1018

Londra & Oxford

”Londra’da yaşamak lüks bir yolcu gemisinde olmaya benzer.”

Ma Jian

1991 üniversiteden mezun olduktan sonra iki senelik İngiltere yolculuğuna çıktım. Amacım farklı bir kültürü tanımak, yeni yerler görmek ve yabancı dilimi geliştirmek idi. Bu haftaki yazımı hazırlarken iki sene boyunca kaldığım İngiltere’de gezdiğim Birminghan, Warwick Castle, Statford-Upon-Avon, Oxford, Cambridge, Londra, Brighton, Bach, Lake District, Yorkshire, Blackpool, Wales Galler bölgesi, Newcastle, İskoçya ile ilgili fotoğrafların ne soft ve hard copy olmadığı elimde olan bu birkaç resmin de sonradan iş için gittiğimde çekmiş olduğumu üzülerek gördüm. Aslında teorik olarak saklanan bütün resimler eskidir. Geçmiste kalan anıları belgelemektedirler. Bazı insanlar albümde saklarlar resimlerini ve zaman zaman çıkarıp bakarlar. Bazı insanlar ise rastlantısal olarak karşılaşırlar bu resimlerle ama iki grubun da ortak noktası bu resimlere bakıp iç geçirmeleridir, geçmişe duydukları özlemdir. Unutulmaya izin verilmeyen hatıralardır.

Bütün gezilerde ilk nokta tabii ki 775 odalı Buckingham Sarayı. Bu görkemli saray 18. yüzyılın ilk yıllarında Westminster Dükü’nün emriyle bir konak molarak inşa edilmiş.

150 yıl kadar özel mülkiyette kalan bu yapı, 1763 yılında III. George’un eşi için satın almasının ardından halk arasında “Kraliçe’nin Evi” adıyla anılmaya başlanmış. 19. yüzyılda çeşitli mimarların gözetiminde gerçekleştirilen çalışmalarla birçok ek bölüme sahip olan saray, Kraliçe Victoria’nın 1837’de tahta çıkmasıyla birlikte kraliyet ailesinin Londra’daki ikametgahı haline gelmiş.

I. Dünya Savaşı’nda Naziler’in gerçekleştirdiği bir hava saldırısında yıkılan şapelin yerine inşa edilen galeride Kraliyet Sanat Koleksiyonu sergilenirken, ayrı bir bölümde gösterimi yapılan koleksiyon kraliçenin hükümdarlığı boyunca giydiği elbiselerden oluşuyor.

Eğer Haziran veya Temmuz aylarında saat 11:00’de burada olursanız, nöbet değişim törenini izleme fırsatı bulabilirsiniz.

Saraydan çıkıp şöyle oksijen alayım derseniz dünyanın en büyük parklarından biri Londra’nın kalbindeki en popüler kaçış alanlarından biri olan Hyde Park  Buckingham Sarayı‘na yürüme mesafesinde yer alıyor. 150 hektarlık alanıyla şehirdeki kraliyet parklarının en büyüğü konumundaki park, uzun süre boyunca kraliyet ailesi tarafından avlanma sahası olarak kullanılmış. 1536 yılında park haline getirilen alan, 17. yüzyılda halkın ziyaretine açılmış.

Ortasında büyük bir göletin bulunduğu parkta dilerseniz yürüyüş parkurlarını arşınlayarak veya çimlere uzanarak sakin bir gün geçirebilirsiniz. Pazar günleri “Konuşmacıların Köşesi” adlı bölüme giderseniz, farklı konulardaki tartışmaları dinleyebilirsiniz. At binebileceğiniz, tekneyle göletinde gezebileceğiniz, tenis oynayabileceğiniz parkta ayrıca yaz mevsimi boyunca dünya çapında ses getiren etkinlikler ve konserler düzenleniyor.

Herkesin buluşma yeri olan ve Amiral Horatio Nelson komutasındaki Birleşik Krallık donanmasının Fransızlar’ı ve İspanyollar’ı yendiği savaştan adını alan Trafalgar Meydanı, Kral IV. George döneminde Mimar John Nash’in tasarımına bağlı kalınarak inşa edilmiş. Son şeklini ise 1845′te Charles Barry gözetimindeki çalışmalar sonucunda elde etmiş. Bölgenin yeniden yapılandırılmasına yönelik çalışmaların öncesinde meydanın bulunduğu alan, yıllar boyunca hükümdarların atları için inşa edilen ahırlara ve eğitim alanlarına ev sahipliği yapıyormuş. Tarihi boyunca büyük kutlamalara ve protestolara sahne olan meydanın ortasında 1805 yılında Amiral Lord Nelson adına yaptırılan 50 metre yüksekliğindeki Nelson Sütunu bulunuyor. Gece otobüslerinin seferlerinin başlangıç noktası konumundaki meydanın çevresinde ziyaret edilmeye değer en önemli kültürel tesis ise National Gallery.

