Çiftehavuzlar – Fenerbahçe – Kızıltoprak: Tarih, Sanat ve Hikâyeler Arasında Bir Yürüyüş
Yine bir vesileyle, uzun zamandır yapmak isteyip bir türlü fırsat bulamadığım Çiftehavuzlar – Fenerbahçe – Kızıltoprak çevresini gezdim. Bu sefer gezi partnerim eşim. Kızımızı Irmak Okulları’nın MUN etkinliği için caddeye bırakıp alırken, hem güzel bir yürüyüş yapmış olduk hem de uzun süredir uğrayamadığımız mekânlara uğradık.
Burası benim çocukluğumun geçtiği yerler… Birçok semtinde oturdum, oralarda okudum. Geçmişine de bugününe de yakından tanıklık ettim. Bazı yerlere içim burkularak baktım. Özellikle Fenerbahçe’deki evimin kentsel dönüşüme girmesi gerçekten canımı acıttı. Sanki anılarım da o inşaatların içinde yıkılmış gibiydi.
Ama yıllara meydan okuyan, caddenin müdavimi hiç değişmeyen yegâne yeri Il Padrino’da yemek ayrı bir keyif oldu aksam üçümüze. Mekânın çalışanları bile yıllardır aynı; sadece biraz yaş almışlar ama hâlâ aynı nezaket, aynı çalışkanlık… Yemekler ise tam anlamıyla “Mamma mia, al dente!” diyebilirim.
İtalya’da lokanta kültürü üçe ayrılır: Osteria, Trattoria ve Ristorante.
Osterialarda tahta masalar, kareli örtüler vardır. Yemeğin ortasında içeri dalan sokak müzisyenleri, tanımadığınız insanlarla paylaşılan masalar… İnsanlar çoğu zaman yedikleri yemeği ve içtikleri şarabı evlerinden getirir. İtalya’nın en geleneksel yemeği olan makarna ise aile sırlarıyla hazırlanmış tariflerle servis edilir. Zamanla dışarıda yeme kültürünü bir adım öteye taşımak isteyen İtalyanlar Trattoria’ları açmaya başladılar. Bunlar genelde aile işletmeleridir ve Osterialara göre biraz daha şıklar. 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise, sadece geleneksel yemeklerle yetinmeyenler bugünün şıklığını temsil eden Ristorante’leri keşfettiler. Farklı dünya mutfaklarını, İtalyan zarafetiyle harmanladıkları ürünler ve tekniklerle sunarak; imza yemekleri olan makarnayı bu bakış açısıyla yorumladılar.
İşte bir İtalyan ristorante klasiği: Il Padrino.
Geziyi üç güne bölmüştüm ama ilk gün ipin ucunu biraz kaçırdım. Akşam eve döndüğümde bir baktım: 31.000 adım. Benim için bir başarı değil, çoğunlukla gezerken dayattığım kişisel rekor. “Biraz daha yürüyeyim” derken gün nasıl geçti, hiç anlamadım.
Yol üstünde, okulun hemen yanında gözüme çarpan bir bina oldu: 70’lerden kalma Sahil Apartmanı. Kentsel dönüşüme girmesine ramak kaldı. Arşivime eklemeden geçmek olmazdı. Özellikle seramik panosundaki kuş figürleri ve binaya karakter kazandıran balkonları insanın aklında kalıyor.
1977’de mimar Selahattin Oruk tarafından tasarlanıp inşa edilen apartmanın güzel bir sürprizi daha var: Sadece ön cephesi değil, arka cephesi de seramik panolar düşünülmüş. Çoğu binada arka cephe kimse görmez diye konulmaz ama burada tam tersi. İşte bu gibi detaylar, insanı durup biraz daha bakmaya zorluyor.
Bir dönem öyleydi ki, “Memleket Çiftehavuzlar’dan yönetiliyor” lafı hiç de abartı sayılmazdı. Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi figürlerinden Celal Bayar, 1966’dan hayatını kaybettiği güne kadar Kadıköy Çiftehavuzlar’daki bu müstakil evde yaşamış. Bugün Bayar Köşkü diye bildiğimiz yapı, o yıllarda yalnızca bir konut değil; kulislerin, uzun sohbetlerin ve kritik kararların arka planına tanıklık eden sessiz bir mekânmış.
İnsan kapısının önünden geçerken, içeride kimlerin oturup ne konuştuğunu hayal etmeden edemiyor. Bazen bir ev, sadece duvarlardan ibaret olmaz; yaşananlarla, söylenenlerle, susulanlarla hafızaya kazınır. Bayar Köşkü de tam olarak böyle bir yer.
Göztepe sahilde 60. yıl parkının karşısında şimdi bir inşaat firması ofisi olan köşk.
Çiftehavuzlar Bozkurt sokakta, 20. yüzyıldan kalma apartman cephesini süsleyen Yeni Bozkır Apartmanı Seramik Panosu, aslında arşivlerde fotoğraflanmış ve kültürel miras envanterine kaydedilmiş bir pano.
Mısra Sokağı No:14 girişinde Mahur apartmanında sanatçı İlgi Adalan’ın eseri seramik pano.İlgi Adalan, başta Kadıköy semti olmak üzere İstanbul’da en fazla seramik pano tasarlayan Türk Seramik Sanat Tarihi’nin en önemli sanatçılar arasındadır.
Hasan Ali Yücel Sokak No:29’daki Toker Apartmanı girişinde; kahverengi, beyaz, siyah, yeşil ve turuncu renklerin hâkim olduğu, daire ve dikdörtgen formlardan oluşan, Adalan’ın imzasını taşıyan bir pano bulunmaktadır.
Hasan Ali Yücel Sokak No:17’deki Ergunalp Apartmanı’nda yer alan; kahverengi, beyaz, siyah, krem ve turuncu renklerin hâkim olduğu, daire, kare ve dikdörtgen formlardan oluşan Adalan’a ait seramik panoyu, sokakta defalarca gidip gelmeme rağmen bulamadım. Ne yazık ki pano, ben göremeden kentsel dönüşüme girmiş.
Hasan Ali Yücel Sokak No:29’da yine bulamadığım Nüzhet Akça apartmandaki seramik pano Gorbon Işıl üretimi ve sanatçı Erdoğan Ersen’in eseriymiş.
Yoğurtçubaşı Sokak, No:13 Gezi apartmanındaki Adalan imzalı seramik panoda krem kahverengi, beyaz, siyah ve turuncu renkler hâkim. Daire ve dikdörtgen formlarından oluşmakta.
Yeşil Kır Sokak, No:3’teki Ziya Bey apartmanı kentsel dönüşüme girmişti. Bir Adalan’a ait seramik pano daha tarih oldu.
Kurukahveci İhsan Bey Köşkü Fenerbahçe Dalyan’da bilenlerin sadece bildiği gözlerden uzak ara sokakta yer alıyor. Ara ara ismi değişse de restaurant olarak hizmet veren köşkün meğer ilk sahibi Kuru Kahveci Mehmet Efendiymiş! Daha sonra kardeşi İhsan Efendi tarafından satın alınmış...
