesi. Zamanla yol seviyesinin altına kalmış olsa da, hâlâ eski ihtişamının izlerini taşıyor.

Muhtesip İskender Camii, Hırka-i Şerif Mahallesi’nde, Kabakulak Sokak ile Cevizci Ekrem Sokak arasında yer alıyor. Yeni restore edilmiş, avlusu geniş ve oldukça güzel bir cami. Ancak halk arasında Kabakulak Camii olarak daha çok biliniyor.

Caminin hemen yakınında, Kabakulak Sokak’ta solda büyük bir hazire dikkat çekiyor. Burada Kabakulak Tekkesi Kabristanı ve bir diğer tabelada Kabakulak Asitanesi yazıyor. Mermer tabela üzerinde şöyle bilgiler yer alıyor: “Kadiri tarikatından Şeyh Süleyman Safi Efendi (1836), İbrahim Maşuki Efendi (1854), Şemi İzzet Âdem Baba, Abdulkadir Geylani soyundan ve seyit soyundan 40’tan fazla şeyh ve derviş burada yatmaktadır.”

Tekke, 1789–1790 yıllarında Mustafa Resmi Ahi tarafından kurulmuş. Zamanla farklı isimlerle anılmış: Mestçizâde Tekkesi, Alime Hatun Tekkesi, Resmi Şeyh Süleyman Tekkesi gibi. Burası, Kadiriliğin Resmiyye kolunun asitanesi ve asitanenin banisi Alime Hatun. Kendisi 1227 yılında vefat etmiş; Alime Hatun ve kızı hâlâ burada yatıyor.

Yine aynı bölgede, Ahşap Minare Sokak ile Eski Alipaşa Caddesi köşesinde Fatma Sultan Sıbyan Mektebi yer alıyor. Mektep iki katlı ahşap bir yapı; bitişiğinde tek katlı ek bir yapı bulunuyor. Bu küçük ama tarihî eğitim mekânı, mahallenin tarihî dokusunu hissettiren bir başka durak.

Melek Hoca Sokak’tan aşağı doğru yürümeye başladığımızda, sol tarafımızda Damat Öküz Mehmed Paşa Camii karşımıza çıkıyor. Cami, Sultan I. Ahmed’in kızı Gevher Sultan’ın kocası, “Öküz” lakabıyla bilinen Sadrazam Mehmed Paşa tarafından 1617’de ahşap olarak yaptırılmış.

Öküz lakabının kökeni ilginç: Bazı kaynaklarda “Oğuz” kelimesinin değişmiş hâli olarak geçse de aslı Mehmed Paşa’nın Karagümrük’te doğup büyümesi ve babasının öküz nalbantlığı yapmasıyla ilgiliymiş.

Cami, 1729’daki büyük Balat yangını sırasında tamamen yanmış. Uzun yıllar sadece arsa olarak kalmış, duvarlarının temel kalıntıları dışında eser yokmuş. Nihayet 1987 yılında cami yeniden yaptırılmış ve günümüze ulaşmış. Avluda da bir detay var: Öküz Mehmed Paşa Çeşmesi, avlu duvarına bitişik halde duruyor.

Karabulut Sokak’tan yürüyerek Melek Sokak’a geldiğimizde, solda göze çarpan bir yapı var: Taş Mektep, yani Akşemseddin İlkokulu. Bina, 12 Ekim 1925’te dönemin İstanbul Valisi Sami Bey’in emriyle yaptırılmış. Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait olması sebebiyle Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyor. Dış cephesi çini bezemelerle süslü, pencere üstleri oval ve oldukça fazla pencere sayısına sahip. Cephelerden birinde dört pencere bulunuyor ve aralarında dikdörtgen yarım yatay sütunlar yer alıyor. Giriş kapısında ise Osmanlı mimarisinin karakteristik cumbalı balkon özelliğini görebiliyorsunuz. Yan duvarlardaki çini bezemeler ve kabartmalar da ayrı bir tarihî güzellik katıyor.

Melek Hoca Caddesi üzerinde ilerleyince karşımıza Karabaş Veli Camii çıkıyor. Cami, Armutlu Sokak ve Nikah Sokak arasında yer alıyor ve 1524 yılında Şeyh Abdurrahman Efendi tarafından yaptırılmış. Kendisi ünlü “Karabaş Tecvidi” eserinin yazarıdır.

