675

Berberakis

Oldum olası sevmedim berbere gitmeyi. Sevilecek şey değildi ki yahu! Daha sıranı beklerken başlardı taciz; sohbet etmek isterdi tüm berberler. Yarın hiç olmayacak, güneş doğmayacak gibi sohbet etmek! Dergilere, gazetelere gömülürdün kurtulabilmek için, yine vazgeçmezlerdi. Hemen saldırmazlardı orası doğru, hemen emmezlerdi kanını. Ceylanın peşindeki bir kaplan, dipte kuma yatmış bir vatoz gibi; sabırla örerlerdi ağlarını ilmek ilmek, ürkütmeden. Fakat sıran gelip de aynanın karşısına oturdun mu, hele bir de çayını söylediler mi, artık geri dönüş yoktu. Savunmasız bir hedef, bir çöpsüz üzümdün artık. Siyasetti, futboldu, benzin fiyatlarıydı fark etmez, dayarlardı geyiği alnının çatına; allah yarattı demezlerdi. Sana bir şey ifade etmezdi belki söyledikleri, söyleyecek hiçbir şeyin yoktu belki o gün... Vız gelirdi onlara. Makas onların elindeydi ve sohbet etmek istiyorlardı, laf aralarında “haa-hmm” bir sesler çıkarmak durumundaydın en azından. O da onlara yetiyordu; daha söyleyecekleri vardı ve gözlerin kanayana kadar anlatacaklardı...

Ayaklarım hep geri geri giderdi konu berber olunca. Saçın papaza kesmesi üzerinden üç beş hafta geçmeden mümkün değil hamle etmezdim, zul gelirdi. Gerçi ya çok sürmedi berberlerle münasebetim, evren sesimi duydu; bu işin tek çaresi bu muydu bilmiyorum ama öyle uygun görülmüş; saçlarım erkenden terk ettiler gemiyi. Yine de rahatlıkla berberlerden bahsedebilir, konu üzerine ileri geri konuşabilirim. Sağlığımda çok gittim berbere...

Sektördeki son yıllarımda Bakırköy’de bir berbere gidiyorduk, okuldan üç dört kişi. İstanbul Caddesi üzerinde, adliyeye yakın bir pasajın alt katındaydı dükkan. İki ortak beraber çalışıyorlardı. Biri bizim Adem, diğeri Orhan Abi.

Adem şen şakrak, bizden bir on yaş kadar büyük, evli barklı, ekmeğinde bir adamdı. Hiç konuşmadan yanında rahat edebildiğin tiplerden. Öyle ki, bende doğuştan mevcut berbere dair gerilim, kariyerimin sonlarına doğru bir nebze azalmışsa, sebebi Adem’dir şüphesiz.

Orhan Abi’nin yaşı epey vardı. Yani epey derken biz o vakit yirmi beş civarı olsak onun bir ellisi vardı herhalde. Gel gör ki konu o değil, Orhan Abi dediğim Orhan Gencebay’ın aynısı!

Şimdi Orhan Gencebay deyince, öyle sokakta kolay rastlanır bir adam değil bu Orhan Gencebay. Saçlar bir şekil, bıyıklar bir şekil, giyim kuşam desen, yakalar ayrı paçalar ayrı... Her şeyiyle nev-i şahsına münhasır bir adam. Markette yahut lokantada “Orhan Gencebay mı yav şu?” dediğin birine denk geldin mi hiç? Gelmedin. “Bizim ofiste Ali var, aynı Orhan Gencebay” diyebilir misin? Diyemezsin. Ama Orhan Abi Orhan Gencebay’ın aynısı. Saç, sakal, kostüm, komple...

Dahası var. Adem’in anlatmasından biliyoruz ki Orhan Abi gençliğinde sinema aşkıyla yanıp tutuşurmuş. Işıkçı diye girdiği setlere gide gele küçük roller kapmaya, sektörde sivrilmeye başlamış. Geleceği de parlak görünüyormuş üstelik. Taa ki o kara gün, pek kıymetli bir rolü son iki aday olarak kaldıkları Orhan Gencebay’a kaptırana kadar. O zaman Orhan Gencebay Orhan Gencebay değil tabi daha; o da o filmden sonra olmaya başlamış. Bizim Orhan Abi’nin işleri ise o günden sonra hep yokuş aşağı gitmiş. Parasız pulsuz, setlerde epey bir süründükten sonra nihayet bir gün, hayat şartlarına pes edip, sinema hayalini bir kenara koymuş, baba mesleği berberliğe dönmüş. Orhan Gencebay Orhan Gencebay oldukça, Orhan abi Orhan abi olmuş, yıllar içinde...

Hikaye bu, hikaye ağır. Ve inan, hikayenin ağırlığı dükkanın her yerinde. Çünkü sehpa camlarının altında olsun, aynanın köşesinde, takvimin yanında olsun, her yerde Orhan Abi’nin o zamanlardan kalma siyah beyaz fotoğrafları var. Jön mü jön adammış yalan yok, Orhan Gencebay işte yahu! Fakat Orhan Gencebay’ı seçmişler, Orhan Abi’yi değil. İşte hala o seçimin yası tutuluyor dükkanda. Sözü edilmemiş ama söz birliği edilmiş bir yas. Orhan Abi’yi bir gör, yirmi beş yıl geçmiş hala ağzını bıçak açmıyor adamın. Kostümü saçı sakalı hala aynı, hala çakı gibi, hala kendine özenli; fakat ölümüne bedbaht bir adam. En koyu futbol muhabbeti dönerken bile Orhan Abi dükkana girmeye görsün, herkes susup önüne dönüyor, dün eşini toprağa vermişiz gibi. Öyle bir adam Orhan Abi, öyle değişik bir durum var dükkanda.