Köşk, İstanbul'un işgali sırasında işgalci askerler tarafından zorla boşaltılmış, 3 yıl boyunca İngiliz ve İskoç askerlerin emrinde kullanılmış. işgalci askerler ülkeyi terk ederken bu köşkü de ateşe vermişler, ancak üst katlarda başlayan yangın çevreden gelen vatandaşların yardımıyla köşk tamamen yanmadan söndürülmüş.
Bugün yine kızımızı Irmak MUN’a bırakıp, dün kaldığımız yerden gezmeye devam ettik. Bugün tam 14.000 adım atmışız; fark etmeden epey yol katetmişiz.
Uzun zamandır, apartmanlar kentsel dönüşüme girmeden önce görebilmek için peşinde olduğum bu panoların çoğuna ulaşamadım. Şükür ki, büyük bir kısmı Şehrin Panoları ve Kadıköy Belediyesi’nin çabaları sayesinde önemli ölçüde koruma altına alındı. Yeniden yerlerine yerleştirilmelerini ve onları tekrar görebilmeyi umutla bekliyorum.
Haznedarbaşı Hacı Mehmet Efendi Apt
Operatör Cemil Topuzlu Caddesi No:14
As Apt
Kuru Kahveci Sokak No:2
Fuat Pasa Caddesi üzerinde Fuad Paşa Köşkü’nün bahçe kapısı
Aşiyan Apt
Gülizar Sokak No:2
Cephe, giriş ve beton saksılık üzerinde pano
Fener Kalamış Cad. No:55
İlter Apt
Egemen sokak No:15
Prenses Palas
Bağdat Cad. No:106
Sanatçı: Erdinç Bakla
Enön Apt
Operatör Cemil Topuzlu Caddesi No:27
Sanatçı: Yavuz Pilevneli’nin yaptığı seramik pano
Ne çokmuş. Umarım yerlerine konulurlar.
Bu sanat eserlerinin zamanla unutulması, hatta önünden geçen insanların neden orada olduklarını bile bilmemesi, insanı tuhaf bir düşünceye sürüklüyor. Sanki şehir, kendi kendine tutulan yaşayan bir arşiv gibi. Bir apartmanın içinde, kimsenin adını bilmediği bir seramik pano ilişiyor gözüne. Önce sadece bakıyorsun. Sonra aklına bir soru düşüyor: “Bunu kim yapmış olabilir?”
Merak edince iş büyüyor. Sanatçısını araştırmaya başlıyorsun, apartmanı kimin tasarladığını, hangi mimarın ya da müteahhidin bu panoyu buraya koymaya karar verdiğini öğrenmeye çalışıyorsun. Hatta “Neden tam burası?” diye soruyorsun. Derken fark ediyorsun ki, peşine düştüğün şey tek bir pano değil; çok daha büyük bir hikâyenin küçük ama anlamlı bir parçası.
Bu panolar sosyal medyada görünür olmaya başladıkça, insanların bakışı da değişti. Belki her gün önünden geçtikleri, fark etmeden baktıkları bu detaylara artık daha dikkatli gözlerle bakıyorlar. Ve zamanla, farkına varmadan ne kadar kıymetli sanat eserleriyle birlikte yaşadıklarını keşfediyorlar.
Şafak Apartmanı
Tunaman Sokak No: 9
Sanatçı: Kızıl K.
Gazi Mehmetçik Sokak üzerindeki Hunter Köşkü, İngiliz uyruklu Hunter’ın yaptırdığı iki köşkten biri. Bir zamanlar yan yana duran bu iki yapıdan, hemen bitişikteki 5 numaradaki köşk ne yazık ki 1980’li yıllarda yıkılmış. Bugün geriye, 7 numarada yer alan bu köşk kalmış. Bu köşkün hikâyesi de en az kendisi kadar katmanlı. Önce Dilman ailesi tarafından satın alınıp yerleşilmiş. Daha sonra, 1954 yılında, köşk el değiştirerek Artin Ohanyan adlı bir deri tüccarının mülkiyetine geçmiş. Yani bu yapı, sadece mimarisiyle değil; farklı dönemlerde farklı hayatlara ev sahipliği yapmasıyla da anlamlı. İnsan önünden geçerken, burada kimlerin yaşadığını, duvarların hangi sohbetlere tanıklık ettiğini düşünmeden edemiyor.
Fenerbahçe Iğrip Sokak’ta yer alan Villa Sans-Soucis, İsviçreli Levanten Semadeni ailesi tarafından yaptırılan yedi köşkten günümüze ulaşabilmiş üç tanesinden biri. Bugün ayakta kalması bile başlı başına bir hikâye aslında.
Anlatılanlara göre bu köşkler, toprak altından geçen tünellerle birbirine bağlıymış. Üstelik iş sadece bununla da bitmiyor; mahzenlerinde şarap üretimi yapıldığı söyleniyor. İnsan bunları duyunca, alttaki tüneli, mahzeni hayal etmeden edemiyor.
Zamanla köşk el değiştiriyor; önce Lübnanlı Ceha ailesine, ardından da Avramidis ailesine satılıyor. Her yeni sahip, yapıya kendi döneminin izini bıraksa da köşk tüm bu değişimlere rağmen halen sapasağlam ve bakımlı yaşamaya devam ediyor.
Iğrip Sokak’ta bulunan, o üç köşkten günümüze ulaşanlardan biri olan Villa Selva, bugün etrafını saran binaların arasında kalmış durumda. Biraz dikkatli bakılmazsa, orada olduğu bile fark edilmiyor.
Bu evler, Baron Oppenheim’in vekilharcı Semadeni tarafından yaptırılmış. Zamanında sadece konut olarak değil, bambaşka hayatlara da ev sahipliği yapmışlar. Bir dönem Fransız Mektebi rahibeleri ile Ruhban Okulu öğrencileri için bir barınak olmuşlar. Hatta Aziz Jean, 1886–1890 yılları arasında bu evlerde yaşamış.
Bugün bakımsız, bomboş ve terkedilmiş duran Villa Selva, şehrin ortasında kalmış ama hafızasını kaybetmemiş köşklerden biri.
Kızıltuğ Sokak’ta yer alan Villa Angadin, İsviçreli Semadeni ailesinin yaptırdığı yedi köşkten günümüze ulaşabilmiş üç tanesinden biri. Bugün ayakta olması bile, başlı başına bir başarı. Adını, İsviçre’deki turistik Engadin (Angadin) bölgesinden alan bu villa, zamanla el değiştirerek Bayan Kunçeviç tarafından satın alınmış. Zamana direnerek sokağın bir köşesinde duruyor.
Gülizar Sokak üzerinde yer alan Villa Gaetta, 1860’lı yıllarda siyasi mülteci olarak İstanbul’a gelen İtalyan mimar Freo Cassiero tarafından yapılmış.
1985’te restore edilen villa, bir dönem İsviçreli Semadeni ailesi tarafından kullanılmış. Farklı ülkelerden gelen, farklı hikâyeler barındıran bu insanlar, köşkün belleğine kendi izlerini bırakmışlar adeta.
