472

Şehr-i Yeditepe

İkibinli yılların başlarında düştü İstanbul’a. Üniversiteyi bitirir bitirmez, bir takım iş görüşmeleri için gelmiş, sektöründe hatırı sayılır bir firma ile el sıkışmıştı. Sonbaharın ilk rüzgarlarıyla taşındı şehr-i yedi tepeye... Maaş düdük kadardı ama henüz maaşın düdük kadar olması gereken yaştaydı, sorun yoktu. Öte yandan, iki üç yıl kadar içinde götü kısa bir araba almayı da başardı. Sektörü, gece hayatının içinde bilfiil bulunmasını gerektiriyordu. Ve çok hoşuna gitti bu... İlk başlarda iş gereği, makul şekilde, daha sonraları tempoyu artırarak, hatır hatır arşınlamaya başladı İstanbul gecelerini. Açılışlardan after-party’lere, oradan daha da after-party’lere devam eden bir rutini vardı. Keyfi yerindeydi. Maaşı İstanbul sosyetesiyle aşık atmaya yetmiyordu elbet, fakat maddi taraf tıntın olsa da şirketin forsu epey işini görüyordu. Kredi kartı kol boyu eksideydi ama dert değildi. “Hazır ortamları bulmuşum, bu yaşta harcamıycam da ne zaman harcıycam” şeklinde, tutarlı bir mottoya vermişti sırtını.

Yıllar böyle geçti gitti. Artık şehre meydan okuyan tazecik değildi, yoruluyordu. Sabahlara kadar kuduz gibi ortalarda dönüp bitik bünyeyle dokuz-altı işe koşturmak yıpratmıştı. Gel gelelim, rutini yer yapmıştı artık, değiştirmesi zordu. ‘Bugün evde oturayım da bir soluklanayım’ gibi bir lüksü yoktu. Mesai bitimine yakın, daha ev fikri aklına düşemeden başlıyordu telefonlar çalmaya, kapıya dayanıyordu rutindaşları. ‘Sen gezmezsen hatır hatır, ben gezmezsem hatır hatır, kim gezecek hatır hatır’ diye düşünen bir ekiptiler. Dinlenme onlara haramdı...

Nihayet, gün geldi bünyesi duruma uyandı. ‘Lan bu herifin mola vereceği yok, ben bu işe bir çözüm bulayım” dedi.  Öyle başladı kıçı yere değdiği gibi uyuyakalma hadisesi. Üç beş dakika içinde değil, kıçı bir yere temas eder etmez sızar oldu, nerede olursa olsun. Mola istiyordu bünye, bağıra bağıra. Sahibi duymuyordu.

O gün de yine iş çıkışı, arabaya atladığı gibi Pera’da aldı soluğu. Tüyap otoparkını karış karış dolandı ama cuma akşamıydı, bir arabalık olsun yer yoktu. Mecbur kaldı, Tüyap’ın Kasımpaşa stadına bakan tarafına çekti arabayı. Sol kapıyı Tüyap’ın duvarına dayadı, sağ kapıdan çıkıp süzüldü geceye. Tempolu geceydi allahı var. İki teras parti, üç kulüp, bir çorbacı oldu dip toplam. Rakı, cin, bir takım kokteyller ve tekila ile renkli bir kombin yapmıştı gece boyu. Ve her içkide artmıştı metal yorgunluğu... Ayaklarını sürüye sürüye döndü arabasına, sağ kapıdan bindi. Şöför mahalline geçmek için gerekli akrobasiyi yaparken oldu olan, sağ koltuğa değmiş bulundu kıçı. Oracıkta çekti fişi bünye, sağ koltukta kapandı sistem. Dünyanın en güzel uykusunun kollarına bıraktı kendini bizimki, kelebekler etrafında uçarken...

Edebimle yatıyordum telefon çaldığında. Açtım.

Aradaba sızmışım, laptop, cüzdan falan komple götürmüşler.

Nerede?

Tüyap'ın arkasındayım.

E gel buraya...

Arabanın anahtarı da götürmüşler.

Araba?

Araba duruyo...

Geliyorum!!!

Yeri iyi biliyordum. Tekinsiz, hayatta araba bırakılmayacak bir yer. Eskiden Anadolu’nun enteresan yörelerine kalkan otobüslerin kalkış yeriydi. Yarım saat sonra vardım olay mahalline. Baktım o otobüslerden bir tanesi az ileride, koşturdum kaptanın yanına; birşeyler görmüştür, bir soruşturayım diyerek. “Günaydın” dedim, durumu anlattım.

“Ben sabahtan geldim abi, bizim bekleme yeri orası” dedi. “Arabayı görünce çocuğu gönderdim, söyle de çeksin yanaşıcaz” diyerek. Çocuk gitti geldi “abi adam ölmüş” dedi. Telaşlandık, uyandırana kadar anamız ağladı. Anahtarı da götürmüşler, çekemedik de... E götürürler abi” dedi... Haklıydı, götürürlerdi.

Adettendir, polis çağırdık. Tutanak tutuldu, giden malzeme listelendi. Cüzdan, laptop, araba anahtarı, stepne, yangın söndürücü, arkada asılı takım elbise... Bir don kalmıştı aslen; özeti oydu ama resmi evrağa öyle yazılmazmış. Polis gitti, çekici geldi. Cansız yatan araç çekildi, otobüs olması gereken yere geçti. Eve döndük.

Düşünceliydi bizimki gün boyu. Bir hafta falan da düşünceli kaldı. Biraz fazla dağıttı belki ondan mıdır, “Bir faydası yok zaten boş boş dolanıp duruyoruz, böyle hayat mı olur” gibi birşeyler mırıldanıyordu sık sık, kızıyordu kendine. Sonra o da geçti. Hızlı bir şekilde eski rutinine döndü. İki haftaya kalmadan açılışlar, teraslar tekrar onun olmuştu.  

On yıl geçti, hala kıçı yere değdiği gibi stop verir bünyesi. Gel gör ki o hala kulak vermez bünyesine, veremez. Çünkü istese de duramaz. Duramayız... Çünkü herkes yitip giden hayatın farkında, acısını bir yerden çıkarma peşindedir burada. İçkiye dadananı, kumara düşeni, çoluğa çocuğa yükleneni, Cim Bom’a Fener’e abananı, hepsi ayrı haklıdır. Çünkü temposuyla meşhur İstanbul’dur burası; ölüm döşeğinde atlılardır ahalisi...

Levent Okur
Levsel