Yine ah ah dedirtecek yer British Museum. Sir Robert Smirke’ün tasarladığı günümüzdeki binasına 1847’de taşınan dünyaca ünlü muzenin koleksiyonu, 4 ana bölüme ayrılmış durumda.

Bu bölümler arasından en yoğun ilgiyi Antik Çağ Yapıtları Bölümü çekerken, İnsanlık Müzesi adlı etnografik koleksiyon ayrı bir yapıda sergileniyor. Antik Çağ eserlerine odaklı bölümde Tarih Öncesi İngiltere, Antik Yunan, Roma, Mısır ve Orta Çağ Avrupası’na ait buluntuları inceleyebilirsiniz. Anadolu’dan getirtilen tarihi eserlerse 54 numaralı odada sergileniyor.

İngiltere’nin sembolu adını 14 tonluk çanından alan Big Ben, Augustus Pugin tarafından tasarlanmış. 11 kata ve 96,3 metrelik yüksekliğe sahip Gotik saat kulesi, sarayın 1834’te çıkan yangında ağır hasar görmesinin ardından yenileme çalışmalarının bir parçası olarak inşa edilmiş. 1859’da kullanılmaya başlanan saatin çanının sesini 14 kilometre uzaklıktan rahatlıkla duyabilirsiniz.

Hemen yanı meşhur Parlamentonun toplantılarını gerçekleştirdiği Westminster Sarayı ise ilk kez 1016 yılında kraliyet ailesi adına inşa edilmiş. 1512 ve 1834’teki yangın felaketlerinin ardından kullanılamaz hale gelen ihtişamlı yapı, günümüzdeki görünümünü 30 sene süren ve Charles Barry’nin gözetiminde gerçekleştirilen yeniden inşa çalışmaları sonucunda edinmiş. 1.100adet odası bulunan saraya girişler St. Stephen Kulesi‘nden yapılıyor.

I. Elizabeth döneminden beri birçok hükümdarın taç giyme ve evlilik törenlerine sahne olan Westminster Abbey, 12 Benedikten keşişi tarafından 960 yılında kurulmuş. Günümüzdeki Romanesk yapı “Günah Çıkartıcı” lakaplı İngiltere Kralı Edward’ın emriyle 1042-1052 yılları arasında inşa edilmiş. Yapı, manastırların mallarına el konulmasına yönelik kanundan etkilenmemesi için VIII. Henry tarafından 10 yıllık bir süre boyunca katedrale çevrilmiş. I. Elizabeth ise manastıra, hükümdarlara bağlı dini yapı statüsü vermiş.

Pek çok Birleşik Krallık hükümdarının ve Newton, Darwin gibi bilim insanlarının mezarlarının bulunduğu tarihi yapıda, günümüzde kraliyete ait değerli eşyalardan oluşan koleksiyonlar sergileniyor.

Thames Nehri’nin kuzey kıyısında yürüyerek varacacağınız yer Tower of London. Yapının en eski ve en önemli kısmı olan Beyaz Kule, I. William’ın emri doğrultusunda 1078 yılında inşa edilmiş. Kraliyet sarayı ve kraliyet suçlularının alıkonulduğu bir hapishane olarak tasarlanan kule, Aslan Yürekli Richard döneminde savunma duvarları ile çevrelenmiş. Sonraki dönemlerde farklı hükümdarlar tarafından yaptırılan bölümlerse Oliver Cromwell’in emriyle yıkılmış.

Sansasyonları ile ünlü Tudor Hanedanı zamanında gözden düşen Londra Kulesi, 19. yüzyıldan beri müze olarak halkın ziyaretine açık tutuluyor. Kraliyet mücevherlerinin sergilendiği müzede, hükümdarların Birleşik Krallık tahtına çıkarken kullandıkları 141 değerli eşyayı yakından görme ayrıcalığına sahip olabilirsiniz.

1886-1894 yılları arasında inşa edilen Tower Bridge, dünyanın en ünlü baskül tipi köprüsü olarak anılıyor. Londra Kulesi’ne yakınlığından dolayı bu isimle adlandırılan köprünün tasarımını Horace Jones ve John Barry yapmış. Yapının limana girişi engellememesi için hidrolik bir düzenek aracılığıyla iki kanadın istenildiği zaman açılabilmesi sağlanmış. Günümüzde hidrolik sistem yerini elektrikli versiyona bırakmış durumda. İnşasının tamamlandığı dönemde mühendislik harikası olarak değerlendirilen iki katlı köprüde yayalar ve araçlar için ayrı yollar bulunuyor. Yapının 1982 yılında halkın ziyaretine açılan iç kısmındaki sergi sayesinde tarihi ve teknik detayları hakkında detaylı bilgi sahibi olabilirsiniz. 2 kulesi arasındaki cam yürüyüş yoluna çıktığınızda ise Thames Nehri’nin eşsiz manzarasını izleme olanağına kavuşabilirsiniz.