Gülseren Budayıcıoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlanan Kral Kaybederse dizisinde, Kenan Baran’ın hikâyesinin merkezinde yer alan “Kulüp” sahnelerinin giriş alanı olarak kullanılan mekândayız: Dalyan Club.
Bugün bildiğimiz Dalyan Club binasının aslında bambaşka bir geçmişi var. Yapı, bir dönem St. Augustin Katolik Papaz Okulu olarak kullanılmış. İnşaatını ise o dönemin Fenerbahçe’de söz sahibi ailelerinden, Belçikalı Cingria (Cingrie) ailesi üstlenmiş. Ancak 1903’te çıkarılan askerî kanunla bina boşaltılmış. Ardından yapı, bir donem felsefe öğrencilerine, sonrada ilahiyat âlimlerine ev sahipliği yapmış. Daha sonra Grek Papaz Okulu adıyla Rum öğrencilerin de eğitim gördüğü bir kurum hâline gelmiş. Rum ve Bulgar öğrenciler, rahip olarak bu okuldan mezun olmuşlar.
Yani bugün bir dizi sahnesiyle hatırladığımız bu bina, aslında uzun yıllar boyunca eğitim, inanç ve düşünceyle iç içe geçmiş bir geçmişe sahip.
Hikâye bununla da bitmiyor. Dalyan Club’ün tam karşısındaki parselde, 2015 yılında yapılan kazılarda Erken Bizans Dönemi’ne ait bir sarnıç ve su toplama havuzu ortaya çıkarılmış. Zamanla üzerinin apartmanla kapatılmasıyla gözden kaybolmuş; 2015’te yeniden ortaya çıkarıldı. Bugün elde kalan izlerden, sarnıcın dikdörtgen planlı olduğu, suyu arıtmaya yarayan bir havuza ve ona bağlı suyollarına sahip olduğu düşünülüyor.
Tam içeri girdiğimizde bizi çan sesleri karşıladı. Kilise pazar ayini için hazırlanıyordu. Dalyan Club’ın içinde yer alan St. Augustins Katolik Kilisesi, 1892 yılında inşa edilmiş. Bugün spor tesisinin bir parçası gibi görünse de geçmişi oldukça katmanlı.
1895’ten 1914’e kadar Ermeni Papaz Okulu olarak kullanılmış; ardından II. Dünya Savaşı’na kadar daha küçük ölçekli bir papaz okulu olarak işlevini sürdürmüş. Yani bu yapı, uzun yıllar boyunca eğitimle, inançla ve gündelik hayatla iç içe yaşamış.
1982 yılında ise bambaşka bir döneme giriliyor. Kilise, spor tesisinin bir parçası olarak kiralanıyor.
Fenerbahçe Kalamış Caddesi üzerinde yer alan Villa Mon Plaisir, 1906 yılında Fransız bir aile tarafından yaptırılmış. Daha ilk bakışta dikkat çeken şey ise ön cephesindeki renkli fayans panolar. Dört kadın figürü var ve her biri bir mevsimi temsil ediyor. Hepsinin altında aynı imza duruyor: Arnoux.Bu panolar bir yerden tanıdık geliyor olabilir. Çünkü aynılarının Beyoğlu’ndaki ünlü Markiz Pastanesi’nin duvarlarında da yer alıyor. Onlar da Arnoux imzalı. Zamanla Fenerbahçe’deki Levanten evleri el değiştirmeye başlayınca, köşk Tophane’de gemi tamir atölyesi işleten George Joseph tarafından satın alınıyor. Ancak Birinci Dünya Savaşı patlak verince, Joseph ailesi evi terk etmek zorunda kalıyor. Savaş yılları boyunca köşk, hastane olarak kullanılıyor. İstanbul işgalden kurtulup hayat yavaş yavaş normale döndüğünde, 1925 yılında köşk yeniden satılığa çıkarılıyor. Önce Emin Erkul satın alıyor. Ardından, yaşadığı maddi zorluklar nedeniyle, yapıyı 1929’da yakın arkadaşı Tokatlıyan Oteli’nin sahibi Vahap Bey’e devrediyor.Her geçtiğimde kapıları, pencereleri kapalı ama hep bakımlı.
Bugün caminin bulunduğu yerde, eskiden bir köşk yer alıyordu. Ancak 1986 yılında bu köşk yıkıldı ve yerine Fenerbahçe Cami inşa edildi.
Fenerbahçe Kalamış Caddesi üzerinde yer alan Sinan Apartmanı’nın ön cephesinde, sanatçısı bilinmeyen on adet seramik pano bulunuyor. Her biri farklı çiçek motifleriyle bezenmiş bu panolar, apartmana zarif bir kimlik kazandırıyor.
İmzası bilinmese de bu panolar bir dönemin estetik anlayışını bugün hâlâ sokağa taşıyor. Bu apartmanın benim için aslında özel bir anısı var. Eşlerle birlikte katıldığımız hamile pilatesi için hafta sonları buraya az gidip gelmedik. Hatta bugün hâlâ devam eden ve “karındaş” adını verdiğimiz, çocuklarımızın da dâhil olduğu dostluklarımızın temeli de burada atıldı.
Fener-Kalamış Caddesi’ni kesen Münir Nurettin Selçuk Sokak’ta, aşı boyalı, insanın dönüp bir daha bakmak istediği o güzel bina var ya… İşte orası Çıngırlı’nın Bahçesi.
Ben bu hikâyeyi de Fenerbahçe’de yaşarken öğrendim. Fenerbahçe benim için hep; büyüdüğüm, çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim, yeşiliyle nefes alabildiğim, mavisiyle sakinleştiğim bir yer oldu. Bir de işin bonusu var tabii: tuttuğum takımın muhiti. O yüzden kendimi hep biraz şanslı sayarım
Çıngırlı Köşkü’nün hikâyesi, İstanbul’a yolu düşüp burada kök salan Levanten ailelerden Cingria’lara uzanıyor. Belçikalı mühendis Cingria, 1870’lerde inşasına başlanan Galata Rıhtımı’nda çalışmak için İstanbul’a geliyor ve şehre yerleşmeye karar veriyor. Beyoğlu’nda, bugünkü Balyoz Sokağı’nda bir evi olduğu biliniyor.
1920’lere gelindiğinde, Cingria’nın torunları arazilerini yine Beyoğlu Levantenlerinden olan Couteau ailesine satarak İstanbul’dan ayrılıyor. (Couteau Evi hâlâ İstiklâl Caddesi’nde, Garanti Bankası ile Kamondo apartmanlarından birinin arasında duruyor. Ailenin bir villasının da Mühürdar’da olduğu biliniyor.) Köşkün sahibi olan Levanten ailenin soyadı aslında Cingria. Ama zamanla, dilden dile dolaşa dolaşa “Çıngırlı” diye anılır olmuşlar. Köşkün içinde bulunduğu yaklaşık 40 dönümlük arazi, başlangıçta Yavuz Sultan Selim Vakfı’na aitmiş ve 1873 yılında Madam Anna Cingria’ya satılmış. Yıllar içinde el değiştiren köşk, 1986’da Sakıp Sabancı tarafından satın alınmış. 2001 yılında ise bir kez daha el değiştiriyor. Bugün hâlâ oldukça bakımlı, gösterişli ve bulunduğu sokakta hemen kendini belli eden bu yapı, benim gözümde Fenerbahçe’nin sembollerinden biri.
