903

Kanada Gezisi

Sene 2004, Washington'a seminere gitmişken fırsat bu diyerek Kanada'ya gidelim dedik. Önce eski yaşadığımız şehre Philadelphia'ya gidip arkadaşlarımızı ziyaret ettikten sonra araba kiralayıp Kanada'ya geçmek ve vize almak için Buffola'ya gittik.

Buffola hem Kanada sınırı hem de Amerika kısmındaki Niagara Şelaleri’nin bulunduğu şehir. Vize işlemleri için hem de şelaleleri Amerika tarafından gezmek için otel aramaya geçtik. Niagara Şelaleleri’nde iyi otellerin ve tanınmış marka otellerin hepsi Kanada tarafında. Kanada kısmı çok daha gelişmiş. Kanada tarafı şelalerin hemen yanında eğlenceli bir yer olarak ve otellerin yer aldığı bir yer olarak düzenlenmişken, Amerika tarafı ise sessiz yeşilin hakim olduğu bir tabiat parkı olarak düzenlenmiş vaziyette.

Kanada vizeniz varsa Rainbow Bridge'den hemen Kanada'ya geçmeniz mümkün. Önce otel ayarladık. Bulduğumuz otel, hani Amerikan korku filmlerinde otoban kenarında bitişik odalardan oluşan oteli katiller basıp kurbanlarını avlarlar ya tam highway motel tarzında bir otel oldu. Ama kalınca da o kadar da korkunç bir otel olmadığını anladım doğrusu :)

Ertesi sabah kalkar kalkmaz milli parka arabayla gidip arabanızı park ettik. Milli parkın içinden yürüyüp doğruca "Maid of the Mist" tekne turuna katıldık. Tekneye binmeden önce herkese bir yağmurluk dağıtılıyor. Bu tekneyle şelalenin altına kadar gidebiliyorsunuz o sırada tabii ki  ıslanıyorsunuz ama teknede şelalenin akıntısını çok iyi hissedebiliyordunuz. Niagara Şelalesi’nin özelliği dünyada tek ters akan şelale olmasıymış. Şelalenin suyu taşlara çarparak geri gelmektedir.

Niagara Şelaleleri Kanada’nın Ontario şehri ile ABD'nın New York eyaletinin arasında tamiki ülke arasındaki sınırın geçtiği çizgide bulunan üç şelalenin ortak adı.Bu şelaler büyükten küçüğe Kanada sınırında bulunanthe Horseshoe Falls, ABD tarafında olan the American Falls ve Bridal Veil Falls. Erie ve Ontario göllerine dökülen Niagara ırmağı üzerindeki bu şelaleler dünyanın akış hızıen yüksek şelaleler. Bu özelliği dolayısıyla da hidroelektrik güç kaynağıbakımından da oldukça değerliymis. Nehir üzerine kurulmuş santrallerde önemli miktarda elektrik üretiliyormuş. Niagara Şelalesi'nden yarım dakikada 168.000 m³ su aktığı söyleniyor. Tekne turu bittikten sonra yürüyerek şelale altlarında gezindik. Bir hayli üşüdüm ama bence dünyada görülmesi gereken yerlerden biri.

Ertesi gün Rainbow Bridge'den geçip bir de Kanada taraından şelaleleri gezdik. Dediğim gibi Kanada tarafından şelale manzarası çok daha güzeldi ve karşı taraf casino, otel, restaurantlar ile dolu oldukça hareketli bir yerdi.

Öğleden sonra hareket ederek Toronto’ya vardık. Kanada'nin ingilizce konuşulan kısmı.

CN Tower, Toronto gezimizin ilk durağı. 1975-2007 yıllarının arasında 553 m. ile dünyanın en yüksek kulesi ve  şehrin sembolü. Hızlı asansörle birkaç saniye içinde kendinizi binanın gözlem platformunda buluyorsunuz. Platformun zemini çok kalın bir cam ile kaplı ve boşluğa bakıyor. Cesaretimizi toplayıp yerden 342 metrede asılı olan camın üstüne yürümeyi denedik ama boşluğa bakarak dolaşmak için insanın heyecana kapılmaması gerekiyor zira ben emekleyerek yürüdüm. Ayakta durup cam üzerinde aşağıyı görerek yürüyemedim doğrusu.

