1334

Demir Şerife

Hayatta gördüğüm en yemek yapmayı sevmeyen kadınla evlendim. Feminist söylemlere paralel, yahut herhangi birşeye tepki olarak değil; kendiliğinden, doğal bir yemek yapamayışı vardı. Hoş daha evlenmeden, ilk takılmaya başladığımız vakitlerde peşin peşin itiraf etmişti. “Hiç sevmem, hiç anlamam” demişti konusu açılınca ya; tebessümle yürütülen o ilk konuşmalarda bu itirafın kısıtlı bir alanı; dolmayı, musakkayı ve benzeri alengirli yemekleri kapsadığını düşünmüştüm. Taa ki bir gün ekmek kızartırken beni çağırıp “bunlar olmuş mu?” diyene kadar. Sevmiyordu ve ilgilenmiyordu, konu netti.

Herşeye rağmen, evliliğimizin ilk yıllarında çabaladığını, doğasına aykırı mücadeleler verdiğini hatırlıyorum. Mahalle baskısına aldandığından olabilir; ‘çorbası kaynasın’, ‘bacası tütsün’ tipi naif coşkulardan olabilir; mutfağa epey bir mesai veriyordu. Tavuk nugget ve makarna ikilisini çözmüştü. Epey uzun süre nugget yedik biz. Hatta buradan köye yol olur; öyle nugget yedik biz. Ha senin elin armut mu topluyo derseniz, ben severim yemek yapmayı. O vakit de severdim, hala da severim. Arada da girer yaparım bir şeyler fakat eğlenceli balta yemekleri yani neticede. Ne bileyim işte patates köftedir, mantarlı makarnadır; ‘sen benim menemenimi hiç yedin mi?’ şeklinde sunulan kapsamı hafif genişletilmiş menemendir, böyle şeyler. Ha övünmek gibi olmasın, sushi ve karides güvecim de vardır ama onlar özel günler için...

Neyse uzatmayayım, gel zaman git zaman, Dertas’ın bu yemek yapmaya karşı doğuştan az olan motivasyonu giderek eridi, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Canına tak dediği bir gün, “Zaten haftada bir gelen yardımcı kadına bilmem kaç para veriyoruz, onun yerine haftada üç kere yarımşar günden gelse, yemekleri de yapsa, olmaz mı?” dedi. Kaç paraya olurunu öğrendik, makul bulduk, o şekle koyduk Şerife işini. Dertas çok rahat etti öyle, pek mutlu oldu.

Şerife’nin eli güzel, döktürüyor yemekleri iki günde bir, üç kap. Ben de o sıralar kendimi düzenli hayata, spora vermişim; sıraladım tarifleri bir bir. Makarna esmer olacak, az yağlı olacak, efendim patlıcanı kızartmasın fırına versin bilmem ne; bayağı bir lüküs hayata kesti iş. Kızın keyfi yerinde, makarna az yağlı, nugget yok; pespembe bir dünya...

Bu düzen epey sürdü gitti... Bir akşam Dertas, Londra’ya kuzeninin yanına gideceğini, doçentlik tezini orada yazacağını bildirdi. Akademik dünyada adet böyleydi, tez yazılacağı vakit dünya dursun akademisyenler insindi. Planlamasını yaptı, tarihler belirlendi; izinler, biletler alındı, ayrılık vakti yaklaştı. İyi de Şerife ne olacaktı? Ben zaten eve akşamdan akşama uğrayan adamdım; ki hazır bekara kesmişken artık o da şüpheliydi; üç gün üç kap yemeğe ihtiyacım olmayacaktı kuşkusuz.

“Sen yokken Şerife de gelmesin” çıkışını yaptım (vezir ileri)... Yaptım fakat, Şerife Dertas’ın en kıymetlisi, yangında ilk kurtaracağı olduğundan bu çıkışımı en hafif ifade ile yersiz buldu. Kadıncağızın paraya ihtiyacı olması, giderse geri dönmeyeceği, onun gibisinin nereden bulunacağı gibi bir takım maddeler üzerinde tek kişilik görüş birliğine varıp dağıldık (vezir geri). Sonra Dertas gitti.

Geçici dahi olsa bekarlık, evliliğin getirdiği düzenli hayata maruz kalmış adamda çok değişik etkiler yapıyor; bir kez onu söylemek gerekir. Göz açıp kapayıncaya kadar böyle değişik, hayvan gibi birşeye dönüşüyorsun. Öyle de özlemişsin ki o şekli... Tam anlatması güç. Çok geniş bir ferahlığı var çünkü o halin; kapağı kaldırmadan işemeyle, her gece onar onar bira içmeyle falan açıklanabilecek kadar sığ bir konu değil...