Kalamış Apartmanı
Fener–Kalamış Caddesi No: 52
Seramik panoların, kentsel dönüşüm gerekçesiyle binalarla birlikte yok olması; sadece bir yapının değil, o dönemin kültürünün ve estetik anlayışının da sessizce silinmesi anlamına geliyor.
Bugün bu panoları fark etmek, fotoğraflamak ve paylaşmak; aslında bir tür hafıza tutma çabası. Çünkü bu kültürü korumanın, yarınlara aktarmanın belki de tek yolu, geride kalan bu fotoğraflar. Onlar, yok olan yapıların ve unutulmaya yüz tutan hikâyelerin son kanıtları gibi.
Fener-Kalamış Caddesi üzerinde yer alan Kalamış Rum Okulu, artık öğrencisi kalmadığı ve tüzel kişiliği sona erdiği için, uzun yıllardır Todori Meyhanesi tarafından kullanılıyor. Bugün kapısından içeri girenlerin çoğu bunun eski bir okul binası olduğunu bilmiyor bile.
Hikâye 1920’li yıllara uzanıyor. Todori Usta (Todori Çarkas), okul ile kilisenin arasında, bir çınar ağacının altında küçük bir meyhane açıyor. Kısa sürede burası, dönemin sanatçılarının, müzisyenlerinin ve edebiyatçılarının uğrak noktalarından biri hâline geliyor. Todori Usta’nın vefatından sonra mekânı oğlu Stavro ve damadı Filip işletmeye devam ediyor. Daha sonraki yıllarda ise meyhane Sabri Efendi’ye devrediliyor. Eski Kalamış Rum İlkokulu’nun bir bölümü de bugün hâlâ işletme tarafından kullanılıyor. Burası sadece bir meyhane değil, aynı zamanda müzik tarihimizde iz bırakan bir mekân. Ünlü bestekâr Selahattin Pınar, 6 Şubat 1960 tarihinde burada geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybediyor. Onun anısına dikilen büst, bugün mekânın ön tarafında, yola yakın noktada yer alıyor.
Hemen yanında ise yeniden açılmak üzere şu anda tadilatta olan Ayios Ioannis Hrisostomos Rum Ortodoks Kilisesi bulunuyor. Kalamış Rum Kilisesi ya da Altın Ağızlı Yuhanna Kilisesi olarak da bilinen yapı, adını Antakya’da doğan ve Bizans İmparatoru tarafından zorla Fener Patriği yapılan Yuhanna’dan alıyor. Anlatılanlara göre verdiği vaazlar o kadar etkileyiciymiş ki, bu yüzden ona “Altın Ağızlı” denirmiş. Kilisenin ayrıca bir ayazması da bulunuyor. Bugün okul, meyhane ve kilise; yan yana Kalamış’ın çok katmanlı hikayesini anlatıyor resmen.
Tevfik Paşa Sokak No: 10 - Sedef Apartmanı
Sanatçı Gorbon Işıl’a ait bu seramikler, apartmanın kentsel dönüşüm sürecinden sonra ne yazık ki yalnızca dört parça hâlinde korunabilmiş. Bugün bu parçalar, apartmanın içine yerleştirilmiş durumda. Yine de bu hikâye tamamen kayıpla bitmiyor. Çünkü artık Kadıköy’de kentsel dönüşüme giren yapılarda yer alan sanat eserlerinin korunmasına yönelik bir karar alınmış durumda.Bu da demek oluyor ki, bundan sonra bu tür eserlerin en azından tamamen yok olmadan, bir şekilde yaşatılma şansı var. Bazen birkaç parçanın kurtulması bile, bir dönemin hafızasının tamamen silinmesini engelliyor.
Kalamış’ta defalarca önünden geçtiğimiz bu köşkün hikâyesi, sandığımızdan çok daha eskiye uzanıyor. Yapı, Halife Abdülmecid’in yaveri ve aynı zamanda damadı olan Cemal Bey tarafından, Züheyrzade Ahmet Paşa’dan satın alınmış. Köşk, sadece sahipleriyle değil, misafir ettiği isimlerle de dikkat çekiyor. Bağdat Valiliği yapmış, Meclis-i Mebusan’da Canik mebusu olarak görev almış olan Cavit Paşa’nın, 1932 yılında burada vefat ettiği belirtiliyor. Yani bu yapı, dönemin siyaset ve bürokrasi dünyasına da yakından tanıklık etmiş.
Bugün köşkün üst katı aslına uygun şekilde korunmuş, alt katı ise dükkân olarak düzenlenmiş. Zaman değişmiş, ihtiyaçlar değişmiş ama köşk kısmen de olsa hâlâ ayakta. Bir not daha: Sanırım burası Gönlüm Köşkü olarak biliniyor ve araştırdığım kaynaklara göre adresi Kalamış Rıhtım Caddesi No: 168 olarak geçiyor.
Bedri Rahmi Eyüboğlu Sokak’ta yer alan Mavi Kaplumbağa Sanat Evi, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eşi Eren Eyüboğlu ile birlikte yaşadığı ev. Şimdilerde oğlu tarafından ara ara gezilere açılan ve bir sanat mekânı olarak kullanılan yapı aslında iki sanatçının gündelik hayatına, üretimlerine ve paylaşımlarına tanıklık etmiş bir ev.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mimarlık–sanat ilişkisiyle kurduğu bağ, 1940’lı yılların başında yaptığı duvar resimleriyle başlıyor. İstanbul’daki Bizans eserlerinde gördüğü mozaik süsleme geleneği, onun sanat pratiğinin temel taşlarından biri hâline geliyor. Bu etkiyi, kendi diliyle yeniden yorumlayarak kamusal alana taşıyor.
1953 yılında, Sirkeci Doğubank İşhanı’nın dış cephesine yaptığı mozaik pano, onun kamusal alandaki ilk mozaik çalışması olarak biliniyor. Eyüboğlu, sanatın ancak mimariyle bütünleştiğinde kalıcı olacağına inanıyor; hatta “sanat, mimariyle birleşmezse göçebe kalır” diyerek bu düşüncesini açıkça dile getiriyor. Bu yüzden eserlerinde çoğunlukla Anadolu’dan aldığı folklorik ögeleri, figürleri ve renkleri kullanıyor.
Bağdat Cad. No:106 seramik çalışma
Mimarları İnci Ateş Kuru ve A. Uğur Tarhan olan 1982 yapımı Ateş Apartmanı’nın girişine yerleştirilen bakırdan rölyef pano.