Belediye Binası, Fin mimar Viljo Revell tarafından tasarlanmış ve 1965 yılında inşa edilmiş. Belediye binası, bir kubbe ile 27 kat yüksekliğindeki iki yay şeklinde yüksek katlı bloktanoluşur. Meydanın ön cephesi, kış aylarında popüler bir paten pisti haline gelen yapay bir gölet. Bu alan, Noel tatili için özel dekore ediliyormuş.

Günümüzde film çekimleri, sergi ve gala gibi kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan tarihi bir mekan haline dönüşen Casa Loma Kalesi, iyi korunmuş alanıyla bir Ortaçağ kalesini andıran sıra dışı bir yapı. Casa Loma, ilk olarak Niagara Şelalesi’ninpara kazanma potansiyelini ilk keşfedenler arasında yer alan garip multimilyoner Henry Pellatt için yapılmış. 100 odası ve 36 banyosuyla ev şu anda müze olarak kullanılıyor. Burada Avrupa’nın zerafet ve ihtişamını görebilirsiniz. Kanada’nın önde gelen bu kalesi suit odalar, gizli geçitler, 800 metrelik tünel, kuleler, ahırlar ve beş dönümlük bahçeleriyle dekore edilmiş.

En çok tavsiye edilen turistik aktivitelerden biri de, St. Lawrence Market ziyaret etmek. Dünyadaki en iyi yiyecek marketleri arasında sayılıyor. Bu markette çeşitli gıda ürünleri, çiçekler ve özel ürünler satın alabilirsiniz. Bu pazar1850’de Toronto’da kuruldu. İlk başlarda halka açık bir buluşma yeri ve konser mekanı olarak görev yapıyordu. Salon 1967 yılında restore edilmiş, film vetelevizyon çekimlerinde de kullanılıyor. İç kısımda büyük bir merdiven ve gaz lambasıyla çalışan ilgi çekici bir avize bulunmaktadır. Toronto yemeklerini ve geleneksel lezzetleri burada deneyebilirsiniz.

Toronto’nun Distillery Bölgesi, moda,eğlence ve alışveriş bölgesi olan tarihi bir bölge. Burası büyüleyici butikler, galeriler, sanatçı stüdyoları ve restoranlarla dolu. Distillery Bölgesi çeşitli eğlence etkinliklerine ev sahipliği yapıyor.Burası gündüz veakşam ayrı ayrı ziyaret etmeye değer harika bir yer! Akşam saatlerinde hayatın başladığı Entertainment District’te en son şovlar, müzikaller, konserleri izleyebilirsiniz. Eğlence Bölgesi’ndeki ana merkez Kings Street. Burası kesinlikle Toronto’da gezilecek yerler arasında bulunmayı fazlasıyla hakeden bir yer.

Yonge Street alışveriş merkezleri, restoranları ile şehrin en işlek caddelerinden biri. Bu arada Yonge caddesinin yaklaşık 1896 km. ile dünyanın en uzun caddesi olduğunu yürümek isteyenlere hatırlatalım… Yonge/Dundas Square, şehrin kalbi diyebiliriz. Yonge-Dundas Meydanı’nın etrafında restoranlar, kafeler ve alışveriş merkezleri var. Ayrıca meşhur alışveriş merkezleri Eaton Center da burada. Eaton Center, Orta Ticaret Bölgesi’nin kuzey ucunda yer alıyor. Kendi metro istasyonuna sahip bu son derece modern alışveriş merkezi, birkaç blok üzerine yayılmış. Sürekli olarak yenilemeve büyütme çalışmaları devam ediyormuş. Buraya ilk kez gelenler, yer altı yolları,mağazalar, butikler, restoranlar, kafeteryalar labirentinde oldukça kolay yollarını kaybedebilirler.

Queen’s Quay Terminali’nden Toronto Adaları’na feribot gezisi bu şehirde yapılabilecek en güzel aktivitelerden! Yaklaşık 1 km.lik bir offshore, tamamen keyifli bir gezinin başlangıcı olacaktır. Toronto adaları birbirine bağlı 3 ayrı adadan oluşuyor ve üçüne de vapur seferleri var. İstanbul’daki vapurların biraz daha küçükleri ile 10 dakikalık kısa ve güzel manzaralı bir yolculuk sonrası ulaşılıyor. Adalarda güzel yürüyüşler, kürek çekme, yelken, yüzme ve diğer açık hava etkinlikleri için fırsatlar var. Marinalar ve şirin evlerburaya güzel bir atmosfer katıyor. Yaz aylarında, adalar çok sayıda etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