Karabaş Veli Efendi, Ayasofya Şeyhi Ömer Efendi’nin kardeşi ve mezarı caminin avlusunda, mihrap tarafında bulunuyor. Halk ona, fesine sardığı siyah tülbent nedeniyle “Karabaş” lakabını takmış. Caminin mihrabını ise Kilisli Hoca Hüseyin Efendi yaptırmış. Zaman içinde bakımsızlıktan harabe hâline gelen cami, 1890’da Gonca Hatun tarafından yenilenmiş; 1965 ve 1978 yıllarında onarım görmüş. 1997’de ise tamamen yıktırılıp yeniden inşa edilmiş ve bugünkü hâlini almış.

Keçeciler Caddesi boyunca ilerlerken, karşımıza kısa tuğla minareli bir cami çıkıyor: Tutî Abdullatif Cami. Kitabesinde, XVII. yüzyılda Abdüllatif Efendi tarafından kendi adına yaptırıldığı yazıyor. Kazasker Abdüllatif Efendi, şiire olan ilgisi ve güzel sesiyle tanınmış; halk arasında “Tuti Latif” olarak anılmış. Mescid, çeşitli dönemlerde tamir görmüş, 1974’te yıkılmış ve Fatih’in Eski Eserlerini İhya ve Koruma Derneği tarafından yeniden inşa edilmiş.

Yürüyüşümüze devam ederek Muhtar Yekta Sokağı’nı kesen Viran Mescidi Sokağı’na ve Mihrinaz Hatun Camii’ne ulaşıyoruz. Bu cami, minaresi olmadığı için bir apartman ya da Kuran Kursu gibi gözüküyor; fakat tarihî dokusunu hâlâ hissettiriyor.

Keçeciler Caddesi’nde ilerlemeye devam ettiğimizde, sol tarafımızda iki katlı ahşap bir konak dikkat çekiyor: Şah (Mahmud Bedrettin Efendi) Tekkesi. Tekke, 1203 yılında Mehmed Şemseddin Efendi tarafından Kadiri Tekkesi olarak kurulmuş. Burası ayrıca Akşemseddin Tekkesi ve Şeyh Muhyi Efendi Tekkesi olarak da anılıyor. Tekkenin ilk şeyhi, Mustafa Resmî Ahi Hazretlerinin halifesi Mehmed Şemseddin’dir ve aslen Kayserilidir. Türbedeki diğer sandukalarda Naile Hanım (eşi) ve Hatice Gülşen Hanım yatmaktadır.

Konağın hemen karşısında, zamanla yol seviyesinin altına kalmış Gürcü Mehmed Paşa Çeşmesi var. Mahzun hâliyle bile tarihî dokusunu koruyor ve yürüyüşümüze sessiz bir hatıra gibi eşlik ediyor.

Fevzipaşa Caddesi boyunca yürüyünce, Fatih tarafında kalan bir sarnıca ve medreseye ulaşıyoruz. Bu medrese, Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Cedid Ali Paşa ya da bilinen adıyla Semiz Ali Paşa için inşa edilmiş. Paşa, şişmanlığı, nüktedanlığı ve hayattan zevk almasıyla tanınırmış. Medresenin yapım yılı kesin olarak bilinmiyor ama 1564’ten önce olduğu tahmin ediliyor.

Ali Paşa’nın kendisi medreseden bile daha ilginç bir kişilik. Hersekli bir devşirme olarak Enderun’da yetişmiş, Mısır ve Rumeli’de beylerbeyi olmuş ve Rüstem Paşa’dan sonra sadrazamlığa yükselmiş. Barışçı bir devlet adamı olduğu için, sadrazamlığı sırasında eceliyle vefat etmiş. Nükteleri kadar şişmanlığıyla da ünlüymüş; söylentiye göre, koca ülkede onu taşıyacak sadece iki at bulunuyormuş. Medrese ise Mimar Sinan’ın eseri; dershanenin yanındaki iki simetrik giriş dışında pek bir süs ya da özellik taşımıyor.