Seramik panolar ve rölyefler gibi bu tür eserler, sadece süsleme değil; binaya kimlik kazandıran, bulunduğu sokağa hafıza ekleyen unsurlar. Bugün hâlâ yerinde duruyor olması, başlı başına kıymetli.
Fenerbahçe, Eflatun Sokak No: 5’te yer alan Doğa Apartmanı’nın girişinde, ressam, tasarımcı, dekoratör ve koleksiyoner Ayşen Gürel Sile’ye ait bir mozaik pano bulunuyor. Mavi rengin hâkim olduğu bu çalışma, soyut ve geometrik desenleriyle daha kapıdan içeri girerken mekânın atmosferini belirliyor. Dingin ama güçlü bir dili olan pano hem sanatçının çok yönlü kimliğini hem de dönemin mimariyle iç içe geçen sanat anlayışını yansıtıyor. Günlük hayatın tam içinde, fark edilmeden geçilebilecek ama durup bakıldığında kendini hemen hissettiren işlerden biri.
Yazar Haldun Taner, 1981–1986 yılları arasında, burada daha önce bulunan Ayanoğlu Apartmanı’nda yaşamış. Kentsel dönüşüm sürecinde bu apartman yıkılmış ve yerine yeni bir yapı inşa edilmiş.
Tiyatro ve edebiyat dünyamızın en önemli isimlerinden biri olan Haldun Taner’in anısını yaşatmak amacıyla, Kadıköy Belediyesi tarafından 103. doğum gününde bu mekân müze ev olarak açılmış. Bugün müzede, Haldun Taner’in kişisel eşyaları, tiyatro tarihine ışık tutan belgeler ve eserleri sergileniyor. Evin hikâyesi ise Haldun Taner’den de daha geriye gidiyor. Yapı, geçmişte Deli Fuad Paşa’nın satın aldığı bahçenin güvenliğini sağlamak üzere, bekçilerin oturması için inşa edilmiş. Yani bu küçük yapı, zaman içinde hem edebiyat hem de semt hafızasında var olmuş.
Ben hep burayı görürdüm. Hatta bir dönem halk eğitim merkezi olarak kullanılmıştı. Müzeye çevrildiğini şimdi öğrendim.
Bugün yine 14.000 adım atmışız. Bu kez Kızıltoprak’tan Selamiçeşme’ye doğru yürüdük. Yol uzadıkça hem beden yoruluyor hem de insanın aklı geçmişe doğru açılıyor.
Yalnız bugün, yani 14 Aralık Pazar, ne garip bir gün oldu…Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay vefat etti. Başımız sağolsun… Ünlü yönetmen Rob Reiner ve eşi, oğulları tarafından öldürüldü. Brown Üniversitesi’nde yaşanan silahlı saldırıda iki kişi hayatını kaybetti. Avustralya’da gerçekleşen bir başka saldırıda ise 25 kişi öldü. Ama yine de biz yürümeye, bakmaya ve görmeye devam ediyoruz.
Kayışdağı’ndan doğup Kalamış Koyu’na dökülen, Kadıköy’ün en uzun ve en eski deresi olan Kurbağalıdere boyunca, köprüye doğru ilerlerken dere kenarındaki köşkler gözüme takıldı. Ama çoğu bildiğimiz köşkler değil… Sonradan yapılmışlar. Dışı eskiye benzetilmiş, içi tamamen modern. Geçmişi taklit ederek yeniden üretilmiş yapılar. Bakınca “bir şey eksik” hissi bırakıyor insanda.
Oysa buranın eski hâlini anlatanlar bambaşka bir manzara çiziyor. Sermet Muhtar Alus “İstanbul Kazan Ben Kepçe” kitabında buradaki köşkleri şöyle anlatıyor:
-Yoğurtçu Çayırı’nın karşısındaki evler dahi yüklü ve hepsi de neşe ve neşatlı... Babıâlili Nureddin Bey (kıymetli sanatkârımız Münir Nureddin’in babası), Doktor Ahmed Paşa, kıdemli sporcularımızdan yine Kemanî Nuri Bey, Kadıköyünün pehlivan ağalarından ve balık tutma meraklılarından Bay Mahasin.
Derenin karşı kıyısındaki, Şehremini Rıdvan Paşa’nın biraderi, Askerî Müddeiumumî Reşid Paşa yaman gezgincilerden, seyir ve seyran düşkünlerindendi.
Kavşakta duran Kızıltoprak Karakolu inşa edilme tarihi hakkında bir bilgi bulamadım.
Restore edilmiş tarihi bir başka ahşap Zühtüpasa Reşit Pasa Köşkü dere kıyısında duruyor.
Kurbağalıdere köşklerinin en büyüklerinden biri olan Şefik Bey, Serasker Rıza Paşa’nın yaveri Kaymakam Yarbay Şefik Bey köşkü yolun karşı tarafında. Bağdat Caddesi'nin başlangıç noktası olan, Kurbağalı Dere üstündeki üç gözlü Taşköprü de tarihe karışmış.
Kızıltoprak’ta, Moda-Kadıköy ve çevre yolu ayrımının tam kavşağında Vecihi Hürkuş Heykeli duruyor. Her gün binlerce insanın önünden geçtiği, çoğu zaman fark edilmeden bakılan bir noktada… Bu heykeli anlatmak istedim çünkü çok büyük bir hikâyesi var. Vecihi Hürkuş, Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biri. Sadece bir pilot değil; aynı zamanda mühendis, eğitmen ve girişimci. Daha da önemlisi, Türkiye’nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisi. Yani gökyüzüne bakıp hayal kuran değil, o hayali gerçeğe dönüştüren insanlardan.
Kızıltoprak’ta bir zamanlar bahçeler içinde yükselen konaklardan bugün neredeyse hiçbir iz kalmamış. Sadece konaklar değil; Hacı Ömer Efendi’nin Papazınbağı denilen yerde yaptırdığı namazgâh ile Hasan Ağa’nın Zühtü Paşa Camii’nin arkasında yaptırdığı çeşme gibi pek çok küçük ama kıymetli tarihî yapı da zamanla ortadan kaldırılmış. Yine de geçen yüzyıldan günümüze ulaşabilmiş bir yapı var: Zühtü Paşa Camii. 1884 yılında, II. Abdülhamit döneminde Maarif Nazırı Ahmet Zühtü Paşa tarafından yaptırılan cami, bugün hâlâ ayakta. Duvarları kâgir, kubbesi ise ahşap. Karma mimari üslûpta, tek minareli ve tek şerefeli olan caminin bahçesinde bir şadırvan bulunuyor. Caminin hemen yanında ise bugün Müftülük Binası olarak kullanılan köşk yer alıyor.
Bugün köşkler, çevrelerinde yükselen apartmanların arasında kalmış vaziyetler. Dikkatli bakılmazsa ya da benim gibi aranmazsa fark edilmiyorlar bile. Biraz durup dikkatle bakınca, yüz yıldan fazla süredir orada olduklarını hissediyorsun. Kimlerin yaşadığını, kimlerin o kapılardan girip çıktığını, nice hayatın ve hikâyenin bu duvarların içinde başlayıp bittiğini düşünüyorsun.