Londra Başpiskoposluğu’nun merkezi konumundaki St. Paul’s Cathedral, ihtişamı kadar yıkımlarla dolu tarihiyle de konuklarını etkiliyor. Çünkü 1600 yıllık tarihe sahip dini yapı, yangınlar ve kapsamlı yenileme süreçleri nedeniyle 5 kez yeniden inşa edilmiş.

Günümüze ulaşan katedralin inşasına ise 1666 yılında meydana gelen Büyük Londra Yangını’nın ardından Mimar Christopher Wren’in tasarımına bağlı kalınarak 1675 yılında başlanmış. Yeni yapıda ilk ayin 1697 yılında yapılsa da resmi açılış mimarın 76. doğum gününe denk gelen 1708’de gerçekleştirilmiş. Cenaze, vaftiz ve düğün (Prens Charles ve Lady Diana düğün töreni) gibi önemli törenler için birçok defa İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından kullanılan katedralde sık sık çeşitli sanatçıların eserleri sergileniyor. Dini yapıya gelen ziyaretçiler ayrıca mimari açıdan göze hoş gelen ayrıntılara sahip Fısıltı Galerisi ve Yüksek Altar gibi bölümlerine yoğun ilgi gösteriyor.

Şehirde günlük yaşamın ne kadar hareketli olduğunu öğrenmek istiyorsanız, atmosferi ile New York’taki Times Meydanı’nı anımsatan Piccadilly Circus‘ı Londra gezilecek yerler listenize dâhil edebilirsiniz.

100 yıldan fazla süredir neon ışıkları ile aydınlatılan meydanda kalabalık ve gürültü hemen hemen hiç azalmıyor. Burlington House’dan Hyde Park’a kadar uzanan bir cadde üzerinde bulunan meydan çevresi, aynı zamanda ideal bir konaklama bölgesi olarak öne çıkıyor.

1893’te dikildiğinde olumsuz tepkiler alan Eros Heykeli‘ne ev sahipliği yapan meydanın çevresinde Tower Record, Madame Tussauds ve Segaworld gibi ilgi çekici cazibe merkezleri bulunuyor.

1,9 kilometrelik uzunluğa sahip Oxford Street, kendisiyle aynı adı taşıyan meydanı içine alacak şekilde Tottenham Court’tan Marble Arch‘a kadar uzanıyor. Via Trinobantina isimli Antik Roma yolu ile aynı rotayı paylaşan caddenin geçmişi 12. yüzyıla kadar uzanıyor. 18. yüzyılda Oxford Kontu’nun çevredeki birçok mülkü satın alması sonrasında cadde gelişim sürecine girmiş. İlk başlarda eğlenmek isteyen bireylerin ilgisini çeken bir yapıya bürünen cadde, bir sonraki yüzyıl perakende satış yapan mağazalara ev sahipliği yapmaya başlamış. Günümüzde cadde üzerinde yüzlerce moda markası, alışveriş tutkunlarını seçkin koleksiyonları vasıtasıyla kendilerine çekmeye çalışıyor. Ayrıca kentin en lüks AVM’lerinden biri olan Selfridges burada faaliyet gösteriyor.

Ortaçağ’da sebze ve meyve yetiştirilen tarlalarla kaplı Covent Garden, günümüzde Büyük Londra’nın sosyal açıdan en hareketli yerleşim bölgesi olarak anılıyor. Bu semtin merkezinde yer alan ve 17. yüzyılda Mimar Inigo Jones tarafından tasarlanan meydana kurulu Covent Garden Market ise Salı’dan Pazar’a her gün, el işi ürünler satın almaktan hoşlanan yerli halktan bireyler ve gezginler ile dolup taşıyor.

Yeme-içme alanlarının da bulunduğu kapalı pazar yerinin hemen dışındaki bölüme Mayıs ayından Aralık’a kadarki dönemde yerel çiftçiler stantlar kurarak ürettikleri ürünlerin satışını yapıyor. Kapalı pazar yerinin hemen önünde ise gün boyu sokak sanatçıları, akrobatlar ve müzisyenler canlı performanslarını sergiliyor. Burası şehirde en güzel hediyelik alışverişi yapılabilecek yerlerden biri.