Dünya tarihi, dünya kültürleri ve doğa tarihi bölümlerinden oluşan Kanada’nın en büyük müzesi Royal Ontario Museum Kanada’nın uluslararası şöhretesahip ilk müzelerinden biri. Seçkin bir koleksiyona ev sahipliği yaparve dünyanın dört bir yanından çok çeşitli dönemleri kapsayan koleksiyonlar içeriyor. En eski sanat galerisi Art Gallery of Ontario şehir merkezinin batı yakasında benzersiz görünümlü modern bir binada. Geçici sergiler serisi, bu galeri tarafından yıl boyunca sergileniyor. Galeride görülmesi gereken önemli noktalarKanada, Afrika ve Okyanusya koleksiyonları ve Avrupa sanatı eserleri. Müze Kanada resim sanatının etkileyici bir koleksiyonuna sahip.

Ontario Science Center çocukları eğlendirmek için birçok ilginç sergiye sahip ayrıca aile odaklı bir cazibe merkezi. Şehir merkezinin 10 kilometre kuzeydoğusunda Don Vadisine bakıyor. Mimar Raymond Moriyama tarafından tasarlanan bu modern bina 1969’da tamamlandı. Merkeze gelen ziyaretçilere teknoloji, telekomünikasyon, optik, biyoloji, fizik, uzay yolculuğu ve meteoroloji alanlarındaki en son gelişmeler sunuluyor. İlgi alanınızda ise görülmeye değer galeri ve müzelerdir.

Kanada’nın en büyük hayvanat bahçesi Toronto Zoo, şehir merkezinin yaklaşık 40 kilometre kuzeydoğusundaki Red River’da bulunuyor. En ilgi çeken bölümü 2013’te Toronto’da açılan panda sergileri. Hayvanat bahçesi, dünyanın birçok bölgesini temsil eden birkaç bölüme ayrılmış. Kuzey Amerika bölümünde sunduklarıyla benzersiz. Toronto Hayvanat Bahçesi’ndeki diğer önemli noktalar, Afrika Savanna ve Great Barrier Reef.

Toronto parklar bakımından çok zengin. Şehir merkezinin batısında High Park birbirinden güzel bahçeler, doğa parkurları, doğal göletler ve dereler içerenyeşil bir alan. İlk olarak Howards’a ait olan 165 dönümlük arazi, 1873’te Toronto şehrine devredilmiş. Parkta yer alan hayvan padokları, yüzme ve geçit havuzları, oyun alanları, piknik alanları ve manzaralı bir tren turu sizimutlu edecek etkinlikler.

Üçüncü durağımız Montreal. Toronto’dan araba ile Montreal şehri yaklaşık 5,5 saat sürüyor. West, East diye tabelalarla giderken birden Sud, Nud, Sortie Fransızca yazılar çıkmaya başladı. Çünkü, Kanada’nın Paris’i. Paris’ten sonra dünyanın Fransızca konuşulan ikinci büyük şehriymiş. Resmi dil de zaten Fransızca. Montreal, Unesco tarafından Şehir Tasarım Ödülü verilmiş sayılı şehirler arasında. Montreal, güzel bir öğrenci şehri olduğu kadar uluslararası festivalleri (Montreal International Jazz Festivali, Montreal World Film Festivali) ve çeşitli kültürel etkinlikleri ile de dünyanın sayılı kültür şehirlerinden biri.

Şehrin en hareketli caddeleri; Rue Sainte Catherine, Rue Sherbrooke, St. Laurent Boulevard, Rue St. Denis. ve gezilecek birçok yer de bu caddelerin etrafında toplanmış.

Saint Catherine Caddesi, şehrin doğusu ile batısı boyunca 15 km uzunluğunda mağazaları, restoranlarıyla özellikle gündüzleri en hareketli caddelerinden biri.The Main diye de geçen St. Laurent Bulvarı şehir merkezinde kuzeyden güneye doğru 11 km boyunca uzanır. Kafeleri, barları, restoranları, küçük şık butikleri ile her zaman kalabalık. Dünya mutfağından çeşitler bulabileceğiniz bu kozmopolit bölgede iki caddenin kesiştiği bölgenin uyuşturucu satıcılarının merkezi olmasından dolayı gece ortamının çok hoş olmadığı, dikkatli olunması tavsiye ediliyor.