Bir zamanlar deniz, bu köşklerin ön kapılarına kadar gelirmiş. Şimdi ise aynı yerlerden geniş yollar, arabalar ve şehir gürültüsü geçiyor. Ama köşkler, tüm bu değişime rağmen, geçmişin izlerini sessizce taşımaya devam ediyor.
Bağdat Caddesi üzerinde Kızıltoprak’a Bezmigül Dilber Hanim Köşkü
Kızıltoprak İstasyon Caddesi, No:3’de
Yıldız ve plaster çiçek kabartmalı, iki katlı tuğla dışa cepheli tarihi ev
Hemen yanında Kızıltoprak İstasyon Caddesi, No: 5’de bir başka tarihi köşk.
Önlerinden geçtiğim bu köşklerin çoğunun bilgileri mevcut değil neyse ki, geçmişin izlerini sürerken, bazen eski kitaplar imdada yetişiyor. Sermet Muhtar Alus “İstanbul Kazan Ben Kepçe” kitabında Kızıltoprak’ı şöyle anlatıyor:
Kızıltoprak İstasyona çıkan yolda ve solda Pirinççiler denilen Hasan Amirler (Bay Tevfik Âmir’in babası), yanında Taşçızade Hakkı ve Hilmi Beyler; yolun sağına sapınca fabrikatör Raif Bey; hat tarafında Bahriye fabrikaları müdürü Hüsnü Paşa...
Dönüp tekrar caddeye çıkalım. Hemen orada da Sadık Bey merhu- (hukukta sınıf arkadaşımız Avukat Salâhaddin Sadak, Akşam gazetesi sahibi Necmeddin Sadak, musikî üstadlarımızdan Muhiddin Sadak Bayların pederleri) köşkü.
İleride, sağdaki beyaz boyalı, içi kırmızı panjurlu yalı Kâzım Paşa’nın ve oldukça sonranın yapısıdır. Ötesindeki Ö... lü Mollanın evi 50, 60 yıllık, daha sonra gelen Darülâceze sertabibi Zühtü Paşa’nınki de ilâveler görmüştür.
“Depo” denilen tramvay durak yerindeyiz... Altında irad dükkânları bulunan sed bahçeli bina fi tarihinde Kerestecibaşılarınken sonra Beşinci Ordu müşiri Hakkı Paşa’ya geçmişti... Solunda Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın damadı İstihkâm Reşid Paşa... Buranın karşısındaki Abacıbaşı hanesini Taşçızade Hilmi Bey almış, damadı eski İstanbul valisi ve Süvari Generali Esad oraya güvey girmişti.
Bu cadde üstünde de kübera sakin: Maliye Nâzırı esbakı Sabri Bey; Daire-i Askeriye Muhasebat Dairesi ikinci şube müdür muavini Rıfat Bey; Fenerbahçe’ye giden demiryolunun geçtiği köşede Hafız Paşazade, Limni mutasarrıfı Nail Bey; hattı atladıktan sonra solda Beşinci Ordu Kumandanı Nuri Paşa; sağda gene Muhasebat Dairesi takib-i mahsubat müdürü Cemal Bey; mabeyn kâtiblerinden Hakkı Bey, Doktor Celâl Paşa...
Kadıköy, Kızıltoprak’ta, tren yoluna yakın bir noktada, Hasan Âmir Sokak üzerinde yer alan Esat / Fatma Sadiye Toptani Paşa Köşkü, herkesin Öğretmenevi olarak bildiği yapı. Annem hep arkadaşları ile burada buluşurdu. Bir kez olsun merak edip gidip görmedim burayı. Al işte; şimdi restorasyon adı altında 2014’den beri kapalı.
1845 yılında inşa edilen köşk, daha sonra Arnavutluk mebusu Esat Toptani Paşa tarafından satın alınıyor. Paşa, eşi Fatma Sadiye Hanım ile birlikte bu köşkte yaşamış. Ancak Esat Toptani Paşa’nın Paris’te vefat etmesinin ardından, Fatma Sadiye Hanım köşkte yalnız yaşamaya devam etmiş. Köşkün kaderi, 1949 yılında Fatma Sadiye Hanım’ın yapıyı öğretmenler için bir dinlenme tesisi olarak bağışlamasıyla değişiyor. Bu tarihten sonra uzun yıllar dinlenme tesisi olarak kullanılan yapı, 1992’den itibaren Öğretmenevi işleviyle hizmet vermiş. Köşk şimdi yeniden açılmayı bekliyor. Açılınca ilk isim gidip görmek olacak.
Razi Trak Köşkü, 1800’lü yıllarda Fransız bir mimar tarafından yapıldığı tahmin edilen, 1. derece tarihî eser statüsündeki dört katlı bir Osmanlı köşkü.
Osmanlı mimarisinin ince detaylarını taşıyan köşkün, 1800’lü yılların sonlarında inşa edildiği düşünülüyor. İlk sahibi Tüccar Şekip Bey. Daha sonra köşk, dönemin padişahının esvapçıbaşı olan, yani sarayın giyim kuşamından sorumlu İlyas Bey tarafından satın alınıyor. Ancak köşkün hikâyesini asıl farklı bir yere taşıyan kişi, üçüncü sahibi olan Mısır hanedanından Prenses Hoşyar. Prenses Hoşyar, köşkü aldıktan sonra Mısır’a duyduğu özlemi duvarlara ve tavanlara yansıtmış. Özellikle pembe odanın tavanına piramitler resmettirmiş, Kufi yazıyla ayetler ve dualar yazdırmış. Bu köşk, bir dönem Mısır hanedanı üyelerinin yanı sıra, Kazım Karabekir, Cafer Tayyar Paşa gibi Atatürk’ün silah arkadaşlarını da ağırlamış; davetlere, sohbetlere, uzun gecelere ev sahipliği yapmış.
Köşkün sonraki sahiplerinden Razi Trak, İstanbul’un renkli simalarından biri. Cicoz Çiftliği’nin sahibi, rasyonel emlak yatırımlarıyla tanınan bir iş insanı. İki donem Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı yapmış; aynı zamanda bankacı olarak Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmiş.
Köşk, 100 yılı aşkın süredir Trak ailesinin mülkiyetinde bulunuyordu. Ailenin zamanla küçülmesi ve yapının artık kullanılmaması nedeniyle satışa çıkarıldı. Köşkün bugün 26 odası, 4 salonu ve 3 banyosu bulunuyor. İçeride, aileden kalma pek çok eşya hâlâ yerinde; kuşaktan kuşağa aktarılmış, korunmuş ve yaşatılmış. Aslında köşkün bahçesi çok daha genişmiş. Ancak hemen arkasında yer alan büyük arazi, 1980’li yılların sonunda bir inşaat firması tarafından kat alınmış ve üzerine Beyaz Köşk Sitesi inşa edilmiş. Geriye ise, geçmişiyle birlikte ayakta kalmayı başaran bu köşk kalmış.