Londra’dan trene binerek bir kaç gün geçireceğimiz Oxford’da vardık. Oxford da CPM'e HP için eğitime gittiğim yıllar. Oxford görebileceğimiz en güzel üniversite şehri. Ben Cambridge'den bile daha çok sevdim. Oxford denince akla ilk olarak tabii ki Oxford Üniversitesi geliyor. Üniversitenin kuruluş yılı bilinmese de okul İngilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi olarak geçiyor. Herhangi bir ana yerleşkesi veya kampüsü yok, aksine şehir resmen üniversitenin içine kurulmuş gibi. Her adımınızda okula ait bir yapıyı görmeniz mümkün. Bu yüzden Oxford’da bol bol sokaklarında yürüyün. Oxford Üniversitesi’nin oldukça değişik bir yönetim şekli var. Okul 30’dan fazla koleje bölünmüş durumda ve kolejler genel olarak tüm akademik bölümleri içeriyor. Ancak hepsinin yönetim şekli birbirinden farklı. Kendi öğrencilerini seçiyor, öğrencilerine konaklama, yemek, kütüphane ve sosyal imkanlar sağlıyorlar. Yani öğrenciler bu kolejler aracılığıyla Oxford Üniversitesi’nde okumuş oluyorlar.

En meşhuru The Sheldonian Theatre (Sheldonian Tiyatrosu). 1664-1668 yılları arasında yapılan tiyatronun ismi, inşaatın yapımında finansal yardım sağlayan Oxford Üniversitesi rektörü Gilbert Sheldon’ın soyadından geliyor.

Kütüphanenin hemen karşısında da bölgenin en büyük kilisesi olan ve Oxford Üniversitesi’nin büyümesinde katkısı olan University Church of St Mary the Virgin yer alıyor. 13. yüzyılda inşa edilen kuleye ücret karşılığında çıkılabiliyor.

Bugün Oxford’da yakın Blenheim Palace gezmeye geldik. Burasının önemi Kraliçe Anne’den John Churchill’e verilmiş bir hediye olmasıdır. Yani Churchill’in yaşadığı saray. O zamanlar 1. Marlborough dükü olan ohn Churchill Blenheim savaşında 1704’teki başarısından dolayı bu evi almaya hak kazanmış. Saray iki bölümden oluşuyor. Kapıdan girince sağdaki bölümde Churchill’in hayatı ve buradaki odaları içeriyor. Soldaki bölüm ise interaktif bir alan. O dönemdeki yaşamı ve sarayın yapılışını baştan sonra canlandıran bölüm. Barok mimarinin ve aksesuarların en ihtişamlı olanlarının kullanıldığı bu ev için girişte iki kişi yaklaşık 45 Pound ödemeyi gözden çıkarın. Hem ev hem de bahçeler çok büyük ve yarım gününüzü rahatlıkla alacak kadar büyük.

John Churchill (Winston Churchill’in büyük büyük büyük babası) İngiltere’nin İspanyollara karşı savaşının lideri. Fransızlara karşı Blenheim’da zafer kazanmıştır. Eşi Sarah ile bu evi özellikle Kraliçenin Sarah ile olan arkadaşlığından dolayı almıştır. Oxford’un Woodstock kasabasında olan ev için o zamanlarda Parlamento 240.000 Pound ödenek ayırmış. İşler bu saray yapılırken hep yolunda da gitmemiş. Parlamento masrafı her zaman gündemde tutup şikayet etmiş. Politik değişimler evin yapılma hızını da etkilemiş. Aldığı eleştriler ve Düşes’in her zamanki negatif tutumu ile Mimar John bertaraf edilmiş ve Mimar Nicholas Hawksmoor binayı tamamlamış. Blenheim evi 1725 yılında halka açıldığında, Vanbrugh ve eşine sarayı görme izni bile verilmemiş. Aslında ev olarak yapılmış gibi görünse de dev bir mozole gibi tasarlanmış. Churchill’in savaştaki kahramanlığının karşılığı olacak şekilde bu kadar görkemli yapılmasının sebebi bu. Bahçeler sarayın en önemli kısımlarından biri. Vanbrugh tarafından tasarlanan bu bahçelerin yanı sıra su akışının kesilerek yapıldığı suni adalar ve üzerine o zamanlar Avrupa’daki en görkemli köprünün yapılması ile sarayın ihtişamı bütünleştirilmiş. Bahçeler 4. düke kadar değişmemiş. Glynn nehrinin akışında yapılan ek değiştirmeler ile büyük bir göle dönüştürülmesi buranın bambaşka bir atmosfere benzemesine sebep vermiş. Bu aşamada inanılmaz çok ağaç ekilmiş. Yemyeşil ve harika bir yer burası. 1984 yılında Blenheim Sarayı dünya Unesco Kültür Varlıkları listesine eklenmiş.

İstanbul’a dönmek vakti yine geldi. Her yolculuğun sonu insanı evine götürüyor zaten gelmek istediğin yer de orası oluyor değil miş? Home Sweet Home…