Fevzipaşa Caddesi boyunca ilerlemeye devam ediyoruz. Sokağın bitiminde, köşede yol seviyesinin altında kalmış olan Ali Paşa Çeşmesi göze çarpıyor. Mahzun ama tarihî dokusunu hâlâ koruyan bu çeşme, medreseyi ve Paşa’nın hikâyesini tamamlayan küçük bir detay olarak karşımıza çıkıyor.

Tam karşımızda bir türbe yükseliyor; burası dönemin ünlü hat sanatçısı Hattat Rakım Efendi’ye ait. Rakım Efendi, o güne kadar harflerde sağlanamayan uyumu kendine özgü ölçüsüyle yakalamış. Özellikle padişah tuğralarında ortaya koyduğu estetik, dönemin ideal güzellik ölçüsü olarak kabul edilmiş.

Fatih Cami’deki hatları ve Sultan I. Abdülhamid’in eşi Nakşidil Valide Sultan’ın türbesindeki süslemeleri de onun eserleri arasında. Rakım Efendi’nin işleri, hat sanatında ulaşılması güç bir seviyeyi temsil ediyor; buraya bakarken hem tarihî hem de estetik bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorsunuz.

Aynı avlu içinde, halk arasında Zincirli Kuyu Cami olarak da bilinen Atik Ali Paşa Camii karşımıza çıkıyor. Heybetli ama bir o kadar sade olan bu cami, Bursa’daki çok kubbeli Ulu Cami tarzını hatırlatıyor.

“Atik”, yani “eski” Ali Paşa, 16. yüzyıl başlarında yaşamış ve Sultan II. Beyazıt’a vezirlik etmiş önemli bir Osmanlı devlet adamı. Bu semtte yaptırdığı cami sayesinde, Edirnekapı ile Fatih Camii arasında ve Fevzipaşa Bulvarı’nın kuzeyinde kalan bölge, Atikali olarak anılıyor.

Caminin bahçesinde bulunan kuyudan ötürü halk arasında “Zincirli Kuyu Camii” adıyla da biliniyor. Caminin yapılışı daha eski ve yaptıranı da başka bir Ali Paşa. 1512 yılında, Sultan II. Bayezid’in sadrazamlarından Atik Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Hadım ağalar arasında yetişen Ali Paşa, Şehzade Ahmet’in yanında girdiği bir savaşta ölmese, tahtı ele geçiren Yavuz Selim tarafından idam edilecekti.

Buradaki cami, Çemberlitaş’taki kadar gösterişli değil. Sıralı taş ve tuğladan yapılmış dikdörtgen bir bina; altı kubbeli Ulu Cami tipi küçük bir örnek olarak, fetih öncesi Osmanlı mimarisinin Bursa döneminde yaygın olan kasvetli havasını yansıtıyor. Caminin yanında ayrıca hamamı ve medresesi de yer alıyor.

Fevzi Paşa Caddesi boyunca yürüyüp Nurettin Tekkesi Sokağından sola döndüğümüzde bugün hala kullanılan bir tekkeye geliyoruz. Sultan III. Ahmed tarafından Nureddin Cerrahi için yaptırılan tekke, yapıldığı zamanki özelliklerini koruyarak bugüne ulaşabilen ender yapılardan biri. 17. yüzyılın sonlarında kurulmuş olan Cerrahi tarikatı, eski İstanbul’un en yaygın tarikatlarından biri. III. Ahmed’in yanı sıra Sultan II. Mustafa ve Sultan Abdülmecid’in de XVII. yüzyılda kurulan Cerrahi tarikatının müritlerinden olması kuvvetle muhtemel.

İstanbul kültüründe özel bir yeri olan tekkeler kurucusunun rütbesine, büyüklüğüne, mimari dokusuna, işlevi göre dergâh, âsitane, hankâh, zaviye gibi adlarla da anılır. Bağlı olduğu tarikata göre de kalenderhane, mevlevihane, kadirihane gibi özel isimler alırlar.