Esvapçıbaşı İlyas Bey Köşkü’nün Selamlık Bölümü Beyaz Köşk sitesinin arka yan duvarına yapışık bölümünde.
Araziye, köşkle aynı adı taşıyan dört bloktan oluşan bir site yapılmış olsa da Priştineli Esvapçıbaşı İlyas Bey’in satın aldığı köşkün selamlık bölümü, bahçe içinde aslına sadık biçimde korunarak günümüze ulaşmış. Etrafı tamamen değişmiş, yapılaşma artmış olsa da selamlık bölümünün hâlâ yerinde duruyor olması oldukça sevindirici.
Mısırlı Prenses Nimet Hanım Köşkü, 1864 yılında inşa edilmiş. Yıllar boyunca ayakta kalmayı başaran köşk, ne yazık ki 1975’e gelindiğinde harabeye dönmüş ve satışa çıkarılmış.
Müjdat Gezen, 1988 yılında köşkü satın alıyor. Yapıyı temeline kadar yıktırıyor. Ama, özgün mimarisine hiçbir müdahale yapmadan, eski hali birebir korunarak yeniden inşa ettiriyor.
1991 yılında köşk, “Müjdat Gezen Sanat Evi” adıyla kapılarını açıyor. O günden bu yana sadece bir yapı olarak değil; Türkiye’ye iz bırakan birçok sanatçının da yetiştiği saygın bir kurum olarak varlığını sürdürüyor. İnşaat, Eve Dönüş, Can filmleri, Beyaz ve Siyah dizisi senaryolarını yazmış kardeşim de mezunlarından biri.
Fahrettin Kerim Gökay Köşkü - No:50
Sanat Parkı’nın hemen bitişiğinde yer alan, iki katlı beyaz köşk, bugün kuaför salonu olarak kullanılıyor.
Feneryolu Sokağı’ndaki Tuğlacıbaşı Camii, kapısında h.1255 yazıyor, yazılı kaynaklara göre 1868–1869 yıllarında Tuğlacıbaşı Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış. Zaman içinde camiye ek bölümler yapılmış. Mermerden yapılmış minberi, mihrabı ve vaaz kürsüsü. Avlusunda hem bir çeşme hem de camiyi yaptıran Hacı Mustafa Efendi’nin mezarı bulunuyor. Caminin tek şerefeli minaresi, 1966 yılında yeniden inşa edilmiş. Bugün arkasına daha büyük bir cami kompleksi yapılıyor. Umarım bu cami eski diye yıkılmaz.
Gazi Ahmet Muhtar Paşa Feneryolu civarında çok büyük bir arazi alıp bir de köşk yaptırmıştı. Bahçıvanı ise aileden biri gibi gördüğü Dr.Müfid Ekdal'ın babası Tahir Ekdal idi. Tahir Ekdal, 1917–18 yıllarında arazinin çevresinden yaklaşık iki dönümlük bir alan alarak burada mütevazı bir ev yaptırır. Oğlu Dr. Müfid Ekdal, 1918 yılında bu evde dünyaya gelir. Evin kıymetini bilenlerden olur; sahip çıkar, korur ve 2013’teki vefatına kadar da burada yaşamını sürdürür.
Dr. Müfid Ekdal yalnızca tanınan ve sevilen bir hekim değil, aynı zamanda yerel tarih araştırmacısı ve yazardır. Kadıköy’ün geçmişine ışık tutan, bugün hâlâ kaynak niteliği taşıyan çok kıymetli eserler kaleme almıştır. Uzun yıllar Kadıköy Gazetesi’nde, semtin eski günlerini anlatan yazılar yazmış.
Aynı sokakta yer alan Sadık Efendi Konağı ise 1904 yılında yaptırılmış, 1975 yılında yıkılmış. Sadık Efendi, çok genç yaşta İstanbul’a gelmiş; şekercilik sanatını öğrenerek kalfalığa kadar yükselmiş bir isimdir. Konağın bulunduğu arsa, bir dönem Mehmet Efendi’ye ait bağ arazisi olarak bilinir. Aslında bu yapı, 1864 yılında Ram Kalfa Miço tarafından ahşap olarak inşa edilmiştir. Mutfağı müstakil olan konak, bitişiğindeki yapılarla birlikte çevresinde saygılı, terbiyeli, nazik ve hatırşinas bir komşu olarak anılırmış. Konağın 1875 yılında yıkılmasının ardından, yerine apartman yapılır. Bina Altıner ailesine aittir.
Bakkal Tanaş Evleri, 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş iki ayrı konuttan oluşuyor. Feneryolu Marmaray İstasyonu’nun tam bitişinde duran bu yapılar, yıllar boyunca farklı hayatlara ev sahipliği yapmış.
Batıdaki konut, uzun yıllar Tanaş Efendi’nin bakkal dükkânı olarak hizmet vermiş. Doğudaki yapı ise bir dönem kahvehane olarak kullanılmış. Zamanla işlevleri değişmiş; İngiliz işgali yıllarında bira evi, Cumhuriyet’ten sonra ise aşevi olmuşlar.
Bir ara Ümit Futbol Kulübü’nün lokaline dönüşen bu evler, daha sonra Fahrettin Kerim Gökay tarafından satın alınmış. Yapılar betonarme hâle getirilerek yeniden konut olmuşlar. Bugün içeride birkaç kişi gördüm ama binanın hangi hizmet için kullanıldığını gösteren bir tabela göremedim.
Eyüp Paşa Sokağı’ndaki Pınar Apartmanı, küçük ama çok kıymetli iki sanat işini bir arada barındırıyor. Apartmanın kapı güneşliğinin üzerinde, sanatçı Oya Koçan’ın imzasını taşıyan 1978 tarihli seramik kaplama yer alıyor. İçerde ise giriş holünde Hüsamettin Koçan’ın -Baksı Müzesi’nin kurucusu- 1978 tarihli, kazıma tekniğiyle yapılmış duvar panosu yer alıyor. Aynı yapının içinde, aynı yıl üretilmiş, iki farklı sanatçının elinden çıkmış bu işler; mimariyle sanatın nasıl yan yana, gündelik hayatın tam içinde var olabildiğinin güzel bir örneği.