Arada bu durumdan serzendiği de oluyor Adem’in. “Çıkamadı gitti şu kafadan” diyor. “Hayır bir şey değil müşteriyi de ürkütüyor abi adam. İki tane fi tarihinden kalma müşteri var, bir tek onlar oturuyor onun koltuğa, geri kalan herkes bende; bütün hamallığı biz yapıyoruz valla” diyor. O öyle dedikçe biz sürekli Orhan Abi’den yana tavır koyuyoruz. “Olur mu yahu öyle şey” diyoruz “ne ürkütecek müşteriyi, çakı gibi adam!”.

Bir gün sabahın köründe gittim dükkana. Ne işim vardı o saatte hatırlamıyorum; öğrenci adamız, ayı gibi uyuyor olmamız lazım. Dükkana girdim ki bir tek Orhan Abi var, başka kimse yok. Yakmış sigarasını, çökmüş müşteri koltuğuna, derin derin düşünüyor. “Günaydın Orhan Abi” dedim, “Adem yok mu?”. Uzun süre tepki vermedi, duymadı sandım; aynadan da direk yüzüme bakıyor gibi ama...Bir daha mı sorayım, düşünceleriyle baş başa mı bırakayım bilemezken birden canlandı, “Bugün gelmeyecek, gel ben hallederim” dedi. Sesini, diyafona basıp “iki çay” dediği vakitlerden biliyorum adamın, onun dışında konuştuğunu hiç duymamışım. “Yok abi rahatsız etmeyeyim, ben yarın gelirim” deyip çıkmaya yeltendim ki “gel yahu gel otur, çay içer misin?” diye kesin direktif verdi. Öyle deyince daha da bir şey diyemedim artık, geçtim koltuğa.

Koltuğa oturdum ama garip bir elektrik var dükkanda. Dükkan kalabalıkken Orhan Abi gelince çöken elemin, kederin beş on misli. Başka kimse yok ya dükkanda, kimselere çarpıp dağılmadan direk geliyor herhalde enerji, boğucu bir kasvet. Diyafonun düğmesine basıp “iki çay” dedi, başladı makasları hazırlamaya, usulca. Her katını ayrı ayrı ölçüp biçerek açtığı temiz bir örtüyü boynumdan geçirip, girişti saçlara. “Nasıl bir şey istiyorsun” demedi, “Bu kış da amma soğuk yaptı” demedi. Ensemin orada bir yerde, karanlığa gömüldü gitti adam; dut yutmuş gibi, canı, soluğu yok gibi, hiç olmamış gibi. Öyle kesif bir sessizlik ki, yer çekimsiz ortamda uçuşuyoruz sanırsın. Nasıl bir huzursuzluk, izahı yok...

Zaman durduğu için net bir şey söyleyemem, ola ki bir onbeş dakika falan sonradır, kapı açıldı, çaylar geldi. Can havliyle ama sessiz, gözümü gözüne diktim çaycının; katile hissettirmeden başının dertte olduğunu anlatmaya çalışan kurban gibi. Çaycı derdimi anladı biliyorum, yalvaran gözlerimi gördü çayları tezgaha bırakırken, biliyorum...Fakat kurtarıcım olacak gücü bulamadı kendinde. “Kusura bakma” dedi gözleriyle, “sana yardım edemem!”... Ve çıktı.

Zaman geçmek bilmiyor. Bir on dakika daha, bir on beş dakika daha, bilmiyorum artık kaç vakit oldu, put gibi oturuyorum. Değil o tezgahtaki çaya uzanmak, nefesim bile duyulmuyor, nabzım yerlerde. Nasıl bir saç kesmek ise, nasıl bir ritüel ise, bitmiyor da bitmiyor. Uzun uzun düşünerek, tefekkürle, kimi vakit kaküllerin uçlarından alıyor, kimi vakit aynadan diğer tarafı kontrol ederek favorileri düzeltiyor. Ama hala çıt yok! Bir sonu var mı bunun acaba, beni geldiğim dünyaya geri salacak mı bu adam, bilemiyorum...”Abi sınava yetişcem” falan gibi bir şey uydursam diyorum içimden, söz isteyecek cesaretim yok...

Sonra birden, bir yandan enseleri düzeltmeye devam ederken hafifçe eğiliyor kulağıma doğru. Bir şey mi söyleyecek allahım, ne olur söylesin. Bu siyasetçilerin topu beş para etmez mi diyecek, desin. Galatasaray’dan bu sene bir cacık olmaz mı diyecek, desin. Dünyaya dair bir şey söylesin de ne derse desin... Soluğumu tutmuş bekliyorum...

“Asıl Orhan Gencebay benim” diyor!

Gerçekten söyledi mi söylemedi mi asla bilemeyeceğim kadar sessizce. Bir soğuk ter boşalıyor ensemden...

Levent Okur
Levsel