Bir tekkede mutlaka “Allahın birliği” kavramından kaynaklanan ve ibadetin gerçekleştiği yer olan tevhidhane ile tekke hücreleri bulunur. İbadet, ayin, eğitim ve barınma temel işlevleri üzerine kurulu tekkeleri mimari özelliklerine ya da işlevlerine göre üçe ayırılır:

1) Tevhidhane olarak kullanılan bir cami mekânı ile avlusundaki tekke hücrelerinden oluşanlar

2) Tevhidhanesi ve tekke hücreleri bağımsız kurulan, hatta bunlara şerbet odası, şeyh odası, meydan, mabeyn odası, harem ve selamlık bölümleri, türbe eklenenler

3) Zaviye (küçük tekke) gibi tek çatı altında tevhidhane, harem ve selamlık bölümlerini bir araya getirenler

İstanbul’un önde gelen tarikat merkezlerinden olan tekke, Tasavvufta Hakk’a ulaşmak için benimsenen usul, tutulan yolu savunan bir tarikattır.

Yaklaşık 100 yıldır “Gool…” seslerinin yankılandığı Karagümrük Stadı, aslında eskiden bir açık hava su deposuymuş. Kuraklık ve kuşatma dönemlerinde şehrin su ihtiyacını karşılamak için yapılan bu 1600 yıllık Etios Sarnıcı, 1926’dan beri stadyum olarak kullanılıyor. Bizans döneminde uzun yıllar boyunca açık su sarnıcı olarak hizmet veren bu alan, şehrin dört büyük sarnıcından birini oluşturuyordu. Sarnıcın adını veren Actios, 5. yüzyılda Konstantinopolis’in valilerinden biriymiş. Günümüzde sadece bazı duvar kalıntılarına bakarak, sarnıcın devasa büyüklüğünü hayal edebiliyoruz.

Yürüyüşümüze devam ettiğimiz Kasım Odalar Sokağı’nda, adını Kasım Ağa’dan alan bir cami var. Bu cami, eski bir Bizans binasından dönüştürülmüş. Semavi Eyice’ye göre, bu yapı ve yakınındaki Odalar Camii, Petra Manastırı’ndan kalan binalar olabilir.

Aynı alanda, yeniden inşa edilen Kasım Ağa Camii, iki Bizans kilisesinin kalıntıları üzerine kurulmuş. İlginç bir detayı da var: Burada eskiden “İpek” adıyla anılan bir sarnıç bulunuyormuş; günümüzde viraneye dönmüş durumda. Fatih devri sekbanlarından ve muhtemelen Ni’me’l Ceyş’ten Kasım Abdullah, II. Bayezid döneminde eski Bizans yapısını camiye çevirmiş. Hemen yakınındaki Hoca Kasım Gürani Camii, muhtemelen aynı manastırın farklı bir binasıymış. Diğer camiden ayırt edilebilmesi için “Perakende Kasım Mescidi” olarak adlandırılmış.

Cami kareye yakın, muntazam olmayan bir plana sahip; duvarları taş ve tuğladan yapılmış. Minare orijinal pabuç ve kürsü kısmıyla, Fatih ve II. Bayezid dönemlerinin karakterini yansıtıyor. 1953 yılında İstanbul Fetih Derneği, mihrabın önüne Kasım Ağa adına bir mezar taşı diktirmiş.

Nişanca Caddesi’nde yürürken karşımıza, haremin önde gelen kadınlarından biri olan Saliha Kadın tarafından 1584’te yaptırılmış Canfeda Hatun Camii çıkıyor. Bulunduğu sokakla aynı adı taşıyan bu cami, Sultan I. Ahmed’in Harem Kethüdası Canfedâ Saliha Hatun’un eseridir ve bazen Kâhya Kadın veya Kethüda Kadın isimleriyle de anılır.

Canfeda Hatun, III. Murad döneminde yetenek ve iyi huyu sayesinde Nurbânu Valide Sultan’ın en gözde cariyesi ve sağ kolu olmuş. Topkapı Sarayı Harem dairesinde, en yüksek mevki olan kethüda kadınlık görevine getirilerek, tüm haseki ve cariyelerin sorumluluğunu üstlenmiş.

Yaşamının son günlerinde, Karagümrük’te harap durumda olan bir mescidi ihya etmiş ve yerine Canfeda Hatun Camii’ni yaptırmış. Cami dıştan ytong tuğla görünümlü, minaresi ise modernize edilmiş bir yapı. İç mekânda tavanda süsleme bulunmuyor; mihraba kadar uzanan orta kısım ise bir kat yüksekliğinde çinilerle kaplanmış, sade ama etkileyici bir görünüm sunuyor.