Montreal şehir merkezinin kalbini ise Boulevard Rene Levesque ve Sherbrooke Street arasında kalan Guy St. ve St-Denis Street oluşturuyor. Otantik atlı arabaların gezindiği Square Dorchester’de Henry Moore’nin Uzanan Çıplak Heykeli, İskoç şair Robert Burns’un ve Kanada Başbakanlarından Wilfrid Laurier ile John MacDonald’ın heykelleri yer alıyor. Yine bulvar üzerinde yer alan kentin en eski gökdeleni Sun Life’ın yanı sıra, Kanada Ulusal Demiryolu Merkez İstasyonu, İ. M. Pei tarafından tasarlanan ve haç şeklinde birbirini kesen Royal Bank Kulesi de meydanın yakınlarında. Bu bölgede Roma’daki San Pietro Bazilikasının, 19. yüzyılda yapılmış bir kopyası olan Marie-Reine-Du-Monde’u da ziyaret edebilirsiniz.

Centre-Ville (Downtown) diye geçen şehir merkezi; işyerleri, gökdelenleri, McGill Üniversitesinin kampüsü, mağazaları, restoranları, kiliseleri ve müzeleri ile her daim hareketli. Birçok sokak, soğuk kış günleri için yeraltından alışveriş mekanlarıyla birleştirilmiş ve Ville Souterraine (The Underground City- Yer Altı Şehri) diye geçiyor. 32 km. uzunluğunda dünyanın en büyük yer altı kompleksi olarak kabul edilen kışın 5-6 ay süren kar ve buza karşı 500.000 kişi kapasiteli, 1700 mağaza, yüzlerce ofis, onlarca sinema, restoran, tiyatro hatta birkaç da kilise bulunuyor. Metro ile birbirine bağlanan yer altı geçitleri sayesinde, kentin bir ucundan diğer ucuna kadar 30 km. uzanan şehirde, tüm alışveriş merkezlerine ulaşabilir, yerin üstüne hiç çıkmadan, akşama kadar vakit geçirebilirsiniz. Ayrıca birçok otelin girişi de bu yeraltı şehrinde…

Mont Royal Park’ın kuzeybatısında yer alan klasik mimarinin bir temsilcisi olan Korinth tapınaklarından izler taşıyan L’Oratarie St-Joseph, Neo-Klasik üslupta St. Peter’s’tan sonra 97 m.’lik kubbe yüksekliği ile yapımına 1904’te başlanan fakat rahibin ölümünden ancak 30 yıl sonra tamamlanabilen dünyanın en büyük tapınaklarından biri. Kilisede, vitraylar, inananların dizlerinin üzerinde tırmandıkları 300 merdiven ve yaptıran rahibin mezarı bulunuyor.

Place des Arts Montreal’in en önemli sahne sanatları merkezi. Ayrıca Montreal Senfoni Orkestrası ve Montreal Operası’nın evidir. Farklı büyüklüklerde 6 salonu var. Yazın açık alanda ücretsiz şovları izleyebilirsiniz.

Le Viuex Montréal (Old Montreal) Rue St. Antonie ve Montreal Limanı arasında yer alan Eski Montreal’in (Vieux-Montréal) 18. yüzyıldan kalma kale duvarları yok olsa da, halen birçok tarihi yapı ve evin restore edilmesiyle Nouvelle France’ın atmosferine sahip bir bölge. Parke taşı döşeli caddeler, 18. Yüzyıldan kalma 2-3 katlı şirin tuğla evleri ile bir Fransız kentini belki de bir Londra sokağını veya bir İskoç kasabasını andırıyor. Daracık sokaklarında yan yana sıralanmış galeriler ve antikacılardan alışveriş yapabilirsiniz.

Place Jacques-Cartier, özellikle yaz aylarında çok canlı olan bölge. Eski Montréal’in buluşma noktası. Ayrıca tarihi binalar, güzel bahçeler ve restoranlarla çevrili popüler bir turistik mekan. Yolun başında etkileyici Hôtel de Ville de Montréal(Belediye Binası) yer alıyor. Buradaki restoranlardan birinde veya meydandaki banklarda oturup sokak sanatçılarının performanslarını izleme fırsatı bulabilirsiniz.