Filizi Köşkü, diğer adıyla Parlamenterler Köşkü, Yıldız Sarayı’nda görev yapan Arap Tahsin Paşa’ya aitmiş. 19. yüzyılın dikkat çekici yapıları arasında yer alan köşk, Art Nouveau üslubundaki mimarisiyle öne çıkıyor. Bugün ise Özgürlük Parkı içinde, normal vatandaşın girmesi yasak olan sadece milletvekillerini kullandığı bir sosyal tesis olarak hizmet veriyor. Köşk 1894 yılında inşa edilmiş. O dönem yalnızca tek bir yapıdan ibaret değil; harem, ahırlar, müştemilat binaları, uşak odaları, arabalık, mutfak, bostan, su kuyuları ve havuzlardan oluşan geniş bir yerleşkeymiş. Maddi sıkıntılar yaşayan Arap Tahsin Paşa, mülkü mühendis Abdurrahman Naci Demirağ’a satmak zorunda kalmış. Buna rağmen, Paşa ve eşi vefat edene kadar selamlık binasında yaşamaya devam etmişler. Ne yazık ki köşkün büyük bölümü zamanla kaybolmuş. 1932’de Harem Köşkü, onu izleyen yıllarda ise diğer yapılar yıkılmış. Günümüze yalnızca Selamlık Binası ulaşabilmiş. Yıkılan yapıların geride bıraktığı boş alan, 1938’de devlet tarafından satın alınarak Ziraat Bakanlığı’na devredilmiş; burada asma fidanlığı ve araştırma sahası kurulmuş. 1983’te Kadıköy Belediyesi’ne devredilen bu alan, bugün bildiğimiz Özgürlük Parkı’na dönüşmüş. Selamlık Binası ise 1993 yılında restore edilerek sosyal tesis olarak kullanılmaya başlanmış.
Gazi Ahmet Muhtar Paşa Köşkü ise, Feneryolu demiryolu hattı üzerinde yer alıyormuş. Bir zamanlar 63 dönümlük geniş bir bahçeye sahip olan bu köşkten günümüze yalnızca Kameriye kalmış. Şimdi apartmanların arasında sıkışmış, mini mini bir tepecik üzerinde duruyor. Turing’in sahiplenip düzenlemesiyle yeniden hayata karışmış; özellikle yaşlıların apartmanlar arasında nefes alabildiği, sabahları ve akşamüstleri, yolu düşenlerin soluklandığı, sevilen bir durak şimdilerde.
Feneryolu - Feneryolu Sokak No:53
İki katlı, bahçeli ve ön cephesinde ikiz iki cumbası bulunan zarif bir köşk. Restorasyondan geçtiği anlaşılan yapı, bugün anaokulu olarak kullanılıyor.
Bir zamanların konutu, şimdi çocuk sesleriyle dolu.
Aheste Sokak’taki Fulya Apartmanı, ön cephesinde yer alan seramik panosuyla dikkat çekiyor. Sanatçı Tülin Özdemir ve Gül Seramik imzasını taşıyan bu çalışma, 1990 yılında yapılmış. Apartmanın cephesine yerleştirilen pano, tek parça gibi görünse de aslında birbirinden ayrı dört ana bölümden oluşuyor. İsimlik ve yanındaki iki küçük parça da eklendiğinde, cephede toplam yedi parçalık bir seramik düzenleme karşımıza çıkıyor.
Gündelik hayatın tam ortasında, fark edilmeden geçilip gidilen bu tür işler; mimariyle sanatın nasıl yan yana var olabileceğini gösteriyor.
Feneryolu’nda, Gazimuhtarpaşa ile Yıldıray Sokak’ın köşesinde yer alan Defne Apartmanı, cephesindeki seramik panolarla dikkat çekiyor. Panolar, Kenan Kızıl ile Z. Demirci’nin ortak eseri.
İki parça hâlinde yerleştirilen çalışmada, sanatçıların imzaları da görülebiliyor. Gündelik hayatın içinde sessizce duran bu panolar, apartman cephelerinin aynı zamanda birer sergi alanı olabildiğini ne güzel gösteriyor değil mi?
Recai Yahya Camii diğer adıyla Feneryolu Cami 1945 yılında Zeynep Güzide Belerman tarafından yaptırılmış. Belerman, camiyi Mülkiye Mektebi Müdürü olan eşi Recai Bey ile genç yaşta kaybettiği oğlu Yahya’nın hatırasına, Feneryolu Mahallesi Fenerli Ahmet Sokak’taki ahşap evini yıktırarak inşa ettirmiş. Cami 1946 yılında ibadete açılmış.
Bugün büyük apartmanların arasında kalmış olsa da bu küçük ve mütevazı cami hâlâ ayakta. Tek minareli, tek şerefeli yapının bahçesinde bir şadırvan bulunuyor. Sessizce bir aile hikâyesini ve kişisel bir hatırayı taşıyor.
Yine geldik çeşmelere. Her biri, koca şehir içinde hâlâ akan, hâlâ duran ve çoğu zaman fark edilmeden geçilen sessiz tanıklar. Yürürken önüme çıkanlar:
Yoğurtçu Parkı Çeşmesi - Kurbağalıdere çevresinin eski mesire geleneğini hatırlatan küçük bir iz
Fenerbahçe Parkı’ndaki Fenerbahçe Çeşmesi – Semtin sayfiye döneminden kalan kamusal su yapılarından biri
Feneryolu Camii önündeki çeşme - Camiyle birlikte mahalle kullanımına hizmet eden klasik bir mahalle çeşmesi
Bu gezimde de mekanların tarihleri, eserlerin anlamı, sokakların, binaların mimari özellikleri, yerel halkın hikayeleri, yaşam tarzları ve lezzet durakları tavsiyeleri için okuduğum, yararlandığım kaynaklar:
İstanbul Gezi Rehberi_Murat Belge
Strolling Through İstanbul_Hilary Summer-Boyd & John Freely
İstanbul Nasıl Gezilir_ Haldun Hürel
Istanbul Sehrin Sirlari_Faruk Pekin
Yitip Giden Istanbul_Onder Kaya
Imparatorluktan Cumhuriyete Azinliklar_Onder Kaya
Istanbul’dan Sayfalar_Iber Ortayli
Taşların Dilinden İstanbul_Sami Bayraktar
Istanbul_Edmondo De Amicis
Istanbul’un Yabanci ve Levanten Mimarlari_Cengiz Can
İstanbul Kazan Ben Kepçe_ Sermet Muhtar Alus
İstanbul’un İlk’leri_ Süleyman Göncüoğlu
Kültür Envanteri
Bizim camiler
Istanbul Koskleri
Bir Fenerbahçe Vardı, Dr. Müfid Ekdal
Kadikoy Gazetesi
İstanbul’u böylesine güzel anlattıkları için teşekkür ederim.
Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir; içinde yer aldıklarım hariç. Bazı mekanlarda ‘Fotoğraf çekmek yasaktır’ ya da mekan girilmesi yasaktır, kapalı ya da restorasyonda gibi engeliyle karşılaşsam da, gezginlerin kamuya açık sayfalarından yaptıkları paylaşımlar sayesinde bu yerleri ekleyebiliyorum. Onların paylaşımları sayesinde, erişemediğimiz birçok tarihi mekâna uzaktan da olsa tanıklık edebiliyoruz. Bu değerli paylaşımlarını bizlerle buluşturdukları için kendilerine teşekkür ederim.
İnternet kaynaklı bazı fotoğrafları, bilgileri uzun zaman önce isimsiz kaydetmişim arşivlerime, o yüzden kaynak belirtemediğim sahiplerinden de özür diliyorum. Emeğe saygı önemli
Tavsiye ettiğim yerlerle bir işbirliğim veya reklamım yoktur.

















