Nişanca Caddesi’nde yürümeye devam edersek, yolun sonunda karşımıza Kumrulu Mescit (Atik Sinan Mescidi) çıkıyor. Mescit, bitişiğindeki çeşme üzerindeki hayat pınarından su içen iki kumrudan adını alıyor. Eser, şehrin en eski Osmanlı yapılarından biri olarak dikkat çekiyor.

Mescit, Fatih Sultan Mehmet’in elini bileğinden kesmekle suçladığı ilk mimar olan Atik Sinan’a ait. Rivayete göre, Sinan uygun olmayan bir zamanda idam edilmiş ya da şehit edilmiş; bunun anısına mezar taşı da burada yer alıyor.

Cami, özensiz bir restorasyon geçirmiş olsa da mezarlığına bir göz atmakta fayda var. Burada özellikle Fatih Camii’nin mimarı Atik Sinan’ın mezarı bulunuyor. Evliya Çelebi’ye göre, Fatih yaptığı caminin kubbesinin Ayasofya’dan yüksek olmaması için mimarın ellerinin kesilmesini emretmiş.

Mescit, adını duvardaki Bizans döneminden kalma mermer kumrudan alıyor.

Draman Caddesi boyunca yürüyüp birkaç blok ilerlediğimizde, solda oldukça ilginç bir yapı dikkatimizi çekiyor: Kefeli Mescidi ya da Kefevi Camii. Dışarıdan zar zor görünen caminin yanına gidince aslında oldukça küçük olduğunu fark ediyorsunuz.

Bina, Bizans döneminden kalmış ve tam olarak ne amaçla inşa edildiği kesin olarak bilinmiyor. Doğuya değil kuzeye baktığı için, muhtemelen bir kilise değil, bir manastır olarak yapılmış. Rivayetlere göre, fetihten sonra Kırım’ın Kefe şehrinden buraya gelen Katoliklere kilise olarak verilmiş; ancak Osmanlıların tarihi yarımadada Batı’ya özgü din ve mezheplerin yerleşimine izin vermediğini düşünürsek, bu söylenti pek olası görünmüyor.

Bir başka ihtimale göre, binanın Ermeni Kilisesi olarak kullanıldığı da düşünülebilir. Balat’taki Surp Hreşdagabet’in Rumlardan alınıp Ermenilere verilmesi, bunun nedenlerinden biri olarak gösteriliyor; çünkü Ermeni Kilisesi olan Kefeli Mescidi, camiye çevrilmiş.

Bina, iki sıra penceresi olan dar ve uzun bir dikdörtgen formda; tahminen 12. yüzyılda inşa edilmiş. Kapısındaki eski Türkçe yazı ise oldukça ilginç:

“Aşık isen can baş üstü gel berü
Müfsif isen bak kapıdan dön gerü”

Buraya bakarken, Bizans’tan Osmanlı’ya, manastırdan camiye uzanan bu serüven, semtin tarihini gözler önüne seriyor.

Kefeli Mescidi’nin tam karşısındaki blokta, binanın öbür ucunda bir başka Bizans kalıntısı göze çarpıyor. Türkler buraya Boğdan Sarayı adını vermiş; Boğdan, Osmanlı döneminde bugünkü Moldavya’yı ifade ediyor.

Bugün neredeyse sadece birkaç taş kalmış olan bu yapı, muhtemelen Boğdan voyvodalarının sarayının şapeli olarak kullanılmış. Aziz Nikolas’a adanmış bir şapel olduğu düşünülüyor.

İlginç bir detay da var: Şapel kriptasında, yani eski Roma’da Hristiyanların gizlice ibadet ettiği yeraltı kilisesi alanında, sonradan mezarların da yer aldığı bir mekân bulunuyor. 1918 yılında burada yarı gizli bir kazı yapılmış ve üç lahit ortaya çıkarılmış.

Burası, sadece taşlardan ibaret olsa da, geçmişin farklı katmanlarını görebileceğiniz ilginç bir yer.