Basilique Notre-Dame, İrlandalı mimar James O’Donnell tarafından tasarlanan neo-gotik kilise 1824-1829 yılları arasında yapılmış. Ceviz ahşap oymaları, 24 karat altın yıldızlar ile dekore edilmiş kemerli mavi tavanı ve zarif vitray pencereleri ile görülmeye değer bir bazilika. Eskiden batı kulesindekini çalabilmek için 12 kişinin gerektiği bazilikanın çanı, halen Amerika kıtasının en büyük çanı olarak biliniyor. Celine Dion‘un da evlendiği kilisenin Notre-Dame du Sacré-Cœur Chapel salonunda evlenmek isteyen çiftlerin ise, şimdiden iki yıl sıraya girmesi gerekiyormuş.

Eşcinsel Köyü (Gay Village), kentin Downtown bölgesinde bulunan ve yalnızca eşcinsellerin akınıyla bile oldukça kalabalık ve popüler olan bir bölge. İlginç restoran, kafe ve butikleri, gökkuşağı sütunları ile kaplı Beaudry Metro İstasyonu, caddelere yayılmış sokak sanatçıları ile günün 24 saati canlılığını koruyan değişik bir yer.

İsmini Paris’teki Quartier Latin’den alan Quartier Latin bölgesi, Downtown ile Gay Village arasında uzanıyor. Tiyatrolarıyla, ressamlarıyla, kafe ve butikleri ile ünlü bölge, aynı zamanda çevresindeki üniversitelerden dolayı öğrencilerin yaşadığı, cıvıl cıvıl bir yer.

Le Vieux Port (Old Port – Eski Liman), St. Laurence Nehri üzerindeki marinadan tekne turları yapılıyor. Nehir boyunca uzanan parklar ise oldukça dinlendirici, kendinizi deniz kıyısında gibi hissediyorsunuz. Nehir kenarındaki kordon boyunda yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler, paten yapanlarla her zaman kalabalık oluyor. The Montreal Science Center dabu bölgede King Edward Quay iskelesinde bulunmaktadır.

Kanada’nın demiryolu sisteminin kurulması sırasında Çinli işçilerin katkısı çok büyük. Demiryolu inşaatında çalışan ve zamanla kente yerleşen Çinlilerin yaşadığı Chinatown, fenerlerle donatılmış caddeleri, otantik Uzak Doğu yiyecekleri, rengarenk giyecekleri ve şirin eşyaların satın alınabileceği butik ve mağazalarıyla mutlaka görülmeli.

Olimpiyat Parkı’ndan, önemli köprülerine ve Kanada’da oldukça ünlü olan Habitat 67 isimli farklı mimarideki evleri görme şansınız var. Evlerin en önemli özelliği yüzlerinin birbirine bakmıyor olması. Başlangıçta proje McGill Üniversitesi’nde mimarlık master tezi olarak düşünülmüş ve ardından Expo 67 (1967 Dünya Fuarı) için inşa edilmiş.

Parc Olympique, 1976 Yaz Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapan Montreal, Olimpiyat Parkını ancak 1980 yılında tamamlayabilmiş ve 1.4 milyar dolara mal olmuş. Stadyumun üzerine yapılan açılabilir çatısı ise hiçbir zaman tam olarak çalışmamış. Bugün ise; stadyum çeşitli sergiler ve aktivitilerle ziyaretçilere açılmış. Hochelaga-Maisonneuve bölgesinde kalıyor, metro ile de ulaşım var. Ayrıca Botanik Bahçesi (Jardin Botanique-Botanic Garden) ve Biodome de Montreal de ziyaret edilebilir.

Dördüncü durağımız Quebec. Bizim için oldukça garip bir deneyim oldu. Öncelikle eğlenceli bir o kadar da komik bir butik otel maceramız oldu. Gece vardığımız Quebec’te şehir merkezinde arabayı bırakıp bir kaç gün gezebileceğimiz tam lokasyonda butik otel gözümüze iliştirdik. Otelden içeri girdiğimizde resepsiyonda uyuyan görevli ile hiçbir şekilde anlaşamayarak ama elimize tutuşturulan anahtar ile otele yerleştik. Neyse dedik ertesi gün tourist information’dan o civardaki otel fiyatlarını öğrenir, ayıldığında konuşuruz, diye düşündük. Ancak akşam döndüğümüzde yine resepsiyonda kimse olmadan odamıza gittik. O gün de gezdikten sonra otele geldik yine resepsiyondaki kişi zil zurna sarhoş. Kendisine yarın ayrılacağız ödeme yapmak istiyoruz diyoruz ama nafile. Ertesi sabah kalktık. Turist ofisinden öğrendiğimiz fiyatı hesaplayıp anahtar ile bırakıp otelden ayrıldık. Allah Allah bu nasıl bir iş diyerek de halen anlatıyoruz. :)