Sporu acil bırakıp, ilk günden girdim o şekle. İşten çıktığım gibi sürtmeler, eve varamayıp sağda solda devrilmeler, bir garip hareketler... Evliliğe paralel dirlik düzen, kızın daha uçağı kalkmadan, öyle bir hızla bozuldu ki ben bile hayret ettim... Gel gör ki, Şerife’ye hiçbir şey olmadı. Demir iradeli, çelik yürekli Şerife aynı düzen ve tempoda hayatına devam ediyordu ve haftada üç gün benim eve gelip yemekler döşenmesi buna dahildi.

Bu insanlığa veda sürecine dair bir değişik konu daha var, onu da anlatmak isterim. İnsan bekar hayatına geçtiği andan itibaren kesinlikle besin değeri yerinde, edepli yiyecekler yemek istemiyor; canı istemiyor yani. O nasıl ve neden oluyor tam bilemiyorum fakat bu yeni doğan hayvan pislikle, kötülükle besleniyor; brokoliyle, yağsız tavuk göğsü ile değil. Yemek evde dahi yenecek olsa sehpaya gazete serilsin, lahmacun yensin istiyor gönül; hamburgerler gelsin pizzalar gitsin istiyor. Senin ölümlü iradenin burada hükmü yok. Bir taze bekar olarak, yeni hayatının bu kesin çağrısına uymakla yükümlüsün. Bu hayatın şanına uygun yaşamak durumundasın...

Bir süre denedim gerçi, hakkımı yedirmek istemem. Yemekleri ısıttım mısıttım, sofra kurdum. Biraz çorba aldım önce, üstüne bulgur pilavı ve sebzeli tavuk. Yarısını yiyebildim, tam havaya giremedim çünkü. Başka bir gün bir daha denedim; tas kebabından aldım az, yanına esmer pilav... Yok anam, mümkün değil gitmiyor. Alelacele yarıda kesip biraya koşturuyorum, maça koşturuyorum; çıkayım şu köşe bar kapanmadan oraya yetişeyim diyorum. Olmuyor yani, o sofra kurulmuyor; kursan dahi kumdan kale gibi dağılıyor üçüncü lokmada.. Kimileri bu olmayışı hafif romantik ve evliliği över şekilde, ‘evde kimse olmayınca sofra kurasın da gelmiyor’ savı ile açıklıyor. Kısmen doğruluk payı var şüphesiz. Öte yandan, kimi daha düz görüş bildirenler ‘yav bırak yemekle mi uğraşıcan, at şurdan iki lokma birşey, altlık olsun’ şeklinde izah ediyor durumu ki, şimdi ona da karşı çıkmak haddimize değil. 

Öyle ya da böyle, anlıyor ve kabulleniyorum ki önümüzdeki belirsiz bir süre için insani koşullarda bir yemek düzenimiz olmayacak. “Hayhay!” diyorum... Fakat hissediyorum ki, yeni hayatımla uyumlu olmayan birşey var evde, o tarafa bakmasam bile enerjisi hissedilen. Şerife’nin dizi dizi yemekleri; çorbası, etlisi, zeytinyağlısı; dolapta yatıyor...

Evde yaşanan bu dönüşümlere Şerife’nin aldırdığı yok. Asla sorgulatmadığı ‘yemek yapılacak, yap’ şeklindeki hayat görüşüne paralel, evi yemeğe boğmaya devam ediyor. Kesinlikle yemek dökmediği gibi, her gelişinde yenilerini yapıp, iki gün öncenin el değmemişlerinin yanına diziyor. Bu sarsılmaz tavır, bende “bunlar yenecek!” şeklinde bir algı yaratıyor zaman içinde. Her yeni yapılan yemek ile daha çok geriliyorum. Her rakıya çıktığımda ‘evdeki yemekler ne olacak’ isimli bir iç sızısı...

Kimi zaman eşe dosta götürüyorum tencereler dolusu, kimi zaman torbalara doldurup dışarıdaki hayvanlara veriyorum. Biri görse diyecek ki evde tadilat var herhalde, hafriyat atıyor her gün. Sabah sabah daha gözüm açılmamış, elimde kaplar, poşetler. Akmasınlar istiyorum akıyorlar, sızmasınlar diyorum sızıyorlar... İsrafın manevi yükü yanına eklenmiş ağır fiili görevler... Nefis aktivitelerle süslü güzel bekar hayatım, zaman içinde yenmeyen yemekleri ayrıştırma, dağıtma, yahut vicdana uygun şekilde yok etme görevleriyle işgal ediliyor... Yenmeyen yemekler enerjimden yiyorlar...

Bir tam ayı dolduramadan, herşey için teşekkür edip, ayırıyorum yollarımı Şerife’yle. Her centilmenin yapması gerektiği gibi bir ayrılık konuşması yaparak tabi. Bu ilişkinin bir yere gitmediğini, onu haybeye oyalamak istemediğimi izah ediyorum. Çünkü yürümüyor azizim. Yemek dolu bir dolap, anlı şanlı bekar hayatına uygun düşmüyor. Eşek hoşaftan anlamıyor.

Levent Okur
Levsel