Evliyalar şehri İstanbul…

Hatice Sultan Sokağında devam ediyoruz. Sokağın sağ tarafında küçük bir otopark bulunuyor. Otoparkın giriş kapısının köşesinde bir mezarlık, diğer köşesinde bir mezarlık bulunuyor. İlk mezarlıkta hazire tabelası bulunmuyor. Mermer lahit gibi çiçek motifli tek bir kabir bulunuyor. Üzerindeki yazıdan kabirde medfun bulunan zatın Halveti tarikatı Nureddin Cerrahiye bağlı Şeyh İsmail olduğunu anlıyoruz.

Otoparkın giriş kapısında ise, Kavvasbaşı Kabri bulunuyor. İstanbul Hazireleri panosunda Ni’me’l Ceyşten ismi bilinmeyen bir zatın yattığını, bu zatın Fatih Sultan Mehmed’in kavvasbaşısı olduğu kabul edilmektedir.

Sulukule’deki Etem Dede ise mekân ile özdeşleşen bir evliyaydı. Pek çok makama isteklerin kabul olması durumunda ekmek, şeker, horoz, mum adanırken Etem Dedeye “göbecik” adanırdı. Bakımını bir roman kadının üstlendiği türbeye gelenler, isteklerinin kabul olması durumunda Dede’ye gönüllerinden gelen miktarda göbek adardı. Hatta halk arasında şöyle de bir mâni söylenmekteydi:

Etem Dede Etem Dede /Gömleği keten Dede /Eğer muradım olursa/ Sana göbek atam Dede

Dervişzade Sokağı’ndan soldan yokuş aşağı inen kıvrılan dar sokakta sağda, Bizans’ın Ayia Tekla Kilisesi olduğu sanılan Toklu Dede Mescidi’nin ayakta kalımış tek duvarını görebilirsiniz. Blahernai Sarayı’nda Azize Tekla adına bir şapel vardır. Teofilos’un kızı Tekla bu küçük kilisesinin olduğu yerde özel bir ibadet yeri yaptırmış. Kilise fetihten sonra zaviye-mescide çevrilmiş.

Evrenos Dede, Türk ordusu ile İstanbul’un fethine katılan dervişlerdendir ve şehre yerleşildikten sonra Semiz Ali Pasa medrese oradaki sokakta türbedar olmuş ve öldüğünde o da veliler arasına geçmiştir.

Mihrimah Sultan Camisi’ne giderken akaryakıt istasyonun önünde 1453 yılında İstanbul’un fethine katılan mutlu askerlerden (Ni’me’l-Ceyş) olan Fatih Sultan Mehmet’in Ekmekçibaşısı Muhyiddin Çelebi’nin Ekmekçi Baba Kabrine rastladık. Fetihten 18 sene sonra vefat etmiş, banisi olduğu ve günümüze ulaşamayan mescidin önüne defnedilmiş.

Beş Kardeşler Kabristanı

Beş mezarın yan yana bulunduğu kabristan, halk tarafından “Beş Kardeşler” olarak anılmaktadır. Beş kardeşin tarihsel kimliği ile ilgili bilgi mevcut değildir.

Yol boyunca yolumuza çıkan çeşmeler…

Karagümrük Meydan Çeşmesi

Caminin karşısındaki sokaktan Karabulut Sokağına giriyoruz. Sokağın hemen köşesinde sağda dikdörtgen yapılı çatılı tarihi bir çeşme dikkati çekiyor. Çeşmenin adı Karagümrük Meydan Çeşmesi. Çeşmenin Karabulut Sokağına bakan yüzünde bir çeşme, diğer yüzünde ikiz çeşme yer alıyor. Çeşmenin kitabesi bulunmuyor.

Pertevniyal Valide Sultan Çeşmesi

Karabulut Sokakta sağ yanımızda Karagümrük meydanı sokak da ilkokulun yanında bulunan çeşme Pertevniyal Valide Sultan Çeşmesi’dir. Çeşme vaktiyle okulun yerinde bir kilisenin bulunuşu sebebiyle halk arasında “Kilise çeşmesi” de denilmektedir. İki sütun arasında oymalı bir bordürlü çevrilmiş çok süslü ve oymalı bir taç çeşmeyi tamamlamaktadır. Sağlı sollu dörder satır halinde yazılmış kitabenin orta yerinde Abdülaziz’in defne dalları ile süslenmiş çok güzel bir tuğrası yer almakta.