Neyse ben biraz da karpostal gibi, muhteşem şehri size anlatayım. Quebec, yerlilerin dilinde akarsuyun daraldığı yer anlamına gelmekte. Quebec’e Montreal’den yaklaşık iki buçuk saatlik bir araba yolculuğu sonrası geldik. Şehrin hemen hemen her yerinde ve araba plakalarında “Je me Souviens” yazısını görüyorsunuz. Geçmişini unutma anlamına gelen yazı Quebec’lilere geçmişlerini ve tarihlerini unutmamaları için bir hatırlatmaymış. Burası Kanada’nın bir digger fransızca konuşulan şehri. Küçük taşlı yolların etrafında şirin kafeler, restoranlar, hediyelik eşya satan dükkanlar, katedraller ile sanki bir masal şehri.

İlk durak, Vieux Quebec (Eski Quebec – Old Town), 1985 yılında UNESCO Dünya miras listesine alınan şehrin tarihi bölümü Vieux (Old) Quebec 1608 yılında Fransızlar tarafından kurulmuş ve Kuzey Amerika’nın en eski şehirlerinden biri. Ayrıca Kuzey Amerika’da surlara sahip tek şehir. Şehre giriş yapılan birden fazla sur kapısı var ve arabaların geçebilmesi için sonradan genişletilmiş. Şehrin hemen hemen bütün gezilecek yerleri bu bölgede diyebiliriz.

Eski şehir iki bölümden oluşuyor. Basse-Ville (Lower Town) ve Haute-Ville (Upper Town) olarak adlandırılan bölgenin bağlantısını sağlayan funiküler kesinlikle binmeye değer.

Lower Town Old Quebec’in en eski bölümü, burada ilk göze çarpan yer arnavut kaldırımı taşları ile Quartier Petit Champlain diyebiliriz. Şehrin en eski binalarının yenilenmiş olduğu bölge; restoran, kafe, sanat galerileri ve hediyelik eşya satan şirin dükkanları ile en çok ilgi gören yerlerinden biri.

Lower Town’da Place Royale şehir kurulduğunda şehrin merkeziymiş. 17.- 18. yüzyıldan kalma restore edilmiş evleri ile aynı ihtişamını koruyor. “Catch Me If You Can”ve “Taking Lives” filmlerinin kilise sahnelerinin geçtiği Notre Dame Kilisesi (Notre – Dame des Victoires) de burada. Ayrıca alanın etrafındaki binalarda çok farklı ve güzel fresklere rastlayacaksınız.

Fairmont Le Château Frontenac (Frontenac Şatosu) mimarisi ile görülecek yerlerin arasında ilk sırayı alıyor diyebiliriz. Frontenac Şatosu açıldığı 1893 yılından bu yana otel olarak kullanılıyor. Mimarisi ile kendine gerçekten hayran bıraktırıyor. Şatonun nehre bakan tarafındaki Dufferin Terrace hem manzarası hem yürüyüş alanı ile her zaman kalabalık ve canlı. Terasın hemen alt tarafındaki harabeler koruma altına alınmış ve gezilebiliyor.

Basilique-Cathédrale Notre-Dame-de-Québec (Notre-Dame Katedrali), Hotel De Ville (Belediye binası) şehrin içindeki görkemli yapılardan. İki yapının arasındaki ufak park dinlenmek ve etrafı izlemek için ideal, her zaman kalabalık oluyor. Katedralin girişi ücretsiz. Katedralden, Saint Jean kapısına kadar uzanan cadde (Rue St.-Jean) ise restoran, kafe, bar, sanat galerileri ve hediyelik eşya satan dükkanları ile günün hemen hemen her saati canlı.

Hotel du Parlament (Parlemento Binası), kalenin hemen dışındaki parlamento binası etrafındaki parkı ile çok güzel bir görünüme sahip. Bina içinde ücretsiz turlar da var.