Cağalizade İbrahim Bey Çeşmesi Mihrimah Sultan Camisi’nden Fevzipaşa caddesi boyunca yürürken hamamın biraz ilerisinde bulunmaktadır. Çeşme, Kanunî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından ihya edilmiş, ancak sonradan tahrip olan çeşmeyi evlâdı Cağalizade İbrahim Bey H.1142 tarihinde yeniden yaptırmış.

Vezir-l A’zam Ali Pasa Çeşmesi Köroğlu Sokağı’nda yer alan çeşme Geç Osmanlı Dönemi mimari özelliklerini taşımaktadır.

Ali Yazıcı Cami Çeşmesi

Ali Yazıcı Camisi'nin Mürselpaşa Caddesi'ne bakan cephesinde yer almaktadır. 19. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.

Yakup Kethüda Çeşmesi ya da Sarmaşık Çeşme

Sarmaşık Sokak ile Niyazi Mısri Sokağın kesiştiği köşede bulunan tarihi çeşmenin üç tarafı açık. Diğer köşesi binaya yaslanmış.

Ahmet Galip Paşa Çeşmesi

II. Abdülhamid döneminde 1888 tarihinde, dönemin Su Nazırı Ahmet Galip Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çeşme sırtını sur duvarına yaslamış. Çeşmenin en üst kısmında “Maaşallah” yazısı altındaki ayna kısmının üzerinde dört satırlık kitabe yer alıyor. Kitabenin birinci satırı su ile ilgili “Her canlı sudan yaratılmıştır” ayeti kerimesi yer alıyor.

Edirnekapı Şehitliği Sebili

Türk Ermeni Mezarlığı yolunda

Edirnekapı Su Terazisi

Ve gezimizin sonuna gelirken, İstanbul’u sadece güzellikleriyle değil, geçmişin izlerini taşıyan hatıralarıyla da var eden bir şehir olarak bir kez daha görüyoruz. Edirnekapı’dan Karagümrük’e uzanan bu yol boyunca, camileri, tekkeleri, çeşmeleri ve sokaklarıyla yüzyılların hikâyesine tanıklık ettik.

İstanbul, tarih boyunca imparatorlukların gözdesi, tüccarların rüyası, seyyahların hayranlıkla anlattığı bir şehir olmuş. Bugün de tüm bu yaşanmışlıklarıyla birlikte hem zamana direniyor hem de değişime ayak uyduruyor. Onu anlamak, yalnızca ihtişamına hayran olmakla değil, geçmişindeki mücadeleyi görmekle mümkün.

Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:

İstanbul Gezi Rehberi-Murat Belge

Strolling Through İstanbul-Hilary Summer-Boyd & John Freely

Haritalarla Gezi Rehberi-İBB

İstanbul Nasıl Gezilir-Haldun Hürel

İstanbul Şehrin Sırları-Faruk Pekin

Yitip Giden İstanbul-Önder Kaya

İmparatorluktan Cumhuriyete Azınlıklar-Önder Kaya

İstanbul’dan Sayfalar-İlber Ortaylı

Taşların Dilinden İstanbul-Sami Bayraktar

İstanbul-Edmondo De Amicis

Mimar Sinan’ın İstanbul’daki Eserleri-Aptullah Kuran

İstanbul’un Yabancı ve Levanten Mimarları-Cengiz Can

Osmanlı Mezar Taşlarının Sırları-Fatih Çavuş

Türkiye’nin Tarihi Eserleri .com

Tarihi yarımada .net

Kültür Envanteri

Tarihi_Istanbul

Aziz.Istanbul

Hydrohistory

İstanbul Camileri

Istanbulcamileri.1453

Avare İstanbul

Dünyamdaki Bazı Şeyler

Gezmekanistanbul

Seyir.Defterinden

İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da “mekân girilmesi yasaktır” ya da “kapalı” ya da “restorasyonda” gibi engeliyle karşılaşsam da, gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim.

Emeğe saygı önemli